Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

SIRADAN BİR BAHAR ÖZLEMİ

Yazar: Burak Sarı

Toplam okunma: 349

buraksari2014@gmail.com

Sayı: 61, Mart 2019

Beni çok az tanıyanlar bile bilir. Son cemre toprağa düşende, kış ağır gövdesini toprağın üzerinden kaldırdığında, çiçekler dünyanın en naif eylemini gerçekleştirip boy gösterdiğinde başka bir dünyaya göçerim. Sanki tüm kışı sırtımda taşımışım gibi bir rahatlığa bürünür çiçek açarım. Yüzümde aptal bir gülümseme ve hiçbir şey yapmama hissi bütünleşir şahsımda. Artık temel sloganım “Tembellik hakkı engellenemez“dir. Kapatılma hissine gelemem. Bütün günlerimi bir ağaç altında enstrümanlarımla bütünleşerek geçirsem şikâyet etmem. Ama gerçek öyle mi? Yaşamak için çalışmak gerek. Bir de buraya yazı yazmak. Yazma işlemi o kadar hayati mi diye aklınızdan geçireceğiniz ihtimalini düşünerek, anlatayım efendim.

Evet, hayati. Burada sayfalarca gülücükler saçanlar, ekran ardında hiç öyle değiller. Zihinsel derinliğiyle ün salmış editörümüz, bana gelince tembellik hakkının insani bir talep olduğu gerçeğini bırakın sorgulamayı tanımaz bile. Kurtulma ihtimali binde bir. Zekice hamleler ve duygu sömürüsüyle o ihtimali gerçekleştirdim diyelim. Gülcan faktörü devreye giriyor. Siz bakmayın burada film eleştirmenliği yapan, kek tarifi veren ince bir insan göründüğüne. Elindeki levyeyle birazdan üzerime uçacakmış gibi hömkürüyor: “Yazın nerede lan.” Neyse el mahkûm yazıyoruz. Dedikodumuzun önemli kısmını bu yazma olayı üzerinden yürüteceğim için şimdilik burada bırakıyorum. Çilemin kalan kısmını da anlatıp devam edeceğim. Güzelim rahatımdan feragat edip yazımı yazıyorum. Ama bununla bitmiyor. Ahhhhh benim kardeşlerim! Genç ve aşırı başarılı psikoloğumuz bahar, bütün mesleki inceliklerini üzerimde deniyor. “Derginin çıkmasını heyecanla bekliyorum.” Bakalım bu cümle nasıl bir etki bırakacak, süreci hızlandıracak mı?” diye yem atıyor. Her şey tamam olunca, Engin Yılmaz’ın bir doktora yakışır incelikteki ültimatomu geliyor: “Evet Burak top sende.” Bu cümlenin Türkçe tercümesi: “Orada burada serserilik yapma, yükle şu dergiyi.” oluyor. Ben de el mahkûm yüklüyorum. Sonra da, bu zulüm çarkına girmeyi akademisyen onuruna yedirememiş olan sevgili Beyza’yı arıyorum. Sayıya bir göz atmasını istiyor ve teşekkür ediyorum. Oldukça başarılı bir avukat olmasına rağmen yaşananlara kayıtsız kalarak, alanı dışına çıkıp önüne gelen nesneyi dile getirme çabalarına girişen Sevgi’yi de meslek etiğine uymaya davet ediyorum. Ben uslu mu duruyorum? Tabii ki de evet. Neyse biz gelelim yazma olayına.

Yazmak için en temel şart olan düşünme eylemi harddiskime tanımlı geldiği için zorlanmıyorum. Fiziksel bir çaba gerektirmediği için gözümde büyümeyen ama çok daha yorucu olan bu eylemden kaçamıyorsam onu olumlu yönde kullanmalıyım değil mi? Zihnimde dönen onca zırvayı iki klavye hareketiyle sayfalara dökerek, sevgili dergidaşlarımın tehditlerinden kurtuluyorum. O halde, son zamanda düşünmekten yorulduğum bir konuyu sizinle paylaşayım.

“Herkes bir başkasının adına davranma hakkını nasıl buluyor kendinde?” sorusu son günlerimin çok bilinmeyenli denklemi. Mantıksal olarak belli sonuçlara ulaşsak da duygusal olarak inanılmaz yorucu bir durum. İnsanları iyi ya da kötü niyetli olarak ele alıyor, farklı gördüklerini sürekli gözaltında tutuyor ve onların adına konuşmayı, onlar gibi davranmayı görev sayıyorlar. Meramımı somut birkaç olayla anlatayım. Son günlerde gündemden düşmeyen 8 Mart eylemlerinde taşınan dövizlerde yazanlar… Kadınlar kendi günlerinde kendi taleplerini dile getiriyor. Buraya kadar her şey normal. Sonra erkekler çıkıyor ve “Kendi taleplerinizi bizden iyi mi bileceksiniz?” diye bodoslama dalıyorlar olaya. Birkaç somut örnek de kendi yaşadığım olaylardan vereyim. Metroda giderken gitarı omzuma asmak istediğimde gitarın üzerinde yabancı bir el hissediyorum. İyi niyetli vatandaşımız el çabukluğuyla gitarı omzuma yerleştirmiş oluyor. Buradaki “iyi niyetli” ironi değildir. Gerçekten iyi niyetli ama bir düşünün. Çantanızı omzunuza atarken yabancı bir el olanca çevikliğiyle yapmanız gerekeni sizin adınıza yapmış. Lavaboda hiç tanımadığınız birisi musluğu gönüllü olarak sizin için açıyor. İyi de bu kadar konfor pek de sağlıklı değil. Zaten tembelliğe alışmış bünyemi daha da tembel kılar değil mi? Belki ben işleyen demir olmak istiyorum. Pasa karşı alerjim var. Ayrıca herhangi bir uzvunda işlev sorunu olan insanın en temel becerilerden yoksun olduğunu düşündüren şey nedir? Yardımcı mı olmak istiyorsun? Bırak sıradan olayım. Senin gibi, onun gibi, herkes gibi. Başarılı olayım, başarısız olayım. Döküp saçayım, sakarlık yapayım ve bu doğal karşılansın. Senin kadar başarılı olma, senin kadar sakar olma hakkım var. Bırak sıradanlaşayım. Yüceltme, aşağılama. Her şey olabilmenin tadını çıkarayım. Bunu talep etmiyorum. Diretiyorum. Çünkü herkes gibi sıradan olmak, toplum içerisinde erimek benim de hakkım. Gönlümce yaşamayı, gönlümce sevmeyi, gönlümün istediğini yapmayı, gönlümce saçmalamayı kimsenin insafına bırakamam. “Herkes biraz her şeydir” demiştik bir yazımızda. Evet, herkes biraz her şeydir ama hiç kimse bir başkası değildir. Kendimiz olma hakkımızı yedirmeyiz. Neyse, bu ayki meramımı da anlattıktan sonra tembellik hakkıma kavuşmanın mutluluğuyla kucaklıyorum sizi. Herkesin kendisi olarak yaşayabildiği sıradan ama mutlu günler dilerim. Her zaman olduğu gibi, yazının sonuna gelince bir Ahmet Arif dizesi geldi aklıma. Onu da yazayım da içimde kalmasın.

“Dışarıda delikanlı bir bahar. Seviyorum seni çıldırasıya.”

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş