Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Engelli Kardeşlerim, Bir Sağlamcılık İzdüşümü

Yazar: Engin Yılmaz

Toplam okunma: 1141

engin_yilmaz@yahoo.com

Sayı 46, Aralık 2017

 

Bugün engelli kardeşlerimize sahip çıkma günüdür.

Tek ihtiyacımız sevgi.

Onlara bakıp insan olduğumuzu hatırlayalım.

Merhabalar değerli dostlar. Bir 3 Aralık’ı daha geride bıraktığımız bu günlerde, yine benzer sözler fısıldandı kulağımıza, bir parmak bal çalındı ağzımıza. Bu yazının amacı yeni bir 3 Aralık eleştirisi yapmak değil aslında. Ama o gün daha çok duyduğumuz “engelli kardeşlerimiz” klişesini biraz tartışmak ve deşelemek istiyorum aşağıdaki satırlarda.

Bir taraftan baktığımda, hiçbir biçimde kabullenmesem de, her siyasi görüşten politikacının çeşitli halk kitlelerine “Kardeşim, kardeşlerim” diye hitap etmelerinin mantığını tahmin edebiliyorum. Kendini daha üst bir sınıfta gören politikacı, tebaasına otoriter bir abi edasıyla güya sahip çıkıyor. İyi de, senin benim gibi halk kitlesine ne demeli? Onlar neden benzer bir üslubu kullanıyor konu engelli birine gelince. Geçen Kanal D Ana Haber’de Ahmet Hakan, böyle başlıyordu bir engelli haberine: “Şimdi engelli kardeşlerimizle ilgili habere geçelim. Engelli kardeşlerimize hepimizin sahip çıkması gerekiyor”.

Kelimeler tamı tamına bu olmasa da mealen bunları söylüyordu haberi sunarken. Anlatmaya çalıştığım bizleri kardeşleri olarak görenler yalnızca politikacılar değil, bir virüs gibi yukarıdan aşağıya artarak yayılan bir söylem bu. Onca sorun dururken, neden buna takıldığımı sorgulayabilirsiniz. Mesele yine dönüp dolaşıp normalliğin inşasına dayanıyor çünkü ve bu noktaya doğru bir tura çıkarmayı arzuluyorum sizi.

Davis’in (2006), derslerimde mutlaka kullandığım ve sakatlık çalışmaları derlemesinde Türkçe olarak da bulabileceğiniz yazısı, insanlığın aslen sakatlığı değil, normalliği inşa ettiğini belirtiyor. Normal sözcüğü İngilizceye 1800’lü yıllarda giriyor. Onun öncesinde bir marangozluk terimi olarak kullanılıyor, gönye tarzı bir şeyi ifade ediyor. Ancak Sanayi Devrimi sonrasında, çalışabilecek, fabrikalara gidecek ve üretim yapacak insan ihtiyacı hat safhaya çıkınca, o çalışacak sağlam insanları belirleme ihtiyacı da hâsıl oluyor. Bu durum da ortalama bir insanı belirleme çabasını beraberinde getiriyor. İstatistik, standart sapma ve benzer kavramlar o dönemlerin bir ürünü. İşte norm, normal bu çabalar sonrası gitgide popülerlik kazanıyor ortalama insanı ifade etmek için.

Tabi normal ortalama insanı belirlemek için de tıp bilimi, zekâ testleri, sınav ve sınıflandırmalar araçsallaştırılıyor. Şu ayrıma dikkat edelim, ortaya bir normal koymak için, normal olmayan bir grubu da belirlemek şart. Yani bir sınıf ortaya koyacaksanız, karşıtını da yaratmak zorundasınız. İşte söz konusu sınıflandırmalar çalışabilecek sağlam insanları belirlemek için, sağlamları sağlam olmayanlardan ayıklamaya başlıyor. Bu durumda da, deliler, frengililer, yaşlılar, körler, fahişeler, normal olmayan ve toplumdan ayrıştırılması gereken gruplar olarak kabul ediliyor.

Böyle grupların yok edilmesi, kısırlaştırılması ve saf ırkın elde edilmesine yönelik ojeni düşüncesi 20. Yüzyıl ortalarına kadar Dünyada çok popülerdi, anımsayalım ve bunun tek savunan Hitler değildi. O yalnızca İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan bu düşünceyi uygulayanlardan biriydi aklımızın bir köşesinde tutalım.

Tabii doğru emek gücünü bulabilmek için, zamanla ortalama insanı bulmak da yetmiyor, o insanlar bir daha ayrıştırılarak içlerinde en iyi olanları bir daha ve bir daha belirlemek şart oluyor. Yeni nesiller yetiştirilirken de kurulu düzeni yeniden üretecek bir mekanizma daha küçük yaşlarda oluşturuluyor.

Tüm bu tarihsel gelişim en fazla 200 yıllık bir geçmişi olan normal kelimesini o kadar hayatımızın vazgeçilmez bir parçası yapıyor ki, Geçen yemekhanede, hangi ekmeği istediğim sorusuna kendimi normal ekmek istiyorum derken bulabiliyorum. Günlük hayatımıza bir baktığımızda ne çok şey için normal kavramını kullandığımızı kolayca görebiliyoruz, Normal yazı, normal değerler, normal durumlar vs. Haliyle bir normal varsa, normal olmayan bir şeyin de olması gerekiyor. İşin tuhaf noktası da burada başlıyor. Aslında sakat insan değil normal insan inşa ediliyor ve bunun dışında kalan herkes, sakat, bozuk, işlevsiz, eksik olarak niteleniyor.

Ekim ayından bu yana bir üniversitede farklı öğrenenler konulu bir özel eğitim dersi veriyorum ve her hafta farklı öğrenen bir grubu ele alıyorum. Bunun içinde disleksi de var, otizm de, körlük de, sağırlık da. Elbet ders için konuyla ilgili kaynakları tarıyor, ders kitaplarına başvuruyorum ve dilin hep aynı olduğunu görüyorum. Disleksiyi, otizmi açıklarken, neden olarak kesin bir şey söyleyemiyorlar, ilk başta beyin hasarları nedeniyle olduğu düşünülüyor, ancak sonra bu da kabul görmüyor. Ve en sonunda sinir ağlarının yanlış organizasyonu şeklinde bir açıklama ortaya konuluyor. Bu olgular halen tartışılan noktalar ama kitaplardaki söylem hep disfunction, disorganization, disorder gibi terimlerle açıklanıyor: yani işlevsizlik, bozukluk, yanlış organizasyon. Öğrenme bozukluğu, davranış bozukluğu, iletişim bozukluğu. Körlük, sağırlık, tekerlekli sandalye kullanmak, zaten baştan kaybediyor, çünkü onların bozuk oldukları her hallerinden belli.

Sonuçta konuyla ilgili bilgi ve bilinci arttırması beklenen özel eğitim kitapları ve kaynaklar bile daha başlangıçta meseleyi bozukluk sağlamlık üzerinden tanımlayınca, sokaktaki insanın farklı düşünmesini beklemek de pek mümkün olamıyor. Tam bu noktada yazının başına dönersek, engelli kardeşlerim sözünün kökeninin nerelerden başladığını daha iyi anlayabiliriz sanırım. İster politikacı, ister köşedeki simitçi olsun, sizinle karşılaştığında kendini bir ebeveyn, bir abi, bir abla gibi hissediyor. Çünkü normalliğin, sağlamlığın bir değer olarak dayatıldığı çevrede yetişiyor. Kendisi de başka bir ortamda bozuk, anormal kabul edilse bile, sizinle baş başayken, sağlam ve üstün olan kişi o oluyor ve siz de beterin beteri durumundaki kişi. Bu nedenle de, merhametli bir günündeyse siz kardeşine yardım elini uzatıyor ve size sahip çıkıyor. Sinirli bir günündeyse, başına gelen kötü şeylerin sebebi olarak sizi görüyor ve azarlayıveriyor.

Bir abi, bir abla olarak sevmek de dövmek de onun hakkı ne de olsa. O nedenle de sizi anlamak için ne yaşadığınızı size sormayı tercih etmek yerine, gözlerini kapatıyor, tekerlekli sandalyeyle dolaşıyor, kulaklarını tıkıyor. Kendinizi anlatamayacak kadar eksik olduğunuz için, sizin yerinize o düşünüyor, sizin yerinize o istiyor.

İş bireylerde böyle de, kurumlar için farklı mı? Hayır. Onlar da engelli kardeşleri için yaptıkları hizmetleri zaten yapmaları gereken bir işin parçası olarak değil, sosyal sorumluluk olarak ele alıyor. Olaya bir hakkın teslimi değil, engelli kardeşlerine uzatılan bir el olarak bakıyor. Ama aynı kurumlar istihdam sırasında sakat kişiyi görmezden gelebiliyor. Ormana değil ağaçlara, kalıcı hizmetlere değil şaşalı törenlere yöneliyor.

Diğer taraftan, bazı engelli örgütleri de normalliği yeniden inşa ediyor. Kendilerini daha bozuk, daha eksik gösterme yarışına girip, bu yolla abi ablalarının sadakalarına el açıyor. Hangimiz daha çaresiz, hangimiz daha zavallıyız rekabeti öyle bir hal alıyor ki, olay ilkokul öğrencilerinin dağıtılan zarflara koyacakları paralara kadar gidiyor. Kendini bozuk gösteren kurum yolunu bulurken, zarfa para koyan da engelli kardeşine el uzatmanın vicdani rahatlığıyla başını yastığa koyabiliyor.

Tüm bu noktada da, kaybeden maalesef eşit, erişilebilir bir yaşam isteyen hak temelli örgütler oluyor. Sağlam kişi ve kurumlar bu örgütlere mesafeli duruyor, çünkü kendilerinin üstün,  abi, abla gibi görülmemeleri, sakatların eşit hak, eşit yaşam fikirleri içlerine sinmiyor. Kanıksanmış sağlamcılığı benimseyen diğer engelliler de sevmiyor bu örgütleri. Çünkü eşit, erişilebilir hak talepleri, bu koşullar sağlandığında beraberinde sorumluluğu ve eşit beklentileri de getiriyor.

Kısaca değerli dostlar, bize niye engelli kardeşlerim diyorlar diye düşünüyorsanız benim gibi, bunun kökeninde yatan süreci bir daha anımsatmak için yazdım bu yazıyı. Hak temelli yapılar akıntıyı tersine çevirebilir mi, abi kardeşin ötesinde eşit yurttaşlar olduğumuzu kabul ettirebilir mi bilinmez. Ama asıl kaybettiğimiz an denemekten vazgeçtiğimiz anlar olacağından, eşit, erişilebilir ve engelsiz bir hayat için mücadelemiz devam etmek zorunda.

Kaynakça

Bezmez, D., Yardımcı, S. & Şentürk, S., (eds). (2011). Sakatlık Çalışmaları: Sosyal Bilimlerden Bakmak. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Lennard J. Davis, “Constructing Normalcy: The Bell Curve, the Novel and the Invention of the Disabled Body in the Nineteenth Century,” The Disability Studies Reader içinde, der. Lennard J. Davis, Londra: Routledge, s. 3-16, 2006.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş