Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Körler Yüzer mi?

Yazar: Sevgi Mart

Toplam okunma: 853

sevgi.mart@gmail.com

Sayı 41, Temmuz 2017

 

Merhaba arkadaşlar, malumunuz yaz geldi. Yaz demek; deniz, yüzme, güneşlenme demek. Ben de bu ay biraz anılarımda gezeyim; sizlere ilk deniz maceramı anlatayım ve sonrasında bulduğum erişilebilirlik yöntemlerinden söz edeyim istedim.

 

Her ne kadar şuan iyi bir yüzücü olsam da, ben denizle ilk kez lise ikinci sınıfın tatilinde Antalya’nın Serik İlçesi’nde tanıştım. O yaşa kadar, coğrafya derslerinden öğrendiğim, uçsuz bucaksız su kütlesinin, neye benzediğini, evimizin bahçesindeki küçücük havuzu, kafamda defalarca büyütmeye çalışarak hayal ederdim. Televizyon izlerken, kulağıma gelen dalga sesleri, masallar ülkesinden kaçan su perilerinin şarkıları gibi gelirdi.

 

Denize ilk girdiğimde; bir tarafı kıyı olmasına rağmen, oradan uzaklaştıkça, etrafımın su ile kaplandığını ve daha önce karada kullandığım gibi, bana işaret verecek, dokunsal bir öğenin bulunmadığını fark ettim. Her ne kadar somut bir işaret olmasa da suyun korkutucu bir yanı olmadığını da anlamış oldum. İlk yapmam gereken; insanı kucaklayıveren bu su kütlesinin yüzeyinde kalabilmeyi başarmaktı. Aileme, insanların yüzerken nasıl hareketler yaptıklarını sordum. Annem, kollarını ileri doğru uzatıp çektiklerini; bunu yaparken, aynı anda, bacaklarını da hareket ettirdiklerini, kimisinin, iki yana açıp kaparken; kimisinin de kendine doğru çekip uzattığını anlattı. Önce kumda denedim bu hareketleri. Ayakta dururken; kollarımla havada kulaç hareketleri yaptım. Sonra, kuma uzanıp; bacaklarımı iki yana açıp kapatarak ve kendime doğru çekip iterek; temel yüzme hareketlerinin, hava ve kumdaki egzersizlerini tamamladım.

 

Karada bir yere kadardı; cesaretimi toplayıp; suda da aynı şeyleri yapmam gerekiyordu. Boyumu aşmayan su yüksekliğinde; sadece kulaç hareketleri ile ve ilk tehlikede ayağımı yere koyabileceğimi bilmenin rahatlığı ile kıyıya paralel biçimde yüzdüm. Kulaç tamam olduktan sonra; yüzerken, bacaklarımı da kullanmaya ve yavaş yavaş boyumu aşan sulara doğru açılmaya başladım. Derken, deniz bana, ben denize ısındık ve her yılın yaz aylarında, deli gibi kucaklaşır olduk.

 

Buraya kadar her şey güzeldi. Sevgili su kütlemin yüzeyinde durabiliyordum. Ancak, suya nereden girdiğimi ve dolayısıyla nereden çıkacağımı da bilmem gerekiyordu. Genellikle ailemle birlikte tatile çıkıyorduk; ama onlar yanımda olsa da herhangi bir acil durumda, başımın çaresine bakabilmeliydim. Dolayısıyla, bana yol gösterebilecek işaretler bulmalı, yüzerken, arada bir durup; o işaretleri kontrol etmeliydim.

 

İlk fark ettiğim şey, dalga oldu. Eğer hava çok fazla rüzgârlı değilse; genellikle dalga aynı yönden geliyor. Şimdi denize girdiğim zaman, önce dalganın yönünü hissediyorum. Dalga, geldiği taraftan, biraz yüksek bir su kütlesi ile üzerinize atlayıp; size minik şakalar yapıyor. Tabii bu arada da muhteşem bir yardımcı oluyor. Çünkü siz suya girip; biraz açıldıktan sonra; bir ara durup; dalgayı dinlediğinizde, kıyının ne tarafınızda kaldığını hissedebiliyorsunuz. Böylece, geri dönmek istediğiniz zaman, hangi tarafa doğru kulaçlamanız gerektiğini de anlayabiliyorsunuz.

 

Tabii, eğer kalabalık bir sahilde denize girdiyseniz, kıyıdan gelen insan sesleri de en büyük yardımcılarınızdan birisi oluyor. Ama benim gibi kendini kaybedenlerdenseniz, bazen, insan seslerini duyamayacak kadar uzaklaşmış olabiliyorsunuz. Bu durumda, bizim şakacı dalgacıklar, biraz evvel bahsettiğim gibi, yardımınıza koşuyor.

 

Bir başka ipucu da, genellikle denizin kıyıya yakın olan yerlerinde su daha ılık oluyor. Ama bu tespiti, Ege ve Akdeniz’de denize girmiş birisi olarak söylüyorum. Belki, diğer kıyılarımızda durum değişiyordur. Benim girdiğim yerlerin hepsinde, deniz suyunun sıcaklığı, kıyıya doğru yaklaştıkça, çok hafif ama hissedilir derecede artıyor.

 

Şimdi diyeceksiniz ki; “Güzel kıyıyı bulduk; ama eşyalarımızın durduğu yeri nasıl bulacağız?” Kalabalık bir plajda denize giriyorsanız; genellikle plajda, bir kafe, büfe ya da benzeri bir yer vardır. O yerlerde de sürekli bir müzik yayını yapılır. İşte, eğlence aracı olan müzik; bizim için, hem eğlence, hem de işarete dönüşüverir. Söz konusu yerlere yakın bir noktaya yerleşmek; avantajlı olacaktır. Kıyıya yaklaşınca, bu yerlerden gelen müzik sesi ya da yiyecek kokuları; önemli bir yol gösterici haline dönüşüverir. Ben bu yöntemi kullandığımda; genellikle eşyalarımızın bulunduğu yere çok yakın bir noktaya ulaşıyorum. Sonrasında ise, el ve ayak yordamı ile eşyaları bulmak; çok zor olmuyor. Sakin bir plajda iseniz, zaten etrafta çok kimse olmadığı için; kıyıya çıktığınızda, bir ayağınız suda, bir ayağınız kıyıda, yavaş yavaş yürüdüğünüzde; yine eşyalara ulaşmanız mümkün olabiliyor. Ama her iki durumda da plaja geldiğinizde; elinizde bastonunuz varken ve kara arkadaşınızı kıyıda bırakmadan önce; plajı şöyle bir gezip; en azından kara kısmında, size işaret olabilecek bir basamak, kaya ya da bir yükselti tespit edebilirseniz; ya da denize gireceğiniz plajı tanırsanız; çıkışta çok daha rahat hareket edebilirsiniz.

 

Herkese bol denizli yazlar.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş