Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Recep ve Çocuklarda “Özürlülüğe” Bir Giriş

Yazar: Bahar Yavuz

Toplam okunma: 1298

~~psybahar@gmail.com
Sayı 31, Eylül 2016

Yaşamdan bir sahne, uğruna birkaç söz edecek kadar değerli göründüğü için yine yazmaya sarılma ihtiyacı hissettim.
 Bu sefer genelin aksine, aralarında diyaloğun geçtiği insanlardan hiçbiri bir engele sahipmiş gibi görünmüyor. İki çocuk belli ki bir nedenden ötürü bozuşmuşlar... Arkadaki, küsüp önden hiçbir şeyi dinlemeden giden çocuğun dikkatini bir şekilde kendi üzerine çekip onu durdurmaya uğraşıyor.
"Salak Recep!"
"Aptal Recep!"
"Mal Recep!"
"Geri zekalı Recep!"
...
Öndekinin bu hakaretlerin hiçbirine kulak astığı yok. Sessizliğini koruyor, ta ki.....
"Özürlü Recep!"
"Ne var!"
Bu çocuklar henüz ilkokul çağındalar, yani aslında öğrenmeye en açık oldukları dönemi henüz kapatmamışlar. Beni içimde bir sancıyla yerimde çakılı bırakan bu son hamle, öğrenme denen şeyin büyük bir korkuyla beslendiğinde nasıl daha önyargılı ve derin varlık gösterebilen bir süreç olduğunu hatırlattı. Toplumun her kesimine sirayet etmiş bu sakat kalma, özürlü olma korkusu çocuklar için de hemen hemen aynı endişenin kaynağı. Bir çocuğun sadece toplumun olmaktan korktuğu şeyi dikkate alması değil, aynı zamanda onu kendine yedirememesi de söz konusu. Bir özre sahip olmak sadece büyük bir eksiklik değil, aynı zamanda bir utanç kaynağı da. Zaman zaman bu "özürlü" kelimesinin çocuklar arasında bir hakaret unsuru olarak kullanımına şahit olmuşumdur, hiçbiri de bir öncekini duymuş olmamın alışkanlığıyla bir kayıtsızlık yaşatamıyor bende. Asıl utancı ben, her defasında toplum için duyuyorum.
Özürlülüğe yetişkinler penceresinden bakmak bize başka bir açıdan kıymetli bir analiz sunuyor. Örneğin bana ve arkadaşlarıma bakıp "Vah vah, pek de gençmiş!" dediklerini defalarca duymuşluğum vardır. Elinde bastonla dolaşan bir kör asla enerjisinin doruk noktasında olan bir genç olamaz. Bir nevi sosyal iktidarsızlığın göstergesi olan özür, gençlere yakışmayacak aşağılığa sahip bir durumdur. Yaşlı birinin bir sebepten ötürü kör olması toplumumuzun adil vicdanlı yetişkinlerine bizim durumumuzdaki kadar acı vermez. Öyle değil mi, özürlü olmanın da bazı kriterleri vardır. Eğer özürlü olmak gibi bir niyetiniz varsa, bazı öncülleri sağlamış olmanız şarttır: yaşlı olmak, ezik büzük bir halde olmak, toplumun sosyoekonomik olarak en aşağı tabakasından geliyor olmak gibi.
Normalde sıranın önüne geçme, toplu taşımada kaç yaşında olunursa olunsun insanları yerinden kaldırıp oturma, gerekli düzenlemeler yapıldığında her insan gibi gerçekleştirebileceğimiz bir görevi sırf körlükten dolayı muafiyet arkasında yok sayma gibi şeyler, toplumumuzun büyük bir kesimi tarafından engellinin hakları kategorileri içinde sayılır. Herkes gibi bir yerden bir yere tek başına gitme, bir işte varlık gösterip göstermediği ölçülürken engelinden çok liyakatine bakılma, en temelde her insanla aynı haklara sahip olduğunun hatırlanması gibi kategoriler asla hiç kimsenin aklına gelmez. Oysa ki kimine göre eksikliğin bir asalak gibi yaşamak bağlamında oldukça işlevsel olduğu sakatlık hali, bütün artı ve eksileriyle başlı başına bir çocuğun gözünden bile ürkülecek derecede aşağılık bir vaziyet olarak belirlenmiştir. Toplum tarafından, hem bu hastalıklı durumu kendinden çok uzağa fırlatma, hem de kimi durumlarda kendi rahatını hiçe sayıp önceliği bu korkulan durumun nesnesine verme davranışı bana hep paradoksal gelmiştir. Böyle bir paradoksu canlı canlı yaşadığım dakikalarda aklıma sürekli aynı ihtimal gelir: Muhtemelen bu insanlar dokunmak istemedikleri bir laneti kovacak bir tutum olarak, bunu etrafa sarımsak bağlama veya tuz serpme gibi ritüellere de benzetebiliriz, ayrımcılığın sevimli hallerini bize sunarken gerçekten de tehlikeyi savuşturduklarına inanmaktadırlar içten içe. Aksi takdirde bu kendinden çok sakatı düşünme durumlarıyla onu lanetli ve aşağılık görme alışkanlıklarını bağdaştırmak pek de mümkün olmuyor. Yetişkinlerin bizi her gördüklerinde nükseden sakatlanma korkuları, aynı saniyelerde çocuklarına da sirayet ediyor. Çocuklar için model alarak öğrenmenin ne kadar kıymetli olduğunu bildiğimizi varsayarsak, ebeveyn ya da yakınlarının gözlerinin, sözlerinin, vücut dillerinin onlara gerekli mesajı nasıl ilettiğini tahmin edebiliriz.
Recep'in "özürlü Recep!" iddiasına önümde durup dikkat kesildiği dakikalarda, benim aklımdan bunlar geçiyordu. Düşüncelerimin, bu toplumun normları içinde bazı tutumları anlarken, başkalarına farklı bir bakış sunup sunmadığını bilememekle beraber, çocuk ve yetişkinlerde sakatlık bağlamında toplumsal değişimi yaratacak öneriler üretmek isteyen bir yolda ilerlediklerini kesinlikle söyleyebilirim. Umudum her daim, engelli ya da engelsiz bu işe kafa yoran herkesin fikriyle açılacak bir yolda ilerlerken, en çok çocuklarda bu değişimi fark edebilmek.
Şimdilik sakatlanma korkusunun her yaştan insan için ne kadar açık olduğunu hissetmiş olmanın verdiği sorumlulukla bu izlenimi paylaşmak istedim. İleriki aylarda çocuklar üzerinden bu meseleyi geliştirme düşüncesindeyim. Bana fikirlerini iletmek isteyenler olursa, e-posta adresimden ulaşabilirler.

 

 

Recep ve Çocuklarda “Özürlülüğe” Bir Giriş

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş