Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Ne Şifa İsterim Ne Çare, Engelleme Beni Bir Kere

Yazar: Engin Yılmaz

Toplam okunma: 1377

~~engin_yilmaz@yahoo.com

“Beni bu kadar sinirli ve aksi yapan kör gözlerim. Sonrasında yine kötü davranabilirim sana, çünkü körlüğüm beni iyice içine kapanık biri yaptı…”
Kelimeler tam tamına bu muydu emin değilim, ancak mealen bu sözler 1973 yılında gösterime giren Ağlıyorum filminde geçiyor. Filmin başrolünde Ediz Hun, Filiz Akın ve Hulusi Kentmen gibi oyuncular yer alıyor. Rüya gibi evlilikleri bir yanlış anlama sonucu biten Haldun, yani Ediz Hun, kör oluyor ve tesadüfe bakın ki, eski karısıyla tekrar karşılaşıyor. Hale bakın ki, sesini benzetiyor ama emin olamıyor. İşte tamamen depresyonda olan Haldun o depresif zamanlarından birinde, Gamze’ye yani Filiz Akın’a söylüyordu bu sözleri.
Aslında 1968 ve sonrasında benzer biçimde sevgilisiyle ayrılınca kaza sonucu veya üzüntüsünden kör olan ve hayata küsen filmlere çok rastlıyoruz. Bu furya 1968 yılı yapımı ve başrollerini Cüneyt Arkın ve Türkan Şoray’ın paylaştığı Artık Sevmeyeceğim filmiyle başlıyor. Konu yine aynı. Ünlü müzisyen Kemal Alpay, karısından ayrılınca kör oluyor, sonrasında karısıyla tekrar karşılaşıyor ama onu tanıyamıyor. Ardından, o güzel kadını tekrar görebilmek için ameliyat olmaya karar veriyor.
Bu film çok tutmuş belli ki, Cüneyt Arkın ve Türkan Şoray peş peşe iki film daha çeviriyorlar. 1969 yapımı Aşk Mabudesi’nde, yine daha önce iki sevgili ayrılıyor ve erkek karakter kör oluyor. Cüneyt Arkın Hülya Koçyiğit’le benzer bir olay örgüsünü içeren Adını Anmayacağım filmini de yine bu yıllarda çeviriyor. Yönetmenler 1970’de yeni bir şey deniyor, bu sefer de Türkan Şoray’ı kör ediyorlar. Filmin adı Hayatım Sana feda. Yani 1960’li yılların sonu ve 1970’li yıllar kör olan ve sonra tekrar sevgilisiyle karşılaşınca görebilen film karakterleriyle dolu.
Tüm bu filmlere, bir şekilde adını bilmeseniz bile, televizyonlarda sıkça rastlayıp bol bol ağlamışsınızdır eminim. Benzer filmlerdeki kör olan karakterin tipolojisine baktığımızda hep aynı noktalar gözümüze çarpıyor. Adam veya kadın, hayata küskün, her şeyden vazgeçmiş ve dramatik bir yaşamı olan kişiler olarak sunuluyor bize. Özelikle erkek karakterler sevgililerinin kendilerini aldattıklarını sanınca onu terk ediyor ve Nezih Erdoğan’ın yazısında fevkalade ele aldığı üzere, gördükleri manzara onları yanıltıyor. Sanki bir ceza gibi belirli bir süre sonra kör oluyorlar. Nezih Erdoğan’ın “Yeşilçam’da Sessiz Bedenler, Bedensiz Sesler” adlı yazısını aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirsiniz.
http://neziherdogan.net/articles/filmsoundtr/bedenses.htm
Yeşilçam’daki kör karakterler üzerine birçok inceleme bulmak mümkün. Burada benim takıldığım bu filmlerin toplumdaki kör algısını bize nasıl gösterdiği. Kör kişiler bir biçimde içine kapanmış, hayattan elini eteğini çekmiş bir üzüntü ve kaos deryasında yüzen kişiler olarak önümüze çıkartılıyor. Bu filmlere ne kadar kızabiliriz emin değilim. Halen çevremizdeki birçok kişinin de körleri böyle gördüğünü belirten yığınla örnek bulmak için öyle çok fazla zihnimizi zorlamaya gerek duymayız. Yolda yürürken, onlarca insanın “geçmiş olsun abi, Allah şifa versin, vay be aslan gibi de delikanlıymışsın, çok da güzel kızmışsın aslında” gibi sözler söylediğine tahmin ediyorum ki her kör kişi şahit olmuştur. Yani toplumdaki çoğu insan için siz bir hastasınız ve şifa bulamadığınız için bunun üzüntüsü hayal bile edilemez. O nedenle de, basit bir gülüşünüz karşısında ne kadar da hayat dolu olduğunuzu söyleyen örneklere çok rastlarız.
Kişi hasta olarak algılandığına göre, tek amaç da bu hastalıktan kurtulmaktır, eşyanın tabiatı gereği. Yeşilçam filmlerinde de durum aynen böyle işleniyor. Kör kişi bir biçimde karşı tarafın sesine aşık olunca, umutsuzluklarından kurtuluyor ve derhal yeniden görebilmek için çareler aramaya başlıyor. Öyle ya, hem kör hem mutlu olma düşüncesi birbirine zıt kavramlar. Böyle bir şey mümkün olamayacağından, yönetmen ve senaristler bir an önce karakterin gözlerini açıyor ki, her şey yerli yerine otursun.
Çoğu kişi için kör olmak ölümden farksız bir şey. Yazının en başında da sözünü etiğim Ağlıyorum filminde, Ediz Hun, yani Haldun, tekrar görebilmek için bir ameliyat giriyor. Ancak ameliyat çok riskli, ölme veya tamamen felç kalma tehlikesi büyük. Buna karşın Ediz Hun, “Böyle karanlık bir dünyada yaşamaktan bıktım, ne olacaksa olsun” diyor ve bu riski göze alıyor. Filmin bu sahnesi, çevremizdeki çoğu kişinin de düşüncesi aslında. Onlara göre, kör birinin en büyük hayali gerçekten günün birinde gözlerinin açılması. Katıldığım çoğu seminerde bana körlükle ilgili sorulan sorulardan birisi bu oluyor: “Hiç sevdiğinizin yüzünü görmek istemez miydiniz? “ İnsanlar körlerin bir gün tekrar görebilme umuduyla yaşadıklarını sanıyor.
Bildiğiniz gibi yakın zamanda tezimi, dolayısıyla doktoramı tamamlamayı başarabildim. Tezimin konusu, körlerin engellilik algılarıydı. Söz konusu algıyı ortaya çıkarabilmek için katılımcılara sorduğum sorulardan birisi de buydu aslında: “Günün birinde sihirli bir hapınız olsa, gözlerinizin açılmasını ister miydiniz”? Literatüre baktığımızda benzer soru engellilere sorulduğunda şaşırtıcı oranda hayır yanıtı göze çarpıyordu. Benim aldığım sonuçlar da farklı çıkmadı. Engellilik algıları körlüğü tamamen veya kısmen olumlayan katılımcılar, böyle bir hap veya gözlerinin açılması durumunu hiçbir zaman hayatlarının odağına koymadıklarını anlattılar. O hapı ateşe atıp yakacağını söyleyen katılımcılar da oldu, körlüklerinin kimliklerinin bir parçası olduğunu söyleyenler de. Böyle bir hapı yalnızca meraktan almayı düşünüyordu bazı katılımcılar da. Bu hapı kesinlikle alırdım diyen katılımcı sayısı 36 kişi içinde 10’u geçmedi özetle. Sonuç olarak körlerin hayatları “Keşke günün birinde gözlerim açılsa” hayali ve umuduyla geçmiyor toplum beklentisinin aksine.
Yalnızca toplumun beklentisi mi, çoğu doktor için de körlük veya başka bir sakatlık durumu, kabullenilemez derecede felaket bir şey. Doktorlara göre sakat kişiler çok çok çaresiz. Son dönemlerde bir göz hastanesi dünyadaki biyonik göz çalışmalarını Türkiye’de tanıtan seminerler düzenliyor. Anladığım kadarıyla göze içine koklear implant benzeri bir sistem yerleştirilerek retinadaki sinir hücrelerinin bir kısmı baypas ediliyor ve takılan gözlükteki kamera görüntüyü doğrudan beyne ileterek çok çok kısıtlı bir görme sağlanmaya çalışılıyor. Şu an için yalnızca bazı basit hareketler görülebiliyormuş anlatılanlara göre. Elbette zamanla gelişebilecek bir tedavi yöntemi olabilir. Ancak seminerlerde doktorların söylediği sözler çok ilginç: “Artık görme engeli biri kendi çayını doldurabilecek” diyor bir doktor durumu örneklemek için. Bir başkası “Artık görmeyenlerin daha bağımsız bir hayatı olabilecek” diye ekliyor. Yani onlara göre, bir kör, kendi çayını doldurmaktan, yürümekten ve en basit bağımsız yaşam becerilerini yerine getirmekten bile aciz ve sağlanan bu kısıtlı görme onlara bu işlevleri kazandıracak. Bir tedaviyi pazarlamak için, bilmedikleri insanların yaşantılarını ve yaşam tarzlarını yermek. İşin etik yorumunu sizlere bırakıyorum.
Bu aralar bazı göz doktorlarının ilginç tavır ve davranışlarını dinleme fırsatı buldum çeşitli arkadaşlarımdan. Bir görme engelli arkadaşım geçenlerde gözünde sulanma olduğu için hastaneye gittiğini anlattı bana. Arkadaşımın tek isteği göz sulanma ve çapaklanmasına karşı bir ilaç ya da damla tarzı bir şey. Göz doktoru, uzun uzun bakıyor arkadaşıma, “Sağa bak, sola bak, ışığa bak” baktı olmuyor ve bir hışımla kalkıyor: “Ben bu göze bir şey yapamam” deyip gidiyor. Arkadaşım sonra başka bir doktora gidiyor ve basit bir göz damlasıyla sorunu çözülüyor.
Geçenlerde yine bir diğer görme engelli arkadaşım benzer rahatsızlık geçirince bir göz hastanesine gidiyor. Doktor yine çok ilgilenmiyor arkadaşımla ve şunu söylüyor: “Bu gözle niye uğraşıyorsun ki alalım gitsin”.
Garip bir biçimde, bazı göz doktorlarında bu tavrı görmek şaşırttı beni. Göz görmeyince, başka sorunlarını tedavi etmeye gerek görmüyorlar sanki. Geçende de Sevda bir rapor almak için hastaneye başvurduğunda aynen bana şunu söyledi: “Uzun süre sonra kör olduğuma ben bile üzüldüm doktorun çaresiz tavrını görünce.” Halbuki Sevda’nın tek amacı TOEFL sınavı için göz raporu almaktı.
İşin özü, engellileri çaresiz, umutsuz ve tedavi amacıyla yanıp tutuşan kişiler olarak görenler yalnızca sokakta karşılaştığımız insanlar değil, yönetmenler, yazarlar, doktorlar, öğretim üyeleri ve entelektüel olarak hayranlık duyduğumuz epeyce birey de aynı algıya sahip. Öte yandan engellilerin kendisi hayatlarından bu derece mutsuz değil. Tezimdeki şu sonuç konuyu aydınlatması açısından yararlı bir çıkış noktası gösterecek bizlere. Kişilerin bağımsız yaşam becerileri arttıkça, körlükten bir an önce kurtulma, hap alıp tedavi olma gibi istekler da gitgide azalıyor ve tam tersine dönebiliyor. Yani baston kullanan, teknolojiyi aktif biçimde kullanıp birçok işini gören bireyler için körlükten kurtulmak hayatlarının amacı değil. Onlar için hayatın amacı daha engelsiz ve daha erişilebilir bir dünyada yaşayabilmek. Ancak, bağımsız yaşam becerilerini henüz tam anlamıyla kazanamamış ve körcül yöntemleri henüz hayatına yerleştirememiş kişiler için, bunun suçlusu kör oluşları ve nihai çözüm körlükten kurtulmak.
Ayrıca bir şekilde körlük tedavi edilse bile, sonuçlar öyle çok da beklendiği gibi olmayabilir. Bunun örneğini 1999 yapımı At First Sight (İlk görüşte Aşk) filmi veriyor. Oliver Sacks’ın hikayesinden esinlenen ve Irwin Winkler’in yönetmenliğini üstlendiği filmde, ameliyatla gözleri açılan aktörümüzü çok daha zorlu günler bekliyor. Bir kere gördüğü şeyleri algılayamıyor. Her şeyi yine dokunarak anlamaya çalışıyor ama artık dokunmaması gerek. Yazıları halen okuyamıyor tamamen görmesine karşın. Ancak basit bir iş formunu bile doldurmadığını kimseye söyleyemiyor.  Sonuçta adam bir kimlik karmaşası içinde beklediği mutluluğu bulamıyor. Velhasıl, gözlerin açılması mutlu son olmayabilir her zaman.
Buradan yola çıkarak şunu söylemeliyiz. Körlüğü Yeşilçam filmleri ve bazı doktorların gördüğü gibi umutsuzluk ve çaresizlik olarak kavramsallaştırmak ne gerçekçi, ne de kimseye fayda sağlayan bir anlayış. Bunun yerine, daha engelsiz, daha eşit ve daha erişilebilir bir ortam yaratıp, neye inanacağını bireyin kendisine bırakmak olmalı asıl misyonumuz. Yani aslında kişinin kurtulmak istediği kendi körlüğü değil, onu bir engel haline getiren bariyerler. Bu yüzden bırakalım ah vah deyip geçmiş olsun, Allah şifa versin nidalarını ve kaldırımdaki arabamızı başka yere park edelim misal. Bırakalım göz görünce körün nasıl çay dolduracağını anlatmayı da, hastanelerimizi, hava alanlarımızı, okullarımızı herkesin engelsizce nasıl yararlanacağı yerler haline getiririz, önce ona kafa yoralım.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş