Bilgi: Öyküde, az gören/görmeyenlerin sokaklarda yaşadığı ve körler tarafından hoş görülmeyen olaylar mizahi bir dille hikâyeleştirilmiştir. Kelime dizisi sonunda (*) sembolüyle işaretlenmiş yerler; görmeyenlerin sık sık karşılaştığı "gerçek" cümleleri, rahatsız edici davranışları veya yazımdaki yerine göre "doğru görülen" hâlleri ifade etmek için kullanılmıştır. Öykü serisinin diğer bölümlerine https://muratkefeli.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
Bir Kör Öyküsü: Uzaylı
"Çekil! Şşşt! Çekil! (*)
Mira, birkaç metre arkasından gelen sesi duyunca bir kez daha iç çekti. Yürüdüğü yönden gelen ve bir soru cümlesi olarak kurulmaya başlanan ses aniden kesilmiş ve ayak sürüme sesleri işitilmişti.
"Yahu, adam gibi çekilsene!" (*)
Mira derin bir nefes aldı. Ses tonundan yaşlı biri olduğunu varsaydığı için metrobüs durağından bu yana kendisini takip eden ve kimi zaman Mira'ya kimi zaman yoldaki diğer insanlara bir şeyler yapmasını söyleyen adama cevap vermemeyi tercih etmişti. (*)
Kendilerine verilen talimata uyarak kenara çekilen kişilerin yanından geçerken hissettiği rahatsızlık doruk noktasına ulaştı. İyi niyetle yapılıyor olsa bile özellikle hiçbir ihtiyaç olmadığı durumlarda bu tür davranışlara maruz kalmak Orta Çağ'da yaşayan bir cüzzam hastası gibi hissetmesine neden oluyordu. (*) İşin komiği ise körün iradesi ve beklentisi dışında oluşan bu davranışların sevimsiz bir his uyandırma olasılığının kimsenin aklına gelmeyişiydi. (*)
Mira köşebaşına ulaştığında sola döndü; tabii birkaç metre arkasından ona eskortluk eden amca da… Küçük bir ön bahçesi olan evine yaklaştığında bastonuyla kenar takibi yapmaya başladı. Çünkü ön bahçeye açılan giriş ve hemen sonrasındaki sokak köşesi arasındaki mesafe çok azdı. Ön bahçe girişine gelince keskin bir dönüşle sola saptı.
"Evladım! Dur! Yanlış yere girdin orası bahçe!" (*)
Mira yavaşça arkasına döndü. "Amca, izin verirsen evime gidebilir miyim?"
"Oğlum, orası bina! Sokak köşesi ileride!" (*)
Mira ister istemez güldü. "Amca, ben de ağaçta değil binada yaşıyorum zaten. (*) Burası benim evim."
Sessizlik…
Mira da zaten bir cevap beklemiyordu. Muhtemelen yaşlı amcanın aklından geçen ilk düşünce Mira'nın yanıldığıydı. Çünkü kör olan Mira'ydı. Yaşlı amcanın görme yetisi, Mira'nın evinin nerede olduğunu bilmediği gerçeğine oranla daha ezici bir güvenilirliğe sahipti. (*) Mira hızlı adımlarla bina girişine doğru yürüdü. Yaşlı amcanın kendi yoluna gitmesi için anahtarıyla içeri girmesi gerekecekti. Birkaç saniye önce onun zihninde yer alan, "Kırmadan nasıl söylesem de yanlış yere saptığını anlasa" düşüncesi ise inanılmaz bir hızla, "Allah'ın hikmeti işte; bir yerden almış ama zehir gibi akıl vermiş" benzeri bir kanıya dönüşecekti. (*)
Sevgi, şefkat ve korumacılıkla sarmalanmış kanıksanmış sağlamcılık sadece körlerin maruz kaldığı bir durum değildi. Gören bir kişinin başına gelmesi hâlinde dalgınlık veya benzer bir mantıkla açıklanan aynı durum, kör birinin başına geldiğinde "görmemekle" ilişkilendiriliyordu. (*) Ön yargıdan doğan bu algılar sağırlar, otistikler ve diğer engel gruplarında yer alan kişiler için de geçerliydi. Kanıları oluşturan normlar, "sağlamlar" tarafından belirleniyordu; sağlamlar tarafından kırılan olay dizgelerinin sebepleri "normal" olasılıklarda aranıyordu. Ama söz konusu özne engelli olduğunda sebep öncelikle olasılıklar değil, engel grubunun temel özellikleriydi. (*)
Mira çantasını ve telefonunu vestiyerin üzerine bırakıp su içmek için mutfağa yürüdü. Tam banyoya giden koridora yönelecekti ki kapı zilini duydu. Durdu. İnsan zihninin çalışma mantığı bazen çok basit oluyordu. Kanıları, beklentiler; beklentileri ise deneyimler oluşturuyordu. Henüz yirmili yaşların ortasında olmasına rağmen sokakta başına o kadar sıra dışı şey gelmişti ki, "Yok artık, daha neler!" sözüyle yıllar önce vedalaşmıştı. (*) Zihnindeki hızlı akış berraklaştı. Binaya girdikten sonra yaşlı amcanın ayak sürümesini işitmemişti.
Birkaç hızlı adım atarak kapıyı açtı ve mırıldandı: "Merhaba, kimsiniz?"
Genç birine ait olan ama devam etmekle etmemek arasında kararsız olduğu her hâlinden anlaşılan birkaç mırıltı duydu. Kapıdaki kişinin, Mira'yı tanımadığı belliydi. Sessizliğin uzadığını fark edince durumu netleştirmeye karar verdi: "Ben körüm, kimsiniz?" (*)
"Nasıl?" (*) diye soran adamın sesi merak hissiyle doluydu.
Mira gülümsedi. "Yani kör gibi… Körüm. Sizin kim olduğunuzu henüz anlamadım."
"ha! Ben kargocuyum. Mira Mim'in paketini getirmiştim."
Mira, alnına vurdu. İnternetten verdiği siparişi tamamen unutmuştu. "Bir saniye lütfen" dedikten sonra vestiyerdeki telefonunu aldı. SMS ile gönderilen teslimat kodunu kolay ulaşabileceği bir yere önceden kaydetmişti. Ekran okuyucunun hızla seslendirdiği rakamı dinledi. "Teslimat kodu 612841." Telefonu kullanım tarzı nedeniyle yaşadığı şaşkınlık esnasında kargocunun kodu anlamadığını fark edince bir kez daha tekrarladı: "Kod: 612841." (*)
Elektronik bir cihaza düşen parmak dokunuşlarını işittikten hemen sonra genç adamın sesini duydu: "Kod, altı haneli olmalı." (*)
Mira kaşlarını çattı. Herkes hata yapabilirdi, değil mi? Hızlıca zihnini yokladı. Yüz binli bir rakam söylemişti ve yüz binli rakamlar altı haneli olurdu. "Doğru, ben de zaten altı haneli bir rakam söylemiştim: 612841." (*)
"Anladım, isterseniz siz bana evde yaşayan başka birinin adını söyleyin, teslim alan adına onu yazayım." (*)
Mira iç çekti. "Tamam, Mira Mim olarak yazın." (*)
Elektronik cihaza değen dokunuşlardan hemen sonra tembihlendiği için bayram harçlığı almayan minik bir çocuğun eline para sıkıştırılırmışçasına paket eline tutuşturulmuştu. (*) Mira, kapıyı kapattığında birkaç saniye duraksadı. Kargocu alıcı adını başta söylemişti, kör olduğunu anladıktan sonra yeni bir isim sormuştu, söylediği isim ilkiyle aynıydı; ama kargocunun beklentisi ev ahalisine ait bir isim verilmesiydi. (*) Diğer ev ahalisinin kör olma olasılığı olmadığına göre(!)
Mira gülümserken başını iki yana salladı. Telefonda birkaç tuşa dokunarak saati kontrol etti. Arkadaşı Pel'in gelmesine az kalmıştı. Tabii sadece teorik olarak… Omuz silkip duş almak için banyoya yürüdü. Pel, mahkeme salonu dışında hiçbir yere zamanında varmazdı.
Pel, yüz yaşına merdiven dayamış binanın dar basamaklarından inerken hâlâ burnundan soluyordu. Adına UYAP denilen dengesiz yaratığın karşısında sorunun ne olduğunu anlamaya çalışan kör bir avukatın şansı yoktu; hoş, gören bir avukatın şansı olduğunu da kimse iddia edemezdi. Bir şeyi düzeltirken başka bir şeyi bozmadıklarını görse dişini kıracaktı. Adalet ve kalkınmanın çürük temellerinde yaşayan bir varlığın dengeli olmasını bekleyen de yoktu zaten. Sözüm ona erişilebilirliğin güçlendirilmesi için onlarca toplantı yapılmıştı. (*) Yenilenen alanları ekran okuyucuyla bakmaya lütfetmiyorlardı bile. (*)
Ağır demir kapıyı çekiştirip dış basamaklara çıktı. Her gün katettiği yolu biliyordu ama varacağı noktayı akıllı telefonuna girmeyi alışkanlık hâline getirmişti. Telefonu ceketinin iç cebine koyup kablosuz kulaklığı kulağına taktı. Dar sokağa adım atarken hızlı yürümeyi aklından geçirdi. Vazgeçti; Türkiye gibi sokakları sadece belli bir kitlenin tekelinde olduğunu düşünenlerin çoğunlukta bulunduğu bir ülkede tedbirli olmak daha akılcıydı. Sabah işe gelirken dümdüz olan yol, öğle yemeği için dışarı çıktığınızda hiçbir uyarı belirteci olmayan bir çukura dönüşebiliyordu. (*)
Dar sokağa çıkıp İstiklal Caddesi'ne doğru giden ara sokağa saptı. Mira'nın yolladığı mesaj bildirimlerde işitilince yüzünü buruşturdu. Caddeye çıkınca referans çizgiler sayesinde biraz hızlanabilirdi ama sadece biraz. Referans çizgilerini körlerden çok görenler ve işportacılar eskitiyordu. (*) Daha hızlı ilerleme senaryolarını aklından geçirirken içini çekti. Şanslı bir gününde olmadığına karar verdi; çünkü sabah evden çıkarken etek-ceket takımlarından birini giymişti.
Tuhaf bir durumdu. Kadın olmak ve engelli bir kadın olmak zaten başlı başına bir olaydı. Avukatlığa başladıktan bir süre sonra bir şey keşfetmişti. Üzerinde kot pantolon ve tişört gibi spor bir kıyafet varken insanların müdahale oranı artıyordu. Kendi yolunuzda istikrarlı bir şekilde gidiyor olsanız bile birileri geliyor; kimi zaman nazik kimi zamansa insanlık sınırları dışında sayılabilecek bir edayla yardım etmeye çalışıyordu. (*) Etek-ceket takımı giydiği günlerdeyse bu durum fark edilecek şekilde azalıyordu. (*) İşin komiği ise gören arkadaşlarına göre etek-ceket giydiğinde göz tacizi zirve yapıyordu. Pel, buna razıydı; en azından sağa sola çekiştirmek, "değdirmek", "sürtünmek" gibi saçmalıklar daha az yaşanıyordu. (*) Hoş; aslında zaman zaman bu vakalar da fena olmuyordu hani. Açıyordu ağzını yumuyordu gözünü!
"Merhaba, size eşlik etmeme izin verir misiniz?"
Pel, gür ama boğuk bir erkek sesini işitti. "Al sana etek-ceket istatistiği, saf!" diye kendi zihninde söylendi. Hızlıca durumu değerlendirdi. Mira çoktan bıdı bıdılanmaya başlamıştı. Cümleyi kuran kişi fiziksel bir temasta bulunmamıştı; kararı Pel'e bırakıyordu. Evet, şartları dikkate alarak destek kabul edebileceğine karar verdi.
"Teşekkür ederim, çok naziksiniz. Biraz acelem var, aynı yöne gidiyorsak önerinizi kabul edebilirim" diye mırıldandı.
Boğuk ses, "Öyleyse koluma girebilirsiniz" dedi. Pel, sesi ikinci kez duyunca duraksadı ve kararını gözden geçirmeyi anlık olarak düşündü. Ardından boş verdi; Sokakta yaşanan engellilik, kaygı ve endişelere odaklanarak sürdürülebilecek bir şey değildi. (*)
Hafif eğimli sokakta İstiklal'e doğru yürümeye başlamışlardı. Pel, boğuk sesli adamın söylediği yeni cümleyi duyunca çok değil atmış saniye önce verdiği karardan pişman oldu: "Biliyor musunuz, ben uzaylıyım?" (*)
Pel'in düşünceleri bir anlığına donakaldı. Hemen ardından can simidi olarak kullandığı sözcüğü mırıldandı: "Anlıyorum…"
Mesleğe başladığı ilk günlerdi. Bilirkişi raporu gelmediği için erteleneceği kesin olan celseye gitme görevi ona verilmişti. Sadece âdet yerini bulsun diye salona girecek ve hâkimin kararını açıklamasından sonra çıkacaktı. Dosyanın kapağını bile açacak vakti olmamıştı. Hâkim ise doğrudan dosyadaki uyuşmazlıkla ilgili akışın bir kısmını anlattıktan sonra, "Doğru mu anlamışım?" demişti. Pel, aniden gelen soruya, "Yani…" diyerek cevaplamıştı. Neyse ki, hâkim hâlden anlayan babacan bir tipti de biraz kıkırdadıktan sonra celseyi ileri tarihe atmıştı.
O günden sonra Pel, en azından ona zaman kazandıracak birkaç kalıp sözcük kullanmayı adet edinmişti. Düşüncelerinde yaşanan geri dönüş, boğuk sesin yeniden konuşmasıyla sonlandı.
"Sanırım bana inanmadınız." (*)
"Hayır, sadece hangi galaksiden olduğunuzu düşünüyordum." Pel, refleks kadar hızlı bir şekilde ağzından çıkan sözcükleri kendi sesinden duyunca dilini ısırdı. Bu zhazırcevapçılık, bazen can sıkıcı bir hâle dönüşüyordu. Anlık tepki olarak küfretme alışkanlığını çoğunlukla kontrol altında tutabiliyordu ama diğerleri için aynı şeyi söyleyemezdi.
Uzaylı güldü. Ama yanıt vermedi. Pel'in aklındansa adli suç psikolojisiyle ilgili okuduğu makaleler geçiyordu. En tehlikeli suçlu profillerinin normal yaşamlarında sıradan, sakin, silik ve hatta bazen eğlenceli kişiler olduğunu biliyordu. İçinde aniden sivrilmeye başlayan kaygıyı mantığıyla ezmeye çalıştı. Hava henüz kararmamıştı, İstanbul'un göbeğindeydi, çevrede yüzlerce insan vardı ve en önemlisi ne kendi zihni ne de telefonun navigasyonundan gelen bildirimler normal rotadan saptıklarını söylüyordu.
Aslında zihninde oluşan çekinceleri eziş şekli pek de gerçekçi sayılmazdı. Çünkü bunlar kötü niyetli insanları durduran şeyler değildi. Tabii işin içine engellilik de dahil olunca olay farklı bir boyuta taşınıyordu. Kişinin, engel grubuna ait durum fırsatçılığa çevriliyordu. (*) Kimi zaman zihinsel çeşitlilik kimi zaman dilsiz olmak kimi zaman koşamamak kimi zaman da görmemek kötücül kişiler tarafından "fırsat" olarak değerlendiriliyordu. (*) Hatta daha da kötüsü: "Neden" olarak sayılıyordu. (*)
Adli olaylarda sıkça görülen bu durum, iyi niyetli insanlar tarafından vicdansızlık veya benzeri negatif kavramlarla sıfatlandırılıyordu. Bazen de "İnsanlık bitmiş", "Dünyanın çivisi çıkmış" gibi sözlerle dillendiriliyordu. Ama ne var ki, engellilere yönelik adli olaylarda bu tür ifadeleri kullananların hiçbiri, gündelik yaşamda devletin, şirketlerin, kamu kurumlarının, siyasetçilerin ve sistemin fırsatçılık üzerine kurulduğunu ve işlediğini fark etmiyordu. (*. Haklardan ve eşitlik ilkesinden doğması gereken hizmetler, sanki bir lütufmuş gibi sunuluyor, yapılan işin "özverili bir fedakârlıktan", "anlayıştan", "sevgiden" doğduğu saçmalığı ön plana çıkarılıyordu. Fotoğraflar çekilip konunun yeterince köpürtüldüğüne karar verildiğindeyse bir sonraki gösteriye kadar her şey unutuluyordu. (*)
Pel, duyduğu boğuk sesle yeniden dünyaya geri döndü: "Benim geldiğim galaksi o kadar uzak ki, Mustafa Topaloğlu bile yerini bilmiyor. Zaten siz de benim uzaylı olduğuma hâlâ inanmıyorsunuz." (*)
Pel'in düşüncelerinde, "Mustafa Topaloğlu'nu bilmen uzaylı olduğuna inanmam için yeterli bir sebep" cümlesi oluştu. Ama dudakları arasından çıkan ses başkaydı: "Anlıyorum…"
Uzaylı cevap vermedi. Pel, telefonda işaretlenen varış noktasına kalan mesafeyi işitti. Eh, bu macera da yakında dostlar sofrasında anlatılan bir hikâyeye dönüşecekti. Süregiden sessizlik uzaylının kahkahasıyla bölününce Pel sesin geldiği yöne doğru baktı. Uzaylı hırıltılı bir soluk alarak konuştu: "Yaşlı bir teyze, pür dikkat bize bakarken az kalsın piyangocunun tezgâhının üstüne düşecekti."
Pel bir şey diyemedi. Aslında söylemesi gereken şey, "Ben az kalsınla kalmadım, o tezgâha çarptım" olmalıydı. Hatta çarpmakla da kalmamış yere devirmişti. Referans çizgide hızlı adımlarla ilerliyordu ve piyango tezgâhının ayakları dardı. Baston, yukarı çıktıkça açısı genişleyen tezgâh ayaklarına temas ettiğindeyse durmak için çok geçti. (*) Ama piyangocuyu seviyordu. En azından Pel'i fark ettiğinde tezgâhını referans çizginin gerisine çekecek kadar nazikleşmişti(!) (*) Bunları düşünürken uzaylı yeniden konuştu:
"Aslında görmediğiniz için uzaylı olduğumu fark etmemeniz doğal. Tabii kör olmanız anlamamanız için yeterli bir sebep değil. Muhtemelen kulağınızdaki kulaklık ve koluma giriş biçiminizle çok daha alakalı."
Pel duraksadı. Ama bu sefer sadece düşüncelerinde değil, fiziksel olarak da kısa bir duraksama yaşadı. Saçları uzundu ve kulağını örtüyordu; bu hergele, kulaklığı nereden biliyordu?
Uzaylı boğuk boğuk kıkırdadı. "Telepati yeteneğimi seyrek kullanıyorum. Daha basit düşünebilirsiniz. Sizi dün İstiklal'e çıktığınız köşebaşında da görmüştüm. Kulaklığı diğer kulağınıza takmıştınız."
Pel, körlüğün değil, kadın olmanın getirdiği o tanıdık "izlenmekten rahatsızlık duyma" dürtüsünü yeniden hissetti. Bir şeyler söylemek için tam ağzını açıyordu ki uzaylı konuşmaya devam etti: "Eğer seslere odaklanırsanız ayakkabı giymediğim ve sadece iki ayak parmağım olduğu için zeminden çıkan farklı sesi algılayabilirsiniz, diye düşünüyorum. Tabii koluma girdikten sonra elinizi dışarıda bıraktınız, biraz daha geride durmuş olsaydınız derimi de algılayabilirdiniz."
Pel'in kaşları çatıldı. Kulaklıktan yayılan ve hedef noktaya vardıklarını bildiren bildirimi boş verdi. Uzaylı haklıydı; her adım atışında şehrin gürültüsü altında tuhaf bir ses yankılanıyordu.
Pel, uzaylının kolundan geçirmiş olduğu elini hafifçe geri çekti. Kauçuğa benzer pürüzlü dokuyu uzaylının koluna girerken de fark etmişti ama bunu deri ceket olarak değerlendirmişti. Şu anda emin olduğu tek şeyse o dokunun bir cekete ait olmadığıydı. Pel, artık yürümediklerini fark etti. Bastonunu diğer eline alarak boşta kalan elini uzaylının bileğinden aşağı doğru kaydırmaya başladı.
Pürüzlü ve kauçuk benzeri madde esnek-sert arasında bir kıvamdaydı. Dokunuşları, parmakların olması gereken yere ulaştığında elini hızla geri çekti. Zihninde beliren düşünce doğrudan sesine yansıdı: "Siktir!"
Pel, boğuk ama gür sesli uzaylının attığı kahkahayı duymamış olsaydı muhtemelen şu anda ardına bile bakmadan kaçıyor olurdu. Elini tekrar uzaylının eline yaklaştırdı. Bileğin hemen altında pürüzlü ve şişkin üç parmak duruyordu. Parmaktan çok dolgunlaştırılmış ve etle sarmalanmış pençeye benziyorlardı. Pel, uzaylının avucunu çevirdi. Avuç içi daha yumuşak bir maddeyle kaplıydı. Farkında olmadan güldü ve elini uzaylının kolunda dolaştırmaya başladı.
Hafifçe sıktı. Kauçuk doku altında silikonlu veya pamuklu bir dolgu malzemesi olduğu anlaşılıyordu. Elini, uzaylının omzundan sonra göğsüne doğru kaydırdı. Hafifçe bastırdı. Aynı dolgu maddesi burada da vardı. Dokunuşları yukarı doğru ilerledi. Yuvarlakımsı bir çene, dolgu maddesi nedeniyle şişkinleşmiş başın tam ortasında olmayan bir buruna ait küçük iki delik, tuhaf bir eğime sahip elmacık kemikleri, pörtlek göz çukurlarına tezat minik gözler, küçük ve sivri kulaklar…
Pel, yüzünde beliren gülümsemeyle birlikte yeniden konuştu: "Siktir ya, sen gerçekten uzaylısın!" Üç erkek kardeşle birlikte büyümüş bir kadındı. Konuşmayı sürdürdü: "Ne renksin lan sen?" (*)
Uzaylı güldü. "Sen tahmin etsen, olmaz mı?"
Pel elini uzaylının yüzünde dolaştırıyordu. Aile terbiyesi almış bir uzaylı olduğu kesindi; çünkü Pel tarafından cinayet sebebi olarak bile görülebilecek dokunuşlar karşısında kıpırdamadan durmaya devam ediyordu. "Bence pembe sana çok yakışır…" diye mırıldandı.
Uzaylı kıkırdadı. "Üzgünüm, engelli bir kardeşimizi hayal kırıklığına uğratmak istemezdim ama koyu yeşil rengindeyim."
Pel bir kahkaha attı. Uzaylının "engelli kardeşimiz" sözcüklerinde yaptığı kinaye çok netti.
Elini uzaylının yüzünde dolaştırmaya devam etti. Geniş ama kırışıklarla dolu bir alnı ve yusyuvarlak bir kafası vardı. Pel, sordu: "Şimdi ben, uzaylılarla kontak kurmuş oluyorum, değil mi?"
Uzaylı bir kahkaha attı ve sordu: "Bu, bana telefon numaranı vereceğin anlamına mı geliyor?"
Pel, istemsiz olarak saçsız başın üzerinde dolaşan eliyle uzaylının kafasına bir şaplak indirdi. "Hadi len! Sen Dünyalılarla çok fazla kontak kurmuşsun!"
Uzaylı iç çekti. "Siz insanlar, şiddete ne kadar sevdalısınız böyle? Dövmeyeceksen bir şey söyleyebilir miyim?"
Pel, kostümü incelemeye kendini o kadar kaptırmıştı ki düşüncelerindeki akış karıştı: "Ne? hayır… Yok, evet; tamam söyle"
"Metro girişindeki kafede sana kahve ısmarlamama… Off! Vurma ya! Sana iyilik yapmaya çalışıyorum!"
Pel güldü. O an eli kostümün başlık kısmına ait fermuarın ustalıkla gizlendiği yeri inceliyordu. Uzaylı ise konuşuyordu ve boğuk sesin söylediklerini işitince elini çekti. Uzaylı, yaptığın davetin sebebi olarak mevcut hâllerini göstermişti: "İstanbul'un göbeğindeyiz. Bir elinde baston tutan ve şık giyimli kör bir kadın metro girişinde yeşil derili bir uzaylıyı mıncıklıyor. Biraz daha devam edersen inan bana bu gece sosyal medyada TT'sin!"
Pel başını salladı. "Tamam, zaten ayaklarına da bakmak istiyorum. Milyar ışık yılı uzaktan gelmiş olsan da bir erkeğin önünde eğilmem!" dedikten sonra uzaylının koluna girdi ve bir çocuğun peluş ayısını odasına sürüklemesine benzer bir çekiştirmeyle metro girişine doğru ilerledi.
Uzaylı, gerçekten de uzay mühendisliği okumuştu. Uzaylılarla ilgili çalışmalar yapan bir derneğin gönüllüsüydü ve belli zamanlarda şehrin farklı semtlerinde uzaylı kostümüyle dolaşıp tanıtım yapıyorlardı. Pel, incelemesi için bacak bacak üstüne atmış uzaylının ayağını mıncıklıyordu. Ayaktan çok toynağı andırıyordu. Zeminde tuhaf bir ses yaratan dolgun ve uzun iki ayak parmağıydı. Sokakta yere bir şey düşürmesi olasılığı nedeniyle çantasında taşıdığı ve ayakları incelemeden önce giydiği lateks eldiveni çıkardı. "Sen siparişini verdiğin kahveyi nerenle içeceksin?"
"Ağzımı yırtmak için fırsat kolluyorsun gibi duruyorsun, birazdan saldırır ve dudaklarımı koparırsın, diye umuyorum."
Pel ilk önce uzaylının ne demek istediğini anlamadı. Espri yaparken ses tonunu değiştirmiyordu. Kısa süre sonra algı oluştu ve eliyle uzaylının başını buldu. Metro girişinde baktığında fark etmemişti ama ağız kısmı yüze oranla biraz daha çıkıntılıydı. Bir ucundan tutup çekiştirdi.
"Hey! Kör müsün orası bıyıklarım!"
Pel elini çekti. Uzaylı hergelenin dalga geçtiğini anlayınca "Siktir ya, sen gerçekten sinir bozucu bir uzaylısın" dedi ve bu sefer ağzın diğer tarafını çekiştirdi. Cırtcırtlı parça uzaylının bıyıkları olduğunu iddia ettiği yerden sarkar hâle gelmişti.
"Dudaklarımı sadece kahve içmek için kullanacak olmam çok üzücü…"
Pel ağzını açtı. Ama bir şey demek yerine "Çok beklersin!" anlamına gelen bir ifade takındı. Kostümün ağız kısmı açılınca uzaylının sesindeki boğukluk gitmişti. "Eee, o üç parmakla bardağı nasıl tutmayı planlıyorsun? Ve eğer eldivenleri de benim çıkarmam gerekiyorsa asıl soru şu: Uzaylılar günde kaç kez işiyor?"
Uzaylı içini çekti. "Senin şekeri bulup kahvene nasıl koyacağını ben hiç merak etmemiştim. Çok merak ediyorsan söyleyeyim. Bardağı iki elimle sıkıştırıp kaldıracağım. Dökülme olasılığı da pek umurumda değil. Masada sen varken o bardağı devirenin ben olduğum kimsenin aklına gelmez."
Pel güldü. Adam doğru söylüyordu. Bu tür durumlarda diğer insanlar, masada bir kör varsa yaşanan sakarlığın sorumlusu olarak doğrudan kör kişiyi işaret ederlerdi. (*) Pel yeniden konuştu: "Bence seni körler festivaline davet etmeliler. Gerçekten çok güzel olur."
"Bilim ve ırkımın geldiği medeniyeti geliştirmek adına telefon numaranı vermeyi kabul edersen bence olabilir."
Pel, gülerek ama tıslarcasına konuştu: "Fırsatçı…" uzaylı gülmedi, hatta istifini bile bozmadan cevap verdi: "O zaman şöyle yapabiliriz. Festival için kostümü sana ödünç veririm. Sen giyersin…"
Pel, cevap vermek için ağzını açmıştı ki uzaylı masada duran bastonu hafifçe dürttükten sonra devam etti: "Bu arada şu beyaz renkli oyuncağı nereden satın alabilirim? Seni mıncıklamak için sıraya girenlerin arasına karışma fikri kulağıma çok hoş geldi."
"Fırsatçı piç!"
Hemen arkasından ikisi de kahkahayı bastı.
On dakika sonra yürüyen merdivenlere doğru yalnız başına ilerliyordu. Uzaylı hergeleye telefon numarasını vermemişti ama bilime katkıda bulunma olasılığı nedeniyle onun numarasını almayı kabul etmişti. Bundan da pek şikâyetçi değildi. Uzaylının yaklaşım tarzını sevmişti. Kör olması, onda hiçbir duygu farklılığı oluşturmamıştı. İnsanlar çoğunlukla engelli öznelere karşı duygusal kanılarla sarmalanmış bir yaklaşıma sahipti. (*) Bu durumun çoğu zaman engelli kişi tarafından rahatsız edici olarak değerlendirildiğini farkına bile varmazlardı. (*) Çünkü kanılar çoğunlukla beklentiyle aynı paralellikte gelişirdi ve insanların engellilere yaklaşımının büyük kısmı özneldi. Kişinin kendini mutlu etme, maneviyatını güçlendirme, huzur hissini belirginleştirme gibi tamamen öznel ve bireysel bir açlığı doyurma odaklıydı. (*)
Öte yandan bir kadın olarak da uzaylının yaklaşımından rahatsız olmamıştı. Evet, yaptığı şey alenen askıntı olmaktı; ama taciz ve ısrardan uzak üslup "askıntı" kelimesini "kompliman" ile yer değiştirmesini sağlayabiliyordu. Kafe çıkışında uzaylının sergilediği davranış ise Pel için anlamlıydı. Metroya kadar eşlik etmeyi önermemişti, yalnız başına gidip gidemeyeceğini sormamıştı; aksine bu tür durumların rahatsız ediciliğini bildiğini göstermiş ve "Merdivenlerden düşersen telepatik bağlantıya geç, sana bir ambulans yollarım" demişti.
Pel merdivenlere yaklaşırken kendi kendine güldü. Bilime katkıda bulunmak insanlık vazifesiydi, değil mi? Aklındaki bu düşünceler bir anda kolunun tutulup çekiştirilmesi ve ince bir erkek sesiyle bölündü: "Gel, istediğin yere götüreyim." (*)