Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Ne Kadar Şanslıyım Bilemezsin

Yazar: Mustafa İşçier

Toplam okunma: 621

mustafaiscier@gmail.com
Sayı 59, Ocak 2019


Merhaba Değerli Okurlar, yazıma “Olacak O Kadar” diyerek başlamak istiyorum:


“Aç gözünü seyret tekrarı yok bunun
İşimiz muhabbet efkarı yok bunun
Arada bir dilimiz sürcer ise affola
Susmasını biliriz de kemiği yok bunun.”

Birçok kör arkadaşımız görülmezlik hikayeleri yazmıştır veya görülmezliğin körler için bir kader imtihanı olduğunu var saymanın ötesinde bizzat bu hikayeyi yaşamıştır. Öyle ki Engin Abi’nin görülmezlik hikayelerini derlesek kitap olur. O derece hayatımıza girmiş ve hangi konumda olursak olalım, hangi ad ve sıfatı taşırsak taşıyalım görülmezlik hikayesinin bir parçası olabiliyoruz. Hatta baş kahramanı olduğumuz da yadsınamaz bir gerçek. Peki bizde mi problem yoksa karşı tarafta mı? Neden görmüyor ki bu insanlar? Kör mü onlar da bizim gibi birader? Nedir bu iş? Bana sorarsanız; evet, çoğu zaman biz körler görülmez oluyoruz. Ama unuttuğumuz bir şey de var ki: etrafımız gören körlerle çevrili. Elindeki telefonuyla uğraşırken, yanında olan bitenin farkında olmayan, taktığı kulaklığın ötesinden gelebilecek sese ister istemez kulağını tıkayan bir yığın insan var çevremizde. Kimin iç dünyasında neler dolaşıyor? Kimin zihnini o an ne meşgul ediyor bilinmez. Bilinmesi gerekmiyor pek tabii... Çoğumuz tanık olmuşuzdur veya birinden duymuşuzdur; yolda yürürken, merdivenden inerken, ansızın bir elemanın tak diye göğsümüzün veya ona yakın bir noktanın tam hizasına kafasını gömdüğünü. Şaşkın biraz da ürkek bakışlarla özür dilediğini. Hatta bazıları da özür bile dilemeden hiçbir şey olmamışçasına kaçar adımlarla yanımızdan uzaklaşmıştır. İşte satır aralarında sıraladığım durumların hepsi gören körlerin anlık vakalarıdır.

Bir de anlık olmasına karşın uzun yıllar geçse dahi izleri silinmeyen, kimi zaman güldüren kimi zaman ise düşündüren anlar/olaylar vardır yaşadığımız. İşte ben de o anlardan birini sizlerle paylaşmak istiyorum. Sene 2010. Aylardan Eylül. Hiç unutmuyorum Eylül ayının son haftasındayız. Ben de hazırlığı bitirmiş, daha yeni bölüme geçmişim. 1. sınıfta Tarih bölümü ve diğer bölümlerin ortaklaşa aldığı zorunlu derslere ilk haftanın heyecanıyla gidiyorum. Birçok bölümden arkadaşımla birlikte aldığım PSY101 (Psikolojiye Giriş) dersine giriyorum. Ders, Boğaziçi Üniversitesi'nin Uçaksavar Kampüsü’nde bulunan Ayhan Şahenk binasındaki konferans salonunda veriliyor. Neredeyse 500 kişilik bir salon... Dersin hocası sahnedeki kürsüden bir bilim olarak psikolojiden bahsediyor. Introduction dediğimiz konuya giriş ve temel bilgiler sıralanıyor. Gayet normal bir gün ve gayet normal bir şekilde ilerliyor her şey. Fakat olayın seyri ders bittikten sonra, millet dağılmaya başlayınca değişiyor. Derslikten ayrılma işini ağırdan alıyorum. Çıkışa daha rahat ulaşmak için alanın boşalmasını bekliyorum. Sessizlik ortama hakim olunca, yavaştan “Bastona kuvvet” diyip salonda ilerliyorum. Çok da planına hakim olmadığım bir yer aslında burası. Ama yardım almadan yolumu bulmak istiyorum. Ön sıralarda oturmuş olduğumdan çıkışa giderken yönümü kaybediyorum. Bir türlü çıkış kapısını bulamıyorum. Kapana sıkışmış gibiyim. Halime gülsem mi ağlasam mı bilmiyorum. Bütün bunları düşünürken, bir yardım elini omzumda hissediyorum. “Yardımcı olmamı ister misin Mustafa?” diyor bana. Nazik teklifi geri çevirmiyorum tabii ki. Hazırlıkta intermediate sınıfında birlikte olduğum arkadaşım, bölümdaşım Fahriye Evcen'le binanın çıkışına kadar yürüyorum. Ayhan Şahenk'in önünde ayak üstü biraz sohbetten sonra, Fahriye'ye teşekkür ediyor ve vedalaşıyorum. Aradan çok bir süre geçmeden, bir eleman yanımda beliriyor. “Merhaba” diyor bana ve hemen söze giriyor. “Abi daha demin yanında olan kişi kimdi biliyor musun?” diyor ve “Fahriye Evcen'di” diye de ekliyor. “Sen salonda yönünü kaybedince sana yardımcı oldu. Çıkışa kadar da getirdi” diye konuşmasını sürdürüyor. “Abi senin yerinde olabilseydim keşke o an için! Çok şanslısın” diye monolog devam ediyor. Ben de sitemkar bir üslupla, o anda, o salonda, kapana sıkışmış bir fare olma hissini yaşadığım için, “Çok şanslıyım, evet” diyebiliyorum sadece. Fahriye'nin koluna girmeyi düşleyeceğine, benim yanımda olsaydın keşke diyemiyorum. Sözüm, zülfü yare dokundu mu? Tam yerine rast geldi manzara koydu mu? Bilmem. Yaşadığım bir olay üzerinden gören kör tipolojisini anlatmaya çalıştım sadece.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş