Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Empati – Dost mu Düşman mı?

Yazar: Beyza Ünal

Toplam okunma: 2369

beyzaunal7@gmail.com

Sayı 45, Kasım 2017

 

Geçenlerde “tekerlekli sandalye kullanıcılarına söylenmemesi gereken şeyler” konulu bir video paylaştım ve ortaya çıkan değerli yorumlaşmalar sonucunda bu yazıyı yazmaya ve tartışmaların alanını biraz daha genişletmeye karar verdim.

Sokakta karşılaştığım insanların, bir tekerlekli sandalye kullanıcısı olarak kaldırıma çıkabilmem için bir rampaya ihtiyacımın olduğunu anlayabilmesi için benimle aynı konumda olmaları gerektiğine inanmıyorum. Bu nedenle “hepimiz birer engelli adayıyız” cümlesi üzerinden yürütülen kampanyaların oldukça sığ ve bencilce olduğunu düşünüyorum. Bunu, engelliliği bir trajedi haline getiren, insanların engelli olmaya dair önyargılarından kaynaklanan korkularını manipüle ederek bir yerlere varmaya çalışan ama engellilik hareketine zarar veren bir girişim olarak görüyorum. Bu kalıp yargıyla yola çıkan kişinin de başkalarının ne yaşadığını anlamaya çalışan bir noktada olmaktan ziyade, kendisiyle meşgul olduğunun ortada olduğunu herkesin fark ettiğini sanıyorum. Ne yazık ki, bunun toplumumuzda çok çok yaygın bir yaklaşım olduğunu söylemek durumundayım. İhtiyacım olan asansörün tamir edilmesi talebimi ilgili kişilere, yüzüme bakarak “Bak, merdivenden taşınarak çıkmak zorunda kalıyor, görsen acırsın” şeklinde ileten yöneticiler ve ancak bu cümleyi duyunca asansörü tamir etmek için harekete geçen görevliler tanıyorum. O konuşmada, nasıl bir konumda kalmaya zorlandığımın hiçbirinin umurunda olmadığını, çünkü o konumdan fazlasını zaten hak etmediğimi düşündüklerini ve onlar için varlığımın yalnızca kendi vicdanlarını tatmin etme amacı taşıdığını biliyorum – ve buna karşı çıkıyorum! Burada yazan, bu dergiyi okuyan, bu konuda bilinçli olan herkesin yapacağı gibi, bana korunması, kollanması gereken, zavallı bir varlık muamelesi yapılmasını kabul etmiyorum. Kaldı ki, hakkım olan bir şeyi almam için böyle bir konumda olmam da gerekmiyor.

O yönetici, bu cümleyi kendini, benim yerime koyarak, benimle empati kurarak söylediğini sanıyor olabilir. Empati kavramının tam da bu sanıdan ötürü yanlış anlaşılmaya başlanan bir kavram olduğunu fark ettim. O yüzden, biraz da bu kavramı yakından inceleyelim istedim. Cambridge İngilizce-Türkçe sözlük empatiyi şu şekilde tanımlıyor: the ability to imagine what it must be like to be in someone's situation[1], yani, kendi çevirimle, başkasının durumunda olmanın neye benziyor olabileceğini tahayyül edebilme becerisi. Oysa örnekte de gördüğümüz üzere, o yönetici benim durumumda olmanın neye benziyor olabileceğini tahayyül edemedi. Benim yukarıya çıkamadığım için acınacak durumda olmadığımı, yalnızca hak ettiğim bir şeyi talep ettiğimi ve asıl bana bunu sağlayamayan sistemin acınası ve zavallı olduğunu göremedi – çünkü beni dinlemedi. Bu yüzden de, benim durumumda olmanın neye benziyor olabileceğini tahayyül etme girişimi, kafasındaki boşlukları engelliliğe dair kendi duygu ve düşünceleriyle doldurmasıyla sonuçlandı ve beraberinde yalnızca acımalı, aşağılamalı bir yorumu getirdi. Bunun benim durumumla ilgisi yoktu ve yukarıda da belirttiğim gibi sığ ve bencilceydi. Peki, bu yöneticinin, engellilik meselesine hak temelli bakış açısıyla yaklaşabileceğini söyleyebilir miyiz? Tabii ki hayır, çünkü kendi yaptığının da aynı sistemin devamını sağladığına dair hiçbir farkındalığı yok ve bu farkındalık gelişmedikçe engellilik hareketine herhangi bir katkısının olabileceğini söylemek imkânsız görünüyor.

Kaldı ki, aynı şey, çoğunlukla daha masum ve iyi niyetli değerlendirilebilecek tepkiler için de geçerli. Örneğin, “ayağım kırıldığında ben de tekerlekli sandalye kullanmıştım, o zaman engellileri daha iyi anladım” cümlesi… Burada da, aslında yalnızca fiziksel olarak alışılagelenden daha çok kısıtlanmanın nasıl bir deneyim olduğuna ve toplumun engellilerin hayatını ne kadar kısıtlayıcı bir şekilde düzenlenmiş olduğuna dair bir farkındalık var. Ancak bu farkındalık, genellikle, akut durumun geçiciliğinden ve toplumun bu duruma kabul edici yaklaşımından ötürü, engellilerin yaşıyor olageldiği hiçbir şeyi tamamen yansıtmıyor. En basitinden, ayağı kırık kişi, birkaç hafta sonra iyileştiğinde ona şu an zor gelen şeyleri kolaylıkla aşabileceğini biliyor – ki bu, beraberinde gelen eleştirel bakış açısı olmadığı sürece o kişinin engelliliği bir trajedi olarak görmeye devam etmesine neden oluyor. Öte yandan, o kişinin ayağı alçıdayken sokakta gördüğü bir yabancı, onunla ilgili bir konuyu, ayağı alçıdaki kişinin tekerlekli sandalyesini süren kişiyle konuşmuyor; engellilerin deneyimlerinden farklı olarak, onu bir birey olarak dikkate almaya devam ediyor. İşte, bunlar gibi belli belirsiz ve sözel olmayan ama engellilerin sıklıkla karşılaştığı durumların, ayak kırığıyla anlaşılmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Aynı zamanda, o farkındalıklı cümlenin üstü kapalı bir şekilde, “sakatlandığım zaman çok zorluk çektim, demek ki senin hayatın da çok zor, umarım ben de bir gün senin yerinde olmam” ile devam ettiğini hissediyorum çünkü yine benim deneyimimle ilgili bana danışılmadan, yalnızca onun o anki engellenmişlik hisleri üzerinden tanımlanmış oluyorum. Üzerine buna tepki verirsem de, tepki verdiğim için, karşımdakinin iyi niyetini kötüye yorduğum için suçlanacağımı biliyorum.

Kısacası, empatiymiş gibi görünen birçok davranışın aslında empatiden çok çok uzaklarda bir şey olduğunu görüyorum. Bir durumda, durumu yaşayan kişinin yerine ya da o kişiden daha fazla üzülmeye başladığınız an, bu durum sizin meseleniz olmuş, sizinle ilgili bir hale gelmiş, yaşadığınız şey empati olmaktan çıkmış demektir. Yukarıdaki örneklerde olan, tam da böyle bir şeydir – ve bu, engellilik hareketinin en büyük düşmanlarından biridir çünkü “iyilik” maskesi ardına gizlenmiştir; daha ne olduğunu bile anlamadan karşınızdakinin yoğun duygularının hedefi haline geldiğinizi hissedebilirsiniz. Buna tepki gösterdiğinizde ise, hayırsızlıkla suçlanabilirsiniz. Bu nedenle, bunu empatiden iyice ayırt etmek gerekir. Yalnız, yazının başında bahsettiğim konuda tartışırken ve bu yazıyı yazarken, empatinin ne olmadığını iyi bildiğimi ama günlük hayatımızda durmadan kullandığımız bu kavramın ne anlama geldiğini derdimi anlatacak kadar bilemediğimi (ve bu konuda yalnız da olmadığımı) fark ettim. Dolayısıyla, bu ayki yazımı tam da bu noktada sonlandırmak ve bu kavram üzerine sizlerle birlikte düşünmeye devam etmek istiyorum. Bir sonraki yazıma kadar, benim zihnimde dönüp duracak soruları buraya bırakıyorum:

Empatinin günlük hayatımızda nasıl bir yeri vardır? Empati duyduğumuzu ya da bize empati duyulduğunu nereden anlarız? Empatinin düzeyi arttıkça bize verdiği fayda artar mı, yoksa ‘azı karar çoğu zarar’ empati için de geçerli bir kural mıdır? Empati ve hak savunuculuğu birbiriyle nasıl ilişkilidir – biri olmadan diğeri ne kadar mümkündür?

Bakalım bir sonraki yazımda bu soruların ne kadarını cevaplayabileceğim; daha da önemlisi cevaplamaya çalışırken daha neleri fark edeceğim… Bu konuda sizin de söylemek, eklemek, anlatmak istedikleriniz varsa da, seve seve dinlerim. Bir sonraki sayıda görüşmek üzere…

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş