Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Normalliğin İçinde Bir Fark

Yazar: Engin Yılmaz

Toplam okunma: 322

engin_yilmaz@yahoo.com

Sayı:57, Kasım 2018

 

Okuyacağınız yazı, Engin Yılmaz'ın GETEM sertifika töreninde yaptığı konuşmanın tam metnidir.

 

Hiç düşündünüz mü 'normal' kelimesi ne çok şeyde var hayatımızda. Yaşamımızdan yediğimiz ekmeğe, içtiğimiz kolaya, davranışlarımızdan giyim tarzımıza, kilomuza boyumuza ilişkimize kadar ne çok yerde 'normal'i kullandığımızı bir tasavvur eder misiniz? Bir tek kelime olarak mı kullanıyoruz onu? Hayır! Birilerinin inşa ettiği bu kavrama göre şekillendiriyoruz hayatımızı.

Normal bir kiloda olmak, normal bir öğrenci gibi davranmak, normal bir yaşantı sürmek için sürekli değiştirmeye çalışıyoruz kendimizi. Bize kendimizden, farklılıklarımızdan mutlu olmamamız öğretiliyor. Kişisel gelişim palavraları altında sürekli değişmemiz, tüketmemiz ve normale, sağlama yaklaşmamız öğütleniyor. Biz kendimizi paralarcasına tüketip değiştikçe, birden değişiyor normal algısı, daha da, daha da tüketmemiz, daha da çok uydurmamız isteniyor kendimizi hayatın normaline.

Bir taraftan da garip bir çelişki içinde buluyoruz kendimizi. Herkes gibi olmak ama aynı zamanda tek olmak... Normal olmak ama dikkat çekmek istiyor gönlümüz. Önce birbirimize benzemek uğruna vazgeçiyoruz farklılıklarımızdan, sonra da farklı görünmek, farklı anılmak istiyoruz. O yüzden yediğimiz yemeğin tadını değil, adını, görünüşünü merak ediyoruz. Tam bu sebeple, gittiğimiz tatilin anlarını yaşamak yerine fotoğraflarını paylaşmakla ve sonra "Acaba kaç beğeni almış?" diye zamanımızı harcamakla yetiniyoruz. Bu motivasyon bize, komşu çocuğunun nereyi kazandığını merak ettiriyor. Birbirimize benzemek uğruna farklılıklarımızı yok etmeye çalışmak, ama yine de farklıymış, tekmiş gibi yapmak...

Böyle bir dünyada yeti farklarını 'engellilik' diye yaftalıyor toplum. İstese de normal olamayacak, iyileşemeyecek, bozuk bedenler... Kör olmayı görme engelli, sağırlığı işitme engelli diye adlandırıyor, olması gereken yetilere sahip olmayanlar için. Normal bedenin mükemmelliğini anlatmak amacıyla, kalanları 'bozuk' diye nitelendiriyor sonra.

Ardından sağlam insan, bozuklara bir rol biçiyor: Sınırlarını bilmek, bulduğuyla yetinmek, sağlamlara minnet duymak, ve beterin beteri olarak ibret alınacak, bakıldığında şükredilecek kişiler şeklinde sürdürmek yaşamlarını.

Kurulu düzen bunu dayatsa da bize, ona itiraz edenler, sınırları paramparça edenler de çıkıyor insanlıktan. Louis Braille onlardan bir tanesi yalnızca. Körleri bağımsız kılan 3 B’nin ilki. 3 yaşında gözüne sivri uçlu bir cisim batmasıyla kör oluyor Braille. Çocukken gittiği körler okulunda sadece bir kitap var ve 38 cilt. Latin harflerin kabartılmasıyla oluşmuş. Amacın, okuyup öğrenmek değil sepet örmek, körlerin yapabilecekleri işleri yapmak olduğu söyleniyor; normaller, sağlamlar tarafından ona. İsyan ediyor Braille buna ve her türlü baskıya karşın kendi adını taşıyan yazı sistemini geliştiriyor daha 15 yaşında. Hayır, ödüllendirilmiyor tabii buluşu için. Baskı, şiddet ve dışlanma bekliyor onu, normalin kuralına çomak soktuğu için. Her ne kadar kendi ömründe bu yazının ülkesinde körlerin resmi yazısı olarak kabul edildiğini göremese de, 3 B’nin ilki normalin dayattığı sınırları alt üst ediyor ve bağımsızlığa, eşit, erişilebilir, engelsiz yaşama giden yolun ilk adımı oluyor.

Sonra tek başına dışarı çıkmak, işte,  okulda, eğlencede her yerde var olmak istiyor kör birey farklılıklarıyla ve beyaz baston yetişiyor yardımına. Bağımsızlığın, bireyselliğin, ona verilenle yetinmemenin simgesi oluveriyor bir anda ve 3 B’nin ikincisi beliriyor hayatımızda.

Üçüncü B bilişimin hikayesi, aslında düşündüğümüz kadar yeni değil körler için. Taaa fonografın, yani sesi ilk kaydeden cihazın bulunmasına dek gidiyor bu eşsiz tarih. Kendisi de işitme kayıplı olan biri icat ediyor bu kayıt sistemini: Thomas Edison. Tıpkı buluşları ve düşünceleriyle dünyayı değiştiren birçok anormal gibi, Edison’un icatları sonrası dünya artık eskisi gibi olmuyor. Böyle başlıyor sesli kitapların hikâyesi. 1930’lu yıllardan günümüze farklı ortamlarda, farklı formatlarda, ama aynı aşkla, seslerle buluşuyor eserler.

Okumanın yalnızca gözle yapılabileceği normal empozesine inat, her geçen gün, kör ya da değil, daha çok insan benimsiyor sesli kitapları. Ama körler için bilgiye erişimin en büyük aracı oluyor sesli kitaplar yıllarca.

İşte siz gönüllülerimiz, bu noktada omuz omuza yürüdüğümüz, dayanıştığımız, erişilebilirlik dostlarımız haline geliyorsunuz. Amacınız, belki yardım, belki paylaşım, belki dayanışma, ama hayat verdiğiniz, ruhunuzu kattığınız her kitap sonsuzluğa kavuşturuyor sesinizi. Erişilebilir kıldığınız her eser bir şamar daha vuruyor normalin inşasına. Sesinizle canlanan her kitap, bir başka körü bağımsızlığa götürüyor belki de.

Bizler ise, GETEM ve diğer kütüphaneler olarak Üçüncü B bilişimi de katıp bilgi birikimimize, aracılık ediyoruz yalnızca bu müthiş buluşmaya. Bir gün herkesle aynı anda, her eseri erişilebilir yapmak için, belki de hiç bitmeyecek bir mücadeleyi vermek için destek alıyoruz sizlerden. Normalin koyduğu kurallarla değil, kendi farklılıklarıyla var olmak isteyenleri bir araya getirmeye çalışıyoruz yalnızca.

Gidecek daha çok yolumuz olduğunun, ihtimal, hiç kazanamayacağımız bir mücadelede bulunduğumuzun farkında olsak da biliyoruz, dünyayı normal olmayanlar değiştirdi bugüne dek ve yine onlar değiştirecek. Ne mutlu, bu inancımızı paylaşıp buraya gelen, bizlerle olan hepinize. Hoş geldiniz.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş