Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Beceriksiz miyim Yoksa Dahi mi? Ya da...

Yazar: Eylem Yurtsever

Toplam okunma: 1099

eylemyurtsever@gmail.com

Sayı 46, Aralık 2017

 

İlkokuldayım. Bir şeyleri inceledikten sonra kilden aynılarını yapmaya çalışmak şeklinde özetleyebileceğim içerikte bir ders vardı körler okulunda. Modelaj dersi...

Bu dersin öğretmeni her fırsatta benim ne kadar beceriksiz olduğumu söylüyordu. Ben de inandırmıştım kendimi beceriksiz olduğuma. Onun için hamuru sadece yoğurmakla yetindim yıllar boyunca. Sadece bir kere bir kaplumbağa yapayım dedim, dolaba alındı, yani beğenildi.

Bir gün, laf arasında annemden modelaj öğretmenimin benim hakkımda nesneleri herkesten önce tanıdığımı söyleyen bir yorumda bulunduğunu duydum. Hayatımda o kadar şaşırdım mı bilmiyorum.

Lisede resim derslerinde canım sıkılmasın diye kil götürmeye başladım. Küçük figürler falan yapıyordum. Bu kez de resim öğretmenim beni o kadar çok övüyordu ki, artık bıkmaya başlamıştım. İki ders boyunca adamın tek yaptığı beni övmek gibi geliyordu sanki. Kili götürmemeye başlamıştım artık. Canımdan bezmiştim resmen. Anlayamıyordum çünkü. Bu insanlardan biri yanılıyor olmalıydı. Dâhilik ve beceriksizlik birbirine taban tabana zıttı. Ben neydim? Kimdim?

Yıllar yıllar sonra...

Bu kez de kafayı karikatüre takmıştım. Karikatürlere bakanlara çok özenir olmuştum. Anlatsınlar istiyordum. O zekâyı görmek istiyordum. Tanık olmak... Hatta belki de çizebilmek...

Bir gün çok değer vermiş olduğum arkadaşlarımdan biri bana tavsiye ettiği bir kitabı seslendirip hediye etti. O kadar mutlu oldum ki, onun için ben de bir şeyler yapmak istedim. İhtiyaç gibiydi bu istek. Ne yapabilirdim peki? İlkokulda bana her fırsatta beceriksiz diyen birisinin bile beğendiği bir figürü iyi yapıyor olmalıydım mutlaka. Kaplumbağa... Ancak kaplumbağayı öyle bir şekilde yapmalıydım ki, mizahı çok seven ve çok iyi mizah yapan arkadaşımın hoşuna gitmeliydi. Hem içimdeki karikatür özlemini de bir nebze giderebilirdim belki. Ardından kafamda bir figür tasarladım. Tasarladım tasarlamasına da, uygun bir seramik atölyesi bulamıyordum bir türlü.

Rastlantı sonucu Atlas Pasajı'nda bir dükkânda, geçici olarak kendi yaptığı bronz heykelleri sergileyen birisiyle karşılaşmasaydım belki hala arıyor olurdum.

Heykellere bakarken Özdoğan Arifoğlu olduğunu sonradan öğreneceğim aslında doktorluk yapan o sanatçı, önüme bir kalıp sert bir şey attı. "Al bakalım, sen de yap bir şeyler" Bir kalıba baktım, adamın sesini beynimde tekrar tekrar oynattım... Yahu ben bunu nasıl yoğuracaktım?

Bal mumu, parafin ve reçineden yapılan bu karışım elde ısınan bir şey ve çok emek harcayarak yumuşattıktan sonra şekillendirip veriyorsun döküm ustasına, parmak izine kadar yaptığın şeyin aynısını bronz olarak alıyorsun...

Yaptığım kaplumbağanın gözleri tıpkı bir salyangozun antenleri gibi olan uzantıların uçlarındaydı ve biri yukarı biri aşağı bakıyordu. Meraklı bir hava vermeye çalıştım. Bir patisi de havadaydı, sanki tokalaşmak ya da dokunmak istiyor gibi... Kabuğunun üzerine de bir soru işareti oydum diğer çizgilerinin ortasına.

Sonra gerisi geldi. Karşılaştığım o adam bana "Yapabilirsin" dedi, tavsiyeler verdi ve en azından beceriksiz olmadığımı keşfetmemi sağladı. Yapamadığım şeyleri söyledi ki daha iyisini yapayım... Yani bir dahi de olmadığım anlaşıldı böylece.

Gerçi güzel heykel yapabildiğime ancak tamamen doğaçlama gelişen bir olay sonucunda emin olabildim. Kaplumbağayı bitirip arkadaşıma hediye ettikten sonra ki gerçekten çok mutlu oldu, Özdoğan Hoca'nın teşvikiyle başka heykeller yapmaya başladım. Üzerinde en çok çalıştığım heykeli kendisine gösterirken, tam bir ay uğraşmıştım, oturduğumuz odaya bir hanımefendi girip bu odada toplantı yapacaklarını, bir zahmet uzaklaşmamızı söyledi. Biz tam toparlanırken gözü benim heykele ilişti. Ayaklarını sürüdü ve durdu. Heykele baktı ve güzel olduğunu söyledi. O anın esrikliğiyle tam olarak ne söylediğini hatırlamıyorum. Özdoğan Hoca da benim yaptığımı söyledi. Birkaç dakika baktıktan sonra gitti ve sessizce iki arkadaşını da heykele bakması için getirdi.

İşte o an, çok ciddiyim, hayatımın en yoğun hissettiğim anları arasına girebilen bir andı. Katıksız bir beğeniydi çünkü o. Benim için önemli olan da oydu işte.

Kim bilir kaçımıza en başta böyle gerçek dışı eleştirilerde bulunuldu ve bir şeyi yapmaktan vazgeçtik. Kim bilir kaçımız çok iyi yapabileceğimiz bir şeyi yapamaz hale getirildik, bunun için ikna edildik. Kişi kendini bilir mi demeliydik? Kişi kendisini neye göre bilirdi? Kişi kendisini bilseydi toplumun nasıl bir işlevi olabilirdi? Bunun nasıl bir ortası bulunabilirdi?

Yazıyı, bu soruları sorarak bitirsem en iyisi olacak herhalde. Bir de; bu tür bir şeyi yaşayan insanlardan sadece biri olduğumu hatırlatarak...

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş