Yazılarda Ara

BİLDİKLERİMİZ VE BİLMEDİKLERİMİZLE EMİNE KOLİVAR İLE SESLİ BETİMLEME ÜZERİNE SOHBET

Çok uzun zaman önce yapmak istediğim ama hiç cesaret edemediğim bir şeydi sesli betimlemeden bir yetkiliyle söyleşi yapmak. Bu kapsamda tatlı sesi ve sıcacık sohbetiyle Emine Kolivar ile uzun uzun sohbet ettik. Sohbet ettik diyorum çünkü her ne kadar yola söyleşi yapmak üzere çıktıysam da gerek benim deneyimsizliğim gerekse beceriksizliğim yüzünden söyleşi, söyleşi olmaktan çıkıp sohbet havasına büründü. Üstüne üstlük yaptığım ilk kaydı ben doğru dürüst kaydetmeden sildiğim için sağ olsun Emine anlayış gösterdi ve bir kez daha buluşup konuştuk.

Aslında yola sesli betimlemenin kurallarını konuşmak üzere çıkmıştık. Ancak ben öncesinde daha önceleri defaatle anlatılmış olsa da bazı kavramlara açıklık getirilmesi gerektiğini düşündüm. En azından benim merak ettiğim ve bir kez daha önemine binaen tekrarlamak istediğim şeyleri sordum ve kurallar üzerine konuşacağımız söyleşiye hazırlık olsun istedim. Hatta Betimleme Tartışmaları grubuna üye olanların hatırlayacağı gibi oradan da soruları olanların merak ettiklerini bildirmelerini istemiştim. Gerçi Betül Boydak dışında soru bildiren olmadı. Nekadar az sorguluyor ve ne az merak ediyoruz. Betül Hanım’ın gönderdiklerine sıra gelemeden yaklaşık bir buçuk saatlik bir kayıt olduğundan özür dileyerek bir sonraki sohbette yöneltmek üzere sorularını arşivimde sakladığımı söylemek isterim.

Ön açıklamada değinmek istediğim bir diğer husus; bir buçuk saatlik bu kaydın tüm verilerini tek bir yazıda vermek çok uzun ve sıkıcı olabileceğinden ikiye bölerek iki ayrı sayıda sizlere sunacağım. Bana hak vermenizi umut ediyor ve iyi okumalar diliyorum.

 

Gülcan: Emine Kolivar kimdir ve sesli betimleme işiyle nasıl tanışmıştır?

 

Emine: Bu hikâyeyi çok fazla anlattım. Bu sebeple bazı arkadaşlar için bilmemkaçıncı baskı olabilir. Sesli betimlemeyle Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrenciyken tanıştım. Sesli Betimleme Grubu'nun "Sesli Betimleme dernek değildi, gruptu o zamanlar" ilk toplantılarından birinin duyurusunu çıkmışlardı. Ben kütüphaneden çıktığımda Kuzey Kampus kapıda küçük bir kâğıt, bir A4 kâğıdı boyutunda dahi değil, bir not kâğıdı boyutunda bir çıktı: “Görmeyenlere film anlatmak ister misiniz?” diyordu. “Evet, isterim.” diye düşündüm. Ama benim kafamdaki, Mithat Alam Film Merkezi'ne gidicez. Orada sinema salonunda koltuklara oturucaz ve yanımızdaki görme engelliye film anlatıcaz, şeklindeydi. Sesli betimleme tekniği hiçbir şekilde aklıma gelmedi. Sonra toplantıya gittiğimde bunun tabii ki de çok farklı olduğunu fark ettim. Sonrasında toplantılar ve çalışmalar devam etti. Sesli betimleme ile tanışmam bu şekilde olmuştur. İyi ki tanışmışım. İyi ki o gün kampüsün o kapısından çıkmışım ve o kâğıdı görmüşüm. Hayatımı şekillendiren bir şey, güzel bir dönemeç oldu. Ve bugün bu noktadayız.

 

Gülcan: Bu arada tarih mezunuymuşsun. Ben seni çeviri bilim ya da psikoloji mezunu falan zannediyordum.

 

Emine: Hayır, tarih okudum ben Boğaziçi'nde. Sesli betimleme, tabii ki bir görsel çeviri aslında. Çeviri bilimin alanına giriyor. İlk başlardaki o toplantılarımızda çok sayıda çeviri bilim öğrencisi bize katılırdı. Onların o zamanki desteklerini unutmamak lazım. Kuruluş aşamasındaki destekleri çok önemliydi.

 

Gülcan: Sesli betimlemeden çok eş erişim nedir? Bu söyleşiye hazırlanırken Sesli Betimleme Derneği'nin internet sitesini oldukça detaylı inceledim ve 2019 yılı Ocak ayında sağır, işitme engelli ve görme engellilerin özellikle televizyon yayınlarında erişilebilirliğini sağlamaya yönelik olarak RTÜK’te gerçekleştirilen bir çalıştay olduğunu gördüm. Bu çalıştayın sonunda tavsiye niteliğinde, içeriğinde bayağı bir maddelerin olduğu kararlar alınmış. Sanırım bu yasal temelle ilgili önemli bir kazanım. Biraz bundan da söz edebilir misin?

 

Emine: Eş erişim, akademik bir kavram olarak girdi. Biz bunu biraz daha kanallara ve medya sektörüne yerleştirmeye çalışıyoruz. Kendi kullanımımıza da bunu kattık.

Eş erişim, görme ve işitme engellilerin, sağırların engelsiz bireylerle birlikte eş zamanlı olarak medya görseline ya da işitseline erişimi aslında. Biz buna eş erişim diyoruz. Bazen bir materyalin sadece görme engelli tarafı hazırlanıyor. İşitme engelli tarafı ihmal ediliyor. O zaman kısmi erişim olmuş oluyor. Ama alt yazı, işaret dili ve sesli betimleme olarak her üç açıdan da hazırlanan materyal, artık eş erişimi sağlanmış bir materyal oluyor.

RÜTÜK çalıştayı çok önemli bir çalıştaydı. Sesli Betimleme Derneği Change. org’da bir imza kampanyası düzenledi ve bu imzaları RTÜK’e gönderdi. RÜTÜK, bugüne kadar böyle bir şey yapmamıştı. “Hemen bir karar çıkartmak yerine, ondan önce STK'ları, kanal yetkililerini, akademisyenleri öncesinde dinleyelim ve düzgün bir metin ortaya çıksın.” dediler. Gerçekten yoğun bir çalışma oldu. Güzel de bir çalışma oldu. Sadece aslında o metin tam olarak duyurulmadı. Kanallara henüz o tavsiye kararı bildirilmedi. Hani o yüzdeyi biz henüz bilmiyoruz. Yayınlarının yüzde onu mu, yirmisi mi, yüzde yüzü mü deyip böyle şey yapıcam! Hayali, ütopik bir şey söylemiş olucam ama hiç değilse yüzde onu olsa diye bir beklenti içerisindeyiz. Henüz o çıkmadı. Çıktığında evet, kanalların bu işi yapmak için biraz daha hevesli olacaklarını düşünüyoruz. Bunu varsaymak istiyoruz.

 

Gülcan'ın yorumu: En azından RÜTÜK dayatması olmadan, "maalesef bizim toplumumuzda not dayatması olmadan öğrenciler iş yapmadığı gibi" sanırım kanallar için de bu böyle...

 

Gülcan: Bu noktaya gelmişken 2014'te Sesli Betimleme Derneği'nin de katkılarıyla Engelliler Yasasına eklenen sesli betimleme kavramının yasa metnine girdiğini siteden okuyoruz. Bunun dışında Sesli Betimleme Yasası ile ilgili derneğin bir metin hazırladığını ve Meclis'te grubu bulunan partilere gönderdiğini yine siteden okuyoruz. 2019 Temmuz ayına geldiğimizde sesli betimleme yasası hakkında olumlu diyebileceğimiz gelişmeler var mıdır?

 

Emine: Bu konuyu derneğin avukatı ve yöneticisi Olgun Yılmaz ile konuşmak daha doğru olur. Benim bildiğim; herhangi bir gelişme olmadığı. Bunun daha süreci ve beklentiler konusunda Olgun Yılmaz kesinlikle daha doğru olan cevabı verecektir. Burada yanlış bir şey söylemek istemem.

 

Gülcan'ın yorumu: Evet, bu konuda Olgun abi ile bir görüşme yapabiliriz.

 

Gülcan: Benim merak ettiğim bir diğer şey: Türkiye'de bu işi yapan başka bir kuruluş, ekip var mıdır ya da kanalların kendi bünyesinde görevlendirdiği kişiler var mıdır bu konuda bir bilginiz var mı?

 

Emine: Türkiye'de başka bir kurum var mı? Bildiğim kadarıyla bir başka kurum daha var. Çok fazla iş yapmadılar ama TRT'ye bir iş, bir dizi yaptıklarını biliyorum. Şu an ne aşamadalar? Hala devam ediyorlar mı? Çabaları nedir? İnanın bilmiyorum. O konuda bir şey söyleyemeyeceğim. Ama SEBEDER tektir demek... Yanlış olsun da istemem. Hala devam ediyorsa bu kurum, yanlış söylemiş oluruz. Ama şöyle söyleyebiliriz: SEBEDER ilktir. Bu işin kurallarını koyan kurumdur. Standartlarını belirleyen kurumdur ve hala bilfiil, aktif olarak bu işe devam eden kurumdur, diyebiliriz.

Kanallar kendi bünyesinde bu işi yapıyor mu? Şu anda yok. Ama RÜTÜK çalıştayından sonra kanallar biraz daha oturup düşünüp; Bunun bir dayatması gelecek. Biz bunu dışarıya bir kuruma yaptırmaktansa kendi "içimizde yaparsak..." Şeklinde bir maliyet hesabı çıkartacaklardır ve kendi içlerinde bunu değerlendireceklerdir. Benim naçizane önerim: Tabii ki herkes bildiği işi yapsın. SEBEDER'i diğerlerinden farklı kılan en önemli unsur: "Bunu göğsümüzü gere gere söylüyoruz;" SEBEDER'in kurucuları, bir kere bu işin başından beri burada olan ekip... Hatta taa Boğaziçi'ndeki başlangıçta şu şekilde olmadı: Biz görenler oturduk. Görmeyenler için ne yapabiliriz acaba? Nasıl film izleseler acaba? Diye bir araya geldik de... Kesinlikle böyle bir şey değil. Hayır, bilakis görmeyen arkadaşlar bu işi duydular, buldular, düşündüler ve biz onlar zaten bunu hayata geçirmek fikriyle geldikten sonra oraya dahil olduk. SEBEDER'i diğerlerinden farklı kılan da bu. Hani o: "Bizim için bizsiz asla!" Durumu SEBEDER'de tam olarak görülüyor. SEBEDER, oturup da “Ben böyle betimliyorum. Ben şunu şöyle anlatıyorum.” demiyor. Her zaman dirsek temasında. Bizim sağır toplumuyla, işitme engelli toplumuyla da iletişimimiz gayet iyi. Sürekli onlardan da geri dönüşler alıyoruz. Görme engellilerden de görüşler topluyoruz. Ne yapmalı? Nasıl anlatmalı? Nasıl geliştirmeli?

Bakınız: Betimleme Kumbarası diye bir oluşum var ve bu oluşum, tamamen gene görme engellilerin talepleri doğrultusunda ortaya çıkmış bir oluşumdur. Ve şu anda binlerce metin orda yazılıyor, hazırlanıyor. Hatta Youtube kanalını açtık seslendiriliyor gibi...

Başa, soruya dönecek olursak: Kanallar bu işi oturup öğrenip yaparlar mı? Evet yaparlar. Ama nasıl yaparlar biliyor musunuz? SEBEDER'in bugünkü betimlemesini taklit ederek. Ama ben bunu hep söylüyorum: "Sesli betimleme şudur” deyip kitabı kapattığınız bir şey değil. Sesli betimleme, sürekli değişen ve gelişen; kuralları dünyada da hala gelişmekte ve değişmekte olan bir şey." Ve biz sesli betimlemeyi her gün bir öncekinden daha farklı yazmaya ve geliştirmeye çalışıyoruz. Ama bunu nasıl yapıyoruz? Hedef kitle ile birebir çalışarak yapıyoruz. Şimdi bir kanal ya da bunu yapmayan bir kurum, SEBEDER'i taklit ederek yaptığında bugünkü SEBEDER'i muhtemelen aşamayacaktır. Çünkü SEBEDER hedef kitle ile dirsek temasında bulunduğu için sürekli ve sürekli ilerliyor ve ilerlemeye de devam edecek.

 

Gülcan'ın yorumu: Bu arada tanımdan yola çıktığımızda tarihçesini sormayı unuttuğumu fark ettim. Sonuçta 2006 yılından beri önce el yordamıyla sonra bu işin tekniğini oturtarak devam eden bir kurum SEBEDER. Mesela son kontrolcüler... Betimlemeci betimlemeyi yazıyor. Son kontrolcü ben burayı anlamadım. Muhtemelen diğer görmeyenler de veya işte işitme engelliler de anlamakta sıkıntı yaşayacaktır dediği noktada kanal bunun standardını nasıl oturtacak?

 

Emine: Evet! Tabii ki şu olabilir: Kanal kendi bünyesinde görmeyen birilerini istihdam edebilir. O yapıyı oturtmaya çalışabilir. Bunun için uğraşması, emek harcaması gerekir. Bunu yaparsa neden olmasın?

 

Gülcan'ın yorumu: Keşke bu derecede ciddiye alsa!

 

Emine: “Kim yapacak bunu?” gibi büyük laflar etmek istemem ama doğrusu budur.

 

Gülcan: Yeri gelmişken sen pek çok söyleşide, sohbette ve bizim seminerimizde, yani sesli betimlemenin konu edildiği 22. Kemal Özceyhan Semineri’nde de defalarca anlattın ama bir kez daha yineleyecek olursak tarihçesinden biraz söz edebilir misin?

 

Emine: Sesli betimleme, 2006 yaz aylarında Boğaziçi Üniversitesi'nde gönüllü bir grup öğrenci tarafından kuruldu. Tamamen gönüllülük esasına dayalı bir öğrenci projesiydi. Boğaziçi Üniversitesi'nden arkadaşlar vardı. Birkaç toplantıya Marmara Üniversitesi'nden de arkadaşların katıldığını hatırlıyorum. İsimlerini hatırlamadığım için gerçekten çok özür diliyorum kendilerinden ama var olduklarını en azından burada söylemek isterim. Bir öğrenci projesiydi ve öğrenci işlerini bilirsiniz; doğal olarak ağır aksak ilerliyordu. Çünkü öğrencisiniz, sınavlarınız var, dersleriniz var... Yaz tatilinde başka bir yere gidiyorsunuz ve kopuyorsunuz gibi. Ama gene de yirmi dakikalık Umut Aralık'ın “Çarpışma” filminin hazırlanma süreciyle o ilk deneyimi kazandı. Ve sonrasında... Hatta o filmi bir gala yapmıştık. Mithat Alam Film Merkezi sonuna kadar desteklemişti. Okul desteklemişti. Güzel bir yapılanmaydı. Kalabalık bir katılımla da "Türkiye'de ilk defa yapılan bir uygulamaydı çünkü" ve ilgi uyandırdı tabii ki. Sonrasında da devam etti. Daha uzun metraj filmlere geçtik.

O dönem içinde olan bütün arkadaşları burada teşekkürle anmak isterim. Çünkü toplantılar kalabalıktı ve o dönemde bir tek Engin ile ben şu anda aktif olarak betimlemeye devam ediyoruz. Ama ekip kesinlikle kalabalıktı ve o ilk tohumların atılması ve sesli betimlemenin ilk minik minik adımların atılma sürecinde o dönemde bizimle olan bütün arkadaşların emeği gerçekten büyüktür.

Sonrasında grup dağılır gibi oldu. Çünkü insanlar mezun oldular. Herkes bir taraflara dağıldı. Sesli betimlemenin biraz daha profesyonel bir yapıya kavuşması gerekiyordu. Bunda da dernekleşme süreci geldi aslında. “Dernek kuralım ve bir dernek çatısı altında bu devam etsin.” dedik. Bu arada sadece görme engelliler için çalışıyorduk. İşin içerisinde işitme engelliler yoktu. Bu arada çok çok özür dileyerek Kenan'ı unuttuğumu fark ettim. En başından beri Kenan Önalan da bizimle birlikteydi. Sonra Çiğdem ve Olgun da katıldılar ve dernekleşme süreci başladı. . Bu sürecin hemen arkasından da “Görme engelliler artı işitme engellileri de buraya katalım. İşte altyazı ve işaret dilini de ekleyelim.” süreci geldi. Bu süreçte işaret dilci ve altyazıcı arkadaşlar bulundu. Yeni sesli betimlemeci arkadaşlar yetiştirildi. Ama hala bir amatör yapı söz konusuydu. Bu işten bir para kazanılmıyordu derken Kanal D süreci başladı. Kanal D ile bir toplantı yapıldı ve ilk dizimiz “Öyle Bir Geçer Zamanki” idi. Kanal D'nin sesli betimlemeyi sahiplenmesiyle tabii ki süreç bir anda hızlandı. Sesli betimleme amatör bir yapı olmaktan çıkıp bir televizyon kanalına iş üreten profesyonel bir yapıya kavuştu. Doğal olarak da adımlarını ondan sonra daha cesur ve daha büyük atmaya başladı. Çünkü profesyonel olduğunuzda hem kendinizi geliştirmeniz hem yeni işler yapmanız, önünüze bakmanız daha da kolaylaşıyor. Kanal D'nin bir dizisi ile başlandı. Sonra iki dizi oldu ve sonra Kanal D bütün dizilerini yaptırmaya başladı. Bir dönem Şov TV ve Star TV'de ona katıldı. TRT katıldı. Dijitürk geldi. Sonra SHOW ve Star TV ayrıldılar. Artık hiç yaptırmıyorlar. Böyle bir uygulamaları yok. Ve bu günlere kadar geldik.

Bugüne kadar sesli betimleme çok az tiyatro betimledi maalesef. Biz bu konuda çok üzgünüz ama sergilerde, müzelerde, televizyonda, Dijitürk gibi daha dijital platformlarda, televizyon kanallarında, kitaplarda artık betimlemenin olabileceği her alanda iş üretebilir hale geldi. O yapıya kavuştu ve ilerlemeye de devam ediyor. Tabii ki bizim en başında en büyük hayallerimizden biri bir gün sinema salonlarında, yeni bir sinema filmi çıktığında gören-görmeyen aynı salonda aynı anda vizyon filmi izleyebilsin. Bu bizim için çok büyük bir hedefti. Orda Turkcell dahil oldu projeye. Hayal Ortağım ile birlikte. YGA ve Türkcell’in Hayal Ortağım projesinde her film değil maalesef, o konuda yapımcılarımızı ikna etmek biraz zor olabiliyor ama en azından bazı filmler, vizyonda kulaklıklar yardımıyla aynı salonda, aynı anda gören-görmeyen bir arada herkesin izleyebileceği bir hale geldi artık. Bu kesinlikle çok büyük bir adım. Sesli betimleme başladığı nokta ile bugün geldiği nokta arasında çok fazla mesafe kat etti. Ama oldu bitti, âmân da ne güzel durumdayız değil tabii ki daha yapılacak çok çok çok şey var. Bu RTÜK çalıştayından tutalım da yaptırmayan kanalların bu işe dahil olması...

Ben her zaman söylüyorum. Çocuk kanallarına da kesinlikle ve kesinlikle betimleme ve işaret dili eklenmesi; çocuk kanallarının eş erişimli bir şekilde yayın yapması gibi... Daha tiyatrolar, müzeler, danslar vs gibi. Tüm bunların engelsiz hale getirilmesi gibi daha önümüzde yapılacak çok fazla iş var.

 

Gülcan'ın yorumu: Gerçekten bu şekilde büyüyen bir çocuk, gelecekte eş erişimin çok daha farkında olacaktır ve attığı adımları bu şekilde atacaktır.

 

Emine: Evet, görmeyen ve işitmeyen çocuklar için hep söylüyorum: Sesli betimlemenin de altyazının da işaret dilinin de eğitici bir tarafı olduğu göz ardı edilmemeli. Bu hepimiz için öyle. Ben bir film izlediğimde, öyle laylaylom izlediğim filmler de. Bir sürü yeni şeyler öğrendiğim filmler de var. Eğitici bir tarafı da mutlaka olabiliyor. Betimlemeli, altyazılı ve işaret dilli filmler, bir yandan bireyin eğitimine katkı sunuyor. Siz o eğitime ne kadar küçük yaşta başlarsanız, o kadar faydalı olacaktır. Aynı şekilde gören bir çocuk televizyonda bunu gördüğünde, orada işaret dili çevirmenini, altyazıyı gördüğünde "bu nedir?" dediğinde farklı bireylerle karşılaşmış olacak. Çevresinde hiç engelli biri yoksa bile onunla tanışmış olacak. Bu da bir farkındalıktır ve ne kadar erken tanışırsa çocuk bununla, onun gelişimi açısından önemlidir,

 

Gülcan'ın yorumu: Benim de sözünü ettiğim tam da bu aslında. Mesela ben çocukluğumdan şeyi hatırlıyorum. Muhakkak sen de hatırlarsın. Yaşımız yakın çünkü. Pazar sabahları işitme engelliler için haber bülteni olurdu. Spiker daha yavaş okurdu ve sanırım altyazı da geçerdi. Çocukluğumdan tanıdığım ve olması gereken bir şey. Herhalde yasal bir zorunluluk olduğu zaman, en azından sesli betimleme gibi küçük küçük adımlarla bu zorunluluk başladığı zaman, muhakkak ki kısa bir süre sonra daha hızlı bir gelişimle bütün programları kapsayacak bir hale gelecektir. Diye umuyorum ve düşünüyorum.

 

Gülcan: Dünya üzerinde bir üst örgüt, mesela futboldaki FİFA gibi, bir kuruluş var mıdır ve varsa Türkiye'deki Sesli Betimleme Derneği'nin bu örgüte üyeliği söz konusu mudur?

 

Emine: Bildiğim kadarıyla yok. Bu konunun da uzmanı Engin. Bu konuyu Engin ile konuşmak gerekiyor bence ama benim bildiğim kadarıyla yok. Amerika'da bir kurum var ama bütün sesli betimlemeler o çatının altında mı? Standart kurallar vs var mı inanın bilmiyorum. Bu konuyu Engin ile konuşmak çok daha doğru olacaktır.

 

Gülcan: Sesli betimlemede genel geçer ilkeler ya da kurallar bütünü, anayasası diyebileceğimiz kuralları var mı? Bir önceki soruda aşağı yukarı yanıtını verdin ama... SEBEDER'in yazılı birtakım kuralları var diye düşünüyorum ama senden dinlemek isterim.

 

Emine: Tabii tabii bu şekilde bir kurallar bütünü var. Bu alanda yapılan akademik çalışmalar da var dünyada. Türkiye'de de yavaş yavaş başladı bu çalışmalar. SEBEDER'İN kendi oluşturduğu kurallar bütünü de bulunuyor. Ama bir yandan da ben hep söylerim. Bir asla yapılmaz dediğimiz kurallar var. Örneğin; asla konuşma üzerine yazmayın. Objektif olun, sübjektif olmayın vs. İsimler çıkmadan kişinin ismini söylemeyin. “Bıyıklı adam” deyin, “sakallı adam” deyin gibi... Ama bir yandan da bazı filmlerde, o filmin özelinde kimi kuralları biraz esnetebiliyoruz. O yüzden de ben yeni yazarlara hep film yazdıkça metin yazdıkça o kurallara daha hakim olacaklarını söylerim: Yoksa oturdun ezberledin, sonra uyguladın olmuyor. Aslında her film, kendi kuralını üretiyor. Örneğin; Süper Man filmini yazıyorsanız “mavi taytlı adam” diyemezsiniz. Adı çıkmadı diye Süper Man herkesin bildiği bir karakterdir. Orada mavi taytı gördün mü kırmızı pelerini gördün mü ona Süper Man dersin. Bunlar yazdıkça oturan kurallar.

Bir yandan da bu kuralların bir yerelliği de var. Avrupa'daki kuralları alırda Türkçeye olduğu gibi uyarlarsanız, cümleleri şu şekilde kurarsınız: “Emine masadan kalkar. Pencereye yaklaşır. Güneş ufuktan doğar. Bir kuş ağaçtan havalanır.” gibi... Çünkü onlar geniş zaman kullanırlar. Oysa bu Türkçeye aykırıdır. Biz Türkçede bu zaman kipini kullanarak anlatım yapmıyoruz. “Emine masadan kalktı, pencereye yaklaştı.” deriz. Bir yerelliğin söz konusu olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Biz Türkçeyi kullanıyoruz ve o kuralları Türkçeye göre uyarlamamız gerekir.

 

Gülcan'ın yorumu: Biz çok da fazla anlamayız bu şekilde bir tanımlamayı zaten. Kulak kesinlikle yadırgıyor.

 

Gülcan: SEBEDER'e iş anlamında talepler oluyor mu? Bundan başka gönüllü katılımcılarda ya da iş anlamında gelen başvurularda belli eğitim kıstasları, yetenek veya kişilik özellikleri arıyor musunuz?

 

Emine: Tabii ki başvurular oluyor. Özellikle duyulurluğu arttıktan sonra daha da çok oluyor. Altyazı, işaret dili ve seslendirme için de başvurular geliyor.

Aradığımız kıstaslar ise en başta yazabiliyor olması; yazın dilinin oturmuş olması gerekiyor. Ama ben şahsen tek bir akademik çıkışı olan mesela sadece çeviri bilim öğrencileri mi olsun? Neden olmasın? Olabilir ama hep söylüyorum. Fabrikasyon yazıma ben biraz karşıyım. O yüzden de metin yazarlarının metinlerini kontrol etsem de her zaman çok fazla müdahale etmem. Ve farklı ilgi alanlarından insanların ekipte olması o ekibe kesinlikle çok katkı sunuyor. Ekibin içerisinde biraz daha sayısal ağırlıklı bir geçmişten gelen kişi olduğunu... Çünkü biz her türlü film yapıyoruz. O yüzden bayağı bir alan hakkında bilgi sahibi olmalı. Aslında çevirmenler de böyledir ya bir sürü alan hakkında bilgi sahibi olması beklenir. Metin yazarları da öyle. Onlar görsel çevirmen. Bir gün gelip çok sıradan bir Holivut filmini de yazabilirsiniz. Birgen Marie Curie'nin hayatını yazıyor olabilirsiniz. Ve biraz daha o laboratuarda gördüğünüz malzemelere aşina olmanız, orada ne yapıldığını anlatabiliyor olmanız sizden beklenir. Birgen gelir hayvanlarla ilgili bir belgeseli betimliyorsunuzdur. Hayvanlara dair sizin ilgi alanınızın gelişmiş olması beklenir. Çok terimsel anlatımlar hiçbir zaman yapmıyoruz. Bunu konuşmuştuk. Daha ortalama düzeyde izleyicinin, dinleyicinin anlayabileceği metinler oluşturuyoruz. Ama o ortalama düzeyi yakalamak için de yazarın kesinlikle yazdığı filmin alanına dair daha önceden bir birikiminin olması yahut da yoksa bile o araştırmayı yapacak entelektüel seviyeye sahip olmasını bekliyoruz. Bir yandan da bakmakla görmek arasındaki farkı fark edebiliyor olmalı. Hep deriz ya. Yani yazarın baktığını görmesi gerekiyor. Gördüğünü anlaması; anladığını yazıp aktarabilmesi gerekiyor. Bütün bunlara kesintisiz arka arkaya, böyle bir zincir halinde sahip olması gerekiyor.

Kurumsal olarak tabii ki daha rahat çalışacağımız, Daha işleyişi kolaylaştıracak arkadaşlarla çalışmayı tabii ki tercih ediyoruz. O daha kurum içi bir şey.

 

Gülcan'ın yorumu: Bu noktada şunu da söylemek gerekir. Sağır, kör ya da işitme engelli izleyicinin de her şeyi devletten beklememesi lazım. Biraz da kendi üstüne düşeni yapması gerek. Mesela ben, bu işin teknik ya da yasal olarak içinde olmasam da EEEH Dergi'de sesli betimleme üzerine bir şeyler yazan biri olarak bırakın sesli betimlemeyi, Emine Kolivar ile ilgili pek çok şeyi bilmediğimi fark ettim. Geçen sohbetimizde de bu günkü sohbetimizde de. Bu da benim ayıbım tabiii.

Bu sohbete hazırlık safhasında Engelsiz Erişimli Saatler'de Engin ve Adem abinin konuğu olmuş metin yazarlarından Gülşen, Berre ve Çiğdem hanım. En azından ben sohbetleri dinledim. Vuqar ve Fulya başka bir programda yine konuk olmuşlar. Senin de katıldığın Melek Aşık ile birlikte metin yazarlarından Berre, Nazlı ve Songül hanımların katıldığı 22. Kemal Özceyhan seminerinin kayıtlarını dinledim ki arkadaşlarımız Dünyaya Seslen'den tüm bu kayıtların hepsine ulaşabilirler. Ve nekadar çok şeyi kaçırmış olduğumu fark ettim. Dediğim gibi bu da benim ayıbım ve herkesin üzerine düşen bir şeyleri yapması lazım. Yani sesli betimleme metin yazarının araştırma görevi evet var; Bu onun işinin gereği. Ama bizlerin de üzerine düşeni yapması gerektiğini düşünüyorum ben.

 

Emine: Evet, ben bu röportajın devamında aslında onları da konuşalım çok isterim. Bazen şöyle bir şey de oluyor. Metin yazarının bir kurallar bütünü var. Bazı şeyleri onun o şekilde anlatması gerekiyor. Başka türlü anlatamaz zaten. Kural gereği onu o şekilde anlatmalı. İyi bir betimleme dinleyicisi zamanla buna aşina oluyor ve olayı çözüyor. Ama bazen de bunu yadırgayabiliyor. İlk dinlemede hele. “Neden buna böyle dedi? Neden bunu böyle anlattı.” diye... Evet, betimlemenin eğitici taraflarından biri de bu. Bazen biz şunu da yaparız: Ortalama izleyiciye, dinleyiciye metin üretmek evet ama ben şeyi de severim. Arada birinin aklına bir soru işareti atmayı. Cümleyi anlaşılır olmaktan uzaklaştırmayacak ama meraklısının "ya bu neymiş?" deyip araştıracağı bir kelimeyi oraya atmayı ben şahsen severim. Dediğim gibi evet, çok fazla terim kullanmıyoruz. Çok fazla profesyonellerin anlayabileceği terimleri değil ama mesela bisikletle ilgili bir şeyi anlatırken bijonu veya pedalı anlatırsınız da bilmem nerdeki bilmem ne parçasını anlatmazsınız. Yine dalışla ilgili bir anlatıda gene böyle. Çok derin teknik şeyleri vermezsiniz ama ortalama düzeyde hemen hemen herkesin bilebileceği şeyleri anlatırsınız. Ama ben ara ara dinleyicinin aklına soru işareti atmayı seviyorum dediğim gibi. Burada dinleyicinin görevi demek ne kadar doğru bir ifade bilemedim ama "görev" kelimesini tırnak içine alarak söylüyorum. Onu istiyorsa araştırması, merak etmesi güzel olabilir.

 

Gülcan'ın yorumu: Bu aslında bütün izleyiciler için, gören-görmeyen bir film izlerken basit bir reklam filminde dahi bilmediğimiz bir kavramla karşılaşabiliyoruz. Ve insan, "Bu neymiş ki?" diyebiliyor. Mesela gene bu araştırma kapsamında şunu gördüm; sesli betimleme ile ilgili ilkelerden miydi yoksa çalıştayın maddelerinden miydi inan net olarak hatırlamıyorum. Akıllı işaretler kavramı, hatta onun teknik bir terimi de vardı ama şu an aklıma gelmedi. “Akıllı işaretler? Bu neymiş ki?” dedim mesela. RTÜK’ün sitesinden bakınca hangi yaş grubuna hangi program uygun değildir. Mesela çok bildiğimiz kırmızı nokta kavramı vardır. Ben mesela direk onu düşündüm. Bu bilinen bir şey. Oysa bilmediğimiz ne çok işaret vardır. Görenler ekranda bunu görüyordur ama "bu ne ki" deyip çoğu bakmıyordur bile. Aynı şey bizim için de geçerli. Orada ekranda belki parantez içinde yazıyordur; "yedi yaş altı izleyemez;" Bunları da vermek evet doğru. Televizyoncunun veya sesli betimlemecinin bir yere kadar görevidir. Ancak bir yerden sonra izleyicinin üzerine düşenler vardır.

Biraz sohbetin konusunu genişletiyoruz ama. Geçen sohbetimizde de söylemiştim. Biraz daha farklı bir konuya geçiyorum. Geçen sohbetten sonra kafama takıldı. Neydi neydi? Derken sonradan hatırladım. Sürgün İnek'teydi. Betimleme seslendirmeni bir terim söyledi. Hatta terimi hala hatırlamıyorum ama resimle ilgili bir terimdi. Bu konuyu “Sürgün İnek” üzerine yazdığım yazı-da da yazmıştım. Biraz araştırınca kelimenin resimle ilgili bir terim olduğunu ve ne anlama geldiğini öğrendim. Bu da izleyicinin görevi. Sadece kör, sağır olarak değil de... Kenan Işık bir radyo programına konuk olmuştu. Orada şöyle söylediğini hatırlıyorum. "Televizyonun görevi eğitim değildir. Eğitici bir aygıt değildir televizyon. TV eğlence amaçlı bir aygıttır". Belgeselin ayrı bir niteliği vardır. Film türlerine göre dahi hepsinin ayrı bir misyonu vardır.”

 

Gülcan: Konuyu bu kadar dağıttıktan sonra konumuza dönecek olursak merak ettiğim bir başka nokta: Betimleme işini ister bir iş olarak isterse gönüllü olarak yapsın SEBEDER çalışanları bir süre sonra profesyonelleşiyor. Bu profesyonelliğe giden yolda ilk aşamada eğitimler nasıl gerçekleştiriliyor? Betimleme Kumbarası'ndan ziyade daha çok film metin yazarlığı ya da canlı yapılan tiyatro, bale gibi betimlemelerin eğitiminden söz ediyorum.

 

Emine: Kumbara, eğitimli metin yazarlarından ziyade gönüllülerin katkısıyla büyüyen bir yapı. Ancak şu da var. Gönüllüler geldiğinde önlerine bir kurallar bütünü veriliyor. Nasıl yazacaklar? Nasıl anlatacaklar? Sonra da mutlaka Kumbara sorumlusu arkadaşımızın elemesinden geçiyor bu Kumbara'ya gelen metinler.

Film metin yazarlığı ise daha profesyonel Bir yapı. Daha meşakkatli, daha uzun süren bir eğitim süreci var. Siz bunu sıkıştırıp on beş günde verebilir misiniz? Verirsiniz. Tabii neden olmasın?              Ne olur? Az örnek metin hazırlanmış olur. Benim bu eğitimlerde önüme koyduğum birinci kural; Betimlemeyi öncelikle öğrenmek değil de hazmetmesi gerekiyor kişinin. Muhtemelen başvuranların yüzde doksanı daha önce hayatında hiç bir görme engelli ile sohbet dahi etmemiş insanlar. Ben istiyorum ki bir kere öncelikle bir görme engellinin bakış açısını öğrenmeyi istesin ve buna alışsın. Hangisini anlatması gerekiyor? Hangisini anlatmasına gerek yok? Bunu bir kavrasın. Mesela çok normal bir şey ama metinde "zile bastı" diyor. Ama zili duyuyoruz. Niye zile bastı diyor? Sen işitme engellilere değil, görme engellilere metin yazıyorsun diyoruz. Bu en en basiti. Arabayı çalıştırdı diyor. Ben motor sesini duyuyorum. Sen niye arabayı çalıştırdı diye ayrıca söylüyorsun? Bu çok normal. Yapacağı işin henüz kavrama bazında en başında olduğunu bize gösteriyor. Zaman içinde bu ne oluyor? "Betimlemeli filmler izle" diyoruz. Betimleme örnek metinler gönderiyoruz. Bütün bunları okuyor, dinliyor, izliyor ve betimlemeyi, bir görme engelliye bir şeyi anlatmayı hazmetmesini tamamen kavramasını bekliyoruz.

Ondan sonra yirmi dakikalık kısa filmler, farklı film türlerinden metinler yazdırıyoruz. Ben hep söylerim. İlk olarak “Babam ve Oğlum” ile başlarız. Çünkü Babam ve Oğlum'un ilk yirmi dakikası bir metin yazarının karşılaşabileceği hemen hemen bütün tuzakları içinde barındırır. Mesela altta hikâye akarken üstte jenerik akıyor, ben şimdi ne yapmalıyım? Evet, işte bakınız, kural bir.

Sonra ne yapıyorsunuz? Sadık, gece vakti kaldırımda yürüyor, der. Bakın alın iki. Adı çıkmadan adıyla hitap etti. Bunu da koyduk kenara. Bazısı gece vaktini vermez. Hangi zaman, bak zaman dilimini vermedin. Hadi bunu da koyduk kenara. Sonra o jenerik sırasında üç-dört yıl gibi bir süre akar. Hızlı hızlı olaylar gösterilir. Onunla başa çıkması gerekir. Çıkamaz, hatalar yapar. Hata dediğime bakmayın. Ben hep söylerim; Bunlar zaten yapmanız gereken çok olağan şeyler. Bu şekilde yazmanız gerekiyor. Bunların sonra üzerinden geçiyoruz. Neyi böyle yazmış ama nasıl yazması gerekiyordu? Ve neden öyle yazması gerekiyor? Bu yolladığımız o kurallar dosyasındaki hangi kurala tekabül ediyordu, bunu gösteriyoruz.

Babam ve Oğlum'dan sonra ikinci filmimiz Korsanlar'ı veririm. Çünkü animasyondur, çok hızlı akar ve metin yazarı bir anda şoka girer. "Her şeyi anlatmak istiyorum ama hiçbir şey anlatamıyorum. Hiç zaman yok. Sürekli konuşuyorlar." Panik halde beni ararlar. Sakin ol; şöyle yapabilirsin; böyle üstesinden gelebilirsin; anlatacaklarını seçeceksin ama şunlara dikkat ederek seçeceksin; gibi tavsiyelerde bulunurum.

Animasyon filmleri sadece çocuklar için üretilmiyor. Ben bu yaşımda hala gidip animasyon filmi izleyebiliyorum. O biraz da büyüklerin de içindeki çocuğa hitap ediyor. Bu sebeple aşırı çocuklaştırmadan anlatmanız gerek. Mesela TRT Çocuk'taki bir çocuk filmini betimlemiyorsanız, normal sinemadaki yetişkinler için yazılmış bir sinema filmini betimliyorsanız, ısrarla çocuk dili kullanmayın ama karikatürize karakterler olduğu için dili bu şekilde kullanabilirsiniz. Örneğin; Kurtlar Vadisi yazıyorsanız, "Koca göbeği önden giden Halil Ağa" diye bir cümle kuramazsınız. Adamı gerçekten vururlar. Ama Korsanlar'ı yazıyorsanız, zaten oradaki bütün karakterler karikatürize edildikleri için orada; "gülerken koca göbeği oynuyor" diyebilirsiniz. Veyahut "göbeği önden gidiyor" diyebilirsiniz. "Koca burunlu bilmem kim" diye bunu bu şekilde anlatabilirsiniz. Ancak Kurtlar Vadisi'ndeki birine "koca burunlu" demek olmaz. Ya da bir dram filminde denmez. Karakterin fiziksel özelliklerini anlatırken bunu bu şekilde belirtebilirsiniz ama mesela "koca burunlu Goorge pencereye yürüdü. Adam ona silahını doğrultmuş bekliyor" diye dram filminde bunu bu biçimde anlatmazsınız.

Animasyon filminde ya da çocuk filmlerinde bunu yönetmen zaten karikatürize ederek sunduğu için siz de o tür anlatımlar yapabilirsiniz. Metin yazarının bunu anlaması ve o şekilde yazması beklenir. Siz bir dram yazıyorsanız cümlelerinizi daha farklı kurarsınız; animasyon yazıyorsanız daha farklı kurarsınız; korku filmi yazıyorsanız daha farklı kurarsınız; komedi filmi yazıyorsanız, daha kısa kısa ve komik cümleler kurmaya çalışırsınız. Tabii ki biz tiyatro metni yazmıyoruz. Biz olabildiğince objektif metinler yazıyoruz. Ama yazdığımız metinin filmi de o bağlamda olduğundan filmden kopmaması için, filmin bağlamına uygun olması için metinlerin bu şekilde yazılması gerekiyor.

Mesela son olarak bir iş yapıyoruz. Bir kitap gibi bir şey. Üç-altı yaş çocuklarına hitap ediyor. Bunu Korsanlar'a yazdığınız gibi bile yazamazsınız. Üç yaşında bir çocuktan bahsediyoruz. Üç yaşındaki bir görmeyen çocuğa bir resmi anlattığınızı düşünün. Nekadar basitleştirmek lazım. Mesela sağ-solu öğreniyor mu üç yaşındaki çocuk. Tüm bunları araştırmamız, danışmanlıklar almamız gerekiyor. Olabildiğince dikkat ediyoruz bu konulara. O yaş gruplarını, filmlerin türlerini, tüm bunları araştırıp öğrenip gerektiğinde danışmanlıklar alıp bu şekilde sunmaya gayret ediyoruz.

 

Gülcan: Peki bu eğitimler, derneğin Ankara'daki merkezi ve Kadıköy'de bir ofisi olduğunu biliyoruz, birebir buralarda mı oluyor? Yoksa sanal ortamda sesli görüşme ya da video konferans şeklinde mi oluyor?

 

Emine: Betimlemecilerimiz, Türkiye'nin dört bir tarafından olabiliyor. Kumbara'daki gönüllülükte de aynı. Eğitimleri ben veriyorum. İstanbul'da olanlara olabildiğince ofiste birebir eğitim vermek benim için de daha kolay oluyor. Onun dışında Skype ya da tele konferans görüşmelerle de veya mail ile eğitimlerimizi yapıyoruz. Toplu bir eğitim şimdiye kadar hiç vermedik. On kişiyi bir araya toplayalım; Onlara bir hafta bir eğitim verelim; Ondan sonrada memleketlerine dönsünler; ondan sonra da eğitimlerine mail ya da Skype ile devam edilsin olmadı hiç. O kadar profesyonel metin yazarına ihtiyacımız olan bir sürece Türkiye henüz girmedi. Umarım girer ve umarım ki biz de bu eğitimleri veririz. Ama bir yandan şu da var: Üniversiteler zaman zaman günlük eğitimler için davet ediyorlar. Orada daha çok film değil de Kumbara eğitimleri veriyoruz. Bu arada filmlere de değiniyoruz. Filmlerden de örnekler gösteriyoruz. Daha çok oradan gelebilecek gönüllüleri düşünerek Kumbara eğitimleri veriyoruz.

 

 Bir sonraki sayıda röportajın ikinci bölümü ile sizlerle olabilmek dileğiyle şimdilik hoşça kalın. 


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.