Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

İçimizdeki Sağlamcıyı Yok Etmeye Ne Dersiniz?

Yazar: Engin Yılmaz

Toplam okunma: 624

engin_yilmaz@yahoo.com

Sayı 49, Mart 2018

 

Değişik zamanlarda sıkça duyduğum bir söz oluyor bazı kör arkadaşlardan: Şunu aynı gören gibi yapmak. Gören gibi hızlı yürümek, gören gibi yemek pişirmek, dersi gören gibi takip etmek, gören gibi kayıt almak,  gören gibi seslendirme yapmak vs. Buna yaşamın her alanında rastlamak mümkün. Temel varsayım şu: görebilen, yürüyebilen, duyabilen,  belirli biçimde düşünen kişilerin yöntemleri en doğru ve onları norm olarak kabul etmek en iyisi.

Kenneth Jernigan’ın “Körlük çaresizlik mi Yoksa Karakteristik mi” başlıklı Türkçeye de çevrilen bir yazısı var; yazıyı Engelsiz Erişim sayfalarında bulabilirsiniz. Bu yazının sonlarında Jernigan rehabilitasyon hizmetleriyle körlere öğretilmesi gereken becerilerin ikame değil, alternatif yöntemler olması gerektiğini anlatıyor. Bunu çok da etkili bir örnekle destekliyor. Ben bu örneği biraz değiştirip aktarmak istiyorum size. İnsanlar balıklar gibi solungaçlarla doğmuyor. Dolayısıyla balıklar gibi suyun altında uzun süre yüzme yetisine sahip değiller. Bu yönüyle insanlara “Su altında yaşama engelli” diyebiliriz yani. Fakat suda seyahat için gemileri ve deniz altıları icat ediyorlar, dalış amacıyla oksijen tüpleri geliştiriyorlar.  Solungaçlarının olmaması insanı balıklara göre daha eksik yapmıyor, daha farklı bir yöntem kullanan varlıklar yapıyor. Sonuçta amaç suyun altında olma eylemini gerçekleştirmekse, nasıl yaptığınızın ne önemi olabilir?

Daha ayakları karaya basan bir örnekle pekiştireyim savımı ben de. Annemiz soğanın kavrulduğunu pembeleşmesinden anlayabilir, siz de çıkan kokuyu, çıtırtı sesini veya kaşıkla hissettiğiniz yumuşaklığı referans alabilirsiniz, neden sizin yönteminiz daha eksik veya sorunlu olsun?

Bu satırlarda Braille ile ilgili pek çok yazı kaleme aldım biliyorsunuz. Yazılarda dokunmatik telefonlarda Braille yazma yönteminden bahsettim. Söz konusu yönteme burun kıvıran bazı genç arkadaşların gerekçesi şuydu: “Ama o şekilde normal yazmış olmuyoruz, gören gibi klavye kullanmamış oluyoruz”. Düşünsenize ekranda 6 noktadan başka bir şey belirmiyor, üstelik bir de ekranı ters tutuyoruz kendimize. Komik değil mi? Ya farklı görünmekten ölesine çekinen biri için nasıl bir manzara olurdu bu? Diğer taraftan ekrandan Braille kullanarak dakikada 250 kelime yazabilen körler var. Sizce dokunmatik klavye kullanan kaç kişi bu hıza erişebiliyordur?

Aynı durumun bazı az görme yetisi olan arkadaşların eğitiminde de yaşandığını duymuştum. Braille ile dakikada 100 ve üzeri kelime okuma şansı varken, her türlü punto büyütmesiyle dakikada ancak 20 30 kelime okuyabilmek, ama yine de büyük puntolarla okumayı tercih etmek. Klavye kullanarak aranan şeyi iki saniyede bulmak varken, mouse ile dakikalarca aramak. Baston kullanarak güvenli yürümek varken, çok az görmesine güvenip sürekli bir yerlerini yaralamak, ama ısrarla böyle gitmeye devam etmek. Masadaki tuzluğun yerini sormak yerine elini uzatıp, elinin tersiyle de bir bardak suyu üzerine boca etmek.

Meral’in 48. sayıdaki “Biz Şimdi Neyiz” yazısını mutlaka okumalısınız. Çok da güzel anlatıyor bu ikilemi. Tüm benzer örneklerin ortak bir paydası var: Körcül yöntemlere olan güvensizliğimiz. Çoğu zaman bunları mecburiyetten, başka şansımız olmadığı için kullandığımızı düşünüyor ve mümkünse onlara başvurmadan işimizi halletmeye çalışıyoruz. Çünkü referans sağlamların yaptığı yol olmayınca bir şeylerin eksik kaldığına inanıyoruz.

Geçenlerde yaşadığım bir örnek bunu çok açık anlatıyor bana. Alanında çok büyük hizmetler vermiş bir kör ağabeyimizle beraberiz. İsim kullanmayalım. Bizi o kafeye götüren diğer bir kör arkadaşımızla sohbet ederken, ağabeyimize telefon geliyor. Aramıza katılacak başka bir arkadaş tarif istiyor taksiden. Ağabeyimiz tereddütsüz telefonu bizi ağırlayan kör arkadaşımıza değil, yanındaki o gün bu mekâna ilk kez gelmiş kör olmayan arkadaşa uzatıyor yolu tarif etmesi için. Şaşkınlıkla neden diye sorduğumda ise, “Ya şimdi kör biri tam tarif yapamaz” deyiveriyor. Başta da dedim ya, bu ağabeyimiz çoğumuzun yaptıklarına saygı duyacağımız bir kişilik, ama o bile içindeki sağlamcılığı öldürememiş. Halbuki eğer biliyorsa, kör birinin yapacağı araç tarifinin ne denli detaylı ve tam nokta atışı yaptırabileceğini bizzat kendi de deneyimlemiş olmasına karşın, kör olmayan biri meseleye dâhil olunca belli ki akan sular duruyor.

Bir iki kör arkadaşıma sesli betimlemeli film izleyip izlemediklerini sorduğumda, alay eder bir ses tonuyla verdikleri şu yanıtla karşılaşmıştım: “Ay! Ben hiç öyle izleyemiyorum filmi, çok başımı ağrıtıyor ses gelince”. Sizce gerçekten baş ağrısı mı yapıyor sesli betimleme, yoksa asıl baş ağrısı yapan körcül bir yöntem kullanarak görenlerden ayrılma kaygısı  mı ne dersiniz?

Burada daha çok yaşanmış örnek verebiliriz değerli dostlar. Ama sözü toparlamak istiyorum. Ne zaman ki, başkalarına özenmeyi bırakıp kendi yetilerimize daha çok güvenmeye başlarız, işte asıl o zaman özgürleşiriz. Gelin içimizdeki sağlamcılığı hep birlikte yok edelim ve kendi yöntemlerimizi referans almanın hiç de kötü bir şey olmadığını keşfedelim.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş