Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Gerçeğin Üstüne Yürümek

Yazar: Meral Sözen

Toplam okunma: 861

meralsozen1@gmail.com Sayı 41, Temmuz2017 Bu akşam yürüyüşü iyi bir fikir miydi? Evden çıktığından beri her adımında bunu sorgulamış, ancak şimdi bu dik yokuşu inerken iyice emin olmaya başlamıştı bunun hiç de iyi bir fikir olmadığından. Güzel bir yaz akşamıydı, sıcaktı, tatildi... Cebine telefonunu, eline bastonunu alıp atmıştı kendini sokağa. Ancak ne yollar yola benziyordu ne de kaldırımlar kaldırıma. Bir de yanlış yola girdiyse, bu yokuşu geri çıkması da vardı. İndikçe indi, yol bitsin diye hızlandıkça hızlandı; şehrin gürültüleri geride kalıyor, yokuş bitmiyordu; yoruldu, nefes nefese kaldı... Sonsuz bir yokuşta, sonsuza dek inme cezasına çarptırıldığını düşündü, bu sevimsiz düşünceden kurtularak gerçeğe dönmek istedi, durdu; telefonunu çıkardı, navigasyondan yardım alabilirdi, bulunduğu yer şehit ismi verilmiş sokaklardan biriydi; ve harita, bir başka şehidin isminin verildiği caddeye doğru ilerlemesini söylüyordu; yakınlarda da yine terör saldırılarında hayatını kaybetmiş olanların adlarını taşıyan bir okul ve bir park vardı; bu şehir bir mezarlık gibiydi. Ne olurdu sokaklar numaralarla adlandırılmış olsaydı? En azından insanın bir fikri olurdu, hangi sokaktan sonra hangisinin geleceği konusunda. Başka bir harita uygulamasını açtı, "Kuzeybatı yönünde ilerleyin" önerisini duyunca onu da kapattı. Burası gerçekten bir şehir olsaydı, yollar birbirine paralel uzanır ve birbirini dik keserdi, kim ne kadar yer kaptıysa oraya bina yapamazdı, yönler belli olurdu; eğer burada bir medeniyet olsaydı, sıradan bir akşam yürüyüşü fantastik bir hedefe dönüşmezdi. Çevresini incelemeye başladı, derinlerden makine gürültüleri geliyordu, anladı ki her binanın bodrum katında bir atölye vardı, yerin altında insanlar gece gündüz çalışıyordu; kaldırım boyunca birkaç metrede bir çöp poşetlerinden oluşan öbekler yolunu kesiyor, bu poşetlerden akan sular yol boyunca süzülerek ayaklarının altında yapışkan bir his bırakıyordu, çöp sularının sıcak havada buharlaşmasıyla oluşan kokuya, ağır bir pas ve rutubet kokusu ekleniyordu. Her yanından yoksulluk akan bu sokakta, çift taraflı kaldırımlara sıralanmış lüks otomobilleri düşündü; kimindi bu arabalar? Bu saatte konfeksiyonda çalışan çoluk çocuğun ve göçmenlerin değildi herhalde, acaba onlar bu arabaları görünce ne düşünüyorlardı? "Gelin beraber kuralım eşitliği" dese gelirler miydi? Hayır gelmezlerdi... Yeniden gerçeğe döndü ve yürümeye devam etti, sağa doğru bir dönüş olduğunu farketti ve yanlış yaptığını bile bile girdi o sokağa; ne diyordu Descartes: "Ormanda yolunu kaybedersen hep aynı yönde dümdüz yürü, elbet bir yere çıkarsın, böyle bir oraya bir buraya dönersen daha beter kaybolursun." Ama sonsuz yokuştan kurtulma düşüncesi daha ağır basmıştı. Sokak sessizdi; incecik bir kedi miyavlaması duyuluyordu; yürüdükçe sokak kararıyordu; hiç kimse yok zannettiği bu sokakta, kaldırımı takip etmek isterken farketmişti ki yol kenarlarında ve saçak altlarında sessizce duran insanlar vardı; neden hiç konuşmuyorlardı? Onu izlediklerini hissediyordu ama bir şey diyen de yoktu; belki de kimse yoktu; ne bir hareket ne bir ses... Gece sıcağı çökmüş, uzaklardan gelen motor sesleri yok olmuştu; susuzluktan dili damağına yapışmıştı; anlamadan çok yürümüş ve yorulmuştu; az ileriden bir kadın sesi duydu, yaşlı bir kadın sesiydi bu ve sonsuz güven vericiydi: "Gel" diyordu, "Gel, gel, sana su vereyim, gel hadi, gel, su iç..." "İnsan delirince, delirdiğini bilir mi acaba?" diye düşünerek sese doğru ilerledi; yaşlı kadın, bir duvar tepesine çıkmış olan kediyi çağırıyordu; içini müthiş bir sevinç ve umut duygusu kapladı; yaşlı kadın onu farkedince hemen konuşmaya başladı: "Su bulamıyor bu hayvanlar, her yere bina yaptılar, nerede, nasıl yaşayacak bu canlılar? Toprağın üstüne beton dökmek günah değil midir?" Özür dileyerek sözünü kesti ve "bana da bir bardak su verebilir misiniz?" deyip kaldırıma oturdu; kadın da evinden getirdiği soğuk bir su şişesi ve bardak ile gelip yanına oturdu; tam karşılarında kaldırımdan bodrum kata doğru inen bir merdiven vardı, buradan bir yaklaşıp bir uzaklaşan mırıltılar geliyordu, hemen kadının yüzüne baktı, kadın merakını anladı ve karşılarında ne olduğunu anlatmaya başladı, merdivenlerde bir çocuk oturuyordu; öne arkaya durmadan sallanıyordu, belki on iki belki on beş yaşındaydı, çocuk başını iki elinin arasına alıyor, sonra ayağa kalkıyor, bu sefer de iki yana sallanmaya başlıyor, sonra tekrar oturuyordu; onu bu acınası hallere düşürenin ne olduğunu da, kimin alıp kimin sattığını da artık bilmeyen kalmadığı halde, bir türlü önlenemeyen uyuşturucunun etkisi altındaydı; kimdi? Ailesi neredeydi? Yetkililerin haberi yok muydu?... Ve bunun gibi daha pek çok soruyu sessizce sorup, beraberce sustular. "Sizden son bir iyilik isteyeceğim" dedi yaşlı kadına, "Ana caddeye nasıl çıkacağımı söyleyebilir misiniz?" Kadın onu bir aralıktan geçirdi, "Bu yolu dümdüz takip et çıkarsın" diyerek bıraktı. Ana caddeye çıkan yolu izlerken, "Hangisi önce ölür?" diye düşünmekten kendini alamadı, "Yaşlı kadın mı, kedi mi, çocuk mu?" Bu akşam güzel şeyler anlatmak isterdi ama nerede okuduğunu hatırlayamadığı bir cümle zihninde dönüp duruyordu: Bir şehrin bir yerindeki bir fahişe mutsuzsa, bütün şehir mutsuz demektir... Evet cinayeti kör bir kayıkçı gördü. Bu şehirde, eşitlikten, insanlık onurundan ve uygarlıktan tekrar bahsedilinceye kadar da yürümeye devam edecek.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş