Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Hayallerimin cihazı onyıllar öncesinde kaldı

Yazar: Eylem Yurtsever

Toplam okunma: 1425

eylemyurtsever@gmail.com

 

Neden bu kadar sitemkâr, bu kadar “ah gençlik” tarzında bir başlık attığımı merak ettiniz mi, ya da bu cihazın nemene bir şey olduğunu bilmek istediniz mi bilmiyorum; ama ben anlatmak istediğime karar vermiş bulunuyorum…

Bu cihazın ne olduğunu söylemeden önce görsellikten ne anladığımı sizlerle paylaşmak istiyorum, daha doğrusu benim görsellik anlayışımla tanıştırmak istiyorum sizi.

Ben çocukluktan beri parmağımı göz olarak oldukça aktif kullanmış birisiyim ve parmağın hızlı hareket ettirildiğinde ve doğru kullanıldığında, göz kadar olmasa da, etkili olduğuna inanırım. En azından parmağın gözle karşılaştırılmasının gereksiz olduğunu, elimizde olan imkânlarla en iyisinin yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Mesela Braille okumakta güçlük çeken insanların ürettiği, Braille okuyan gören insanlardan daima yavaş okur, inancını kesinlikle kabul etmiyorum. Görmeyenlerin yazıyı yavaş okumalarının tek nedeni Braille yazıyla çok az karşılaşmaları. Oysa görenler yazılarını günlük hayatta oldukça rahat kullanıyor.

Bir görmeyenin işitme duyusu kadar dokunma duyusunu kullanması gerekmesine rağmen, gören gibi yaşamak hevesiyle bu duyusuna yeterince ağırlık verilmediği inancındayım. Bir görmeyenin her yere dokunamayacağının bilincindeyim; ama bu, onun dokunma duyusundan olabildiğince uzaklaşması gerektiği anlamına gelmez.

Nasıl gören insanların daha baskın olan duyusu görmekse, ben de görmeyen insanların çoğunun daha baskın olarak kullandığı duyunun işitme olduğunu düşünüyorum. Hatta gözün nasıl diğer duyulara baskı uyguladığı bir gerçekse, bir görmeyen için de işitme duyusunun diğer duyulara baskı uyguladığını düşünüyorum.

Öyle ki, tüm görme engelli teknolojisinin de buna zemin hazırlarcasına, büyük oranda işitme duyusunun gerektirdiği şeyler üretmesi oldukça dikkatimi çekiyor ve beni rahatsız ediyor.

Braille yazının günlük hayatımızda daha çok kullanılması için tasarlanan Braille ekranlar bile bir ekran okuyucusu olmazsa çalışmıyor. Packmate cihazları var; ama çok pahalı ve onlar da yeteri kadar bağımsız değil ekran okuyucusundan.

Kısacası, bence bir kör için görsellik şekilleri tanıyabilme yeteneği ve bu verilerle karar verebilme yetisinin zihninde oluşması olarak tanımlanabilir. Yani daha çok dokunma duyusuyla ilgili bir şey…

Şimdi gelelim benim hayallerimdeki cihaza:

Bu cihaz daha önce üretilmiş olan bir cihaz. Adı Optakon.

Onun varlığını yıllar önce Engelsiz Erişimli Saatler’de Engin Yılmaz ve Adem Vural’ın Salahattin Yener’le olan söyleşilerini dinlediğimde öğrenmiştim. Sonra da Sabriye Tenberken’in Yolum Tibet’e Düştü adlı kitabında tekrar karşılaştım.

Cihazı şöyle tarif edeyim:

Bir parmak koyacak yeri ve bir kamerası var. Parmağını koyduğun yerin altında yüzlerce pin var ve bu pinler inip kalkarak kameranın gördüğü şeyin şeklini alıyor parmağının altında. Böylece sen de o şekle dokunabiliyorsun.

Bu cihaz bilgisayar ve benzerlerinden bağımsız bir cihaz. Onunla kâğıt üzerindeki şekillere falan dokunabiliyorlardı eskiden insanlar…

Bir tek sorunu vardı bu cihazın. Çok gürültücüydü… Söylediklerine göre, bir dişçi matkabının çıkardığı sese benziyormuş sesi.

Yine de; eğer bu cihaz üretilseydi, kaç para olursa olsun almaya çalışırdım onu. Böylece daha özgür olurdu parmaklarım. Her şeyi duyarak anlamak zorunda kalmazdım.

Matematik şekillerini anlayabilirdim. Türev-integral, limit gibi konular; geometrik problemler bana çok daha anlaşılır gelirdi. İstediğim bir şeyin resmine bakabilirdim parmaklarımla. Ancak belgesellerde sadece adlarını duyabildiğim hayvan ve bitkiler bana artık bir pin uzakta olurdu. Herkesçe bilinen resimleri algılayabilirdim. En azından bir deneyebilirdim.

Dünyayı çok daha yakından tanıyabilirdim haritalara bakarak. Bilemediğim bir bina ya da yolun krokisi çok rahat çizilebilirdi ve ben orayı rahatlıkla öğrenebilirdim.

Japonca harfleri öğrenmek işten bile olmazdı Optakon üretilmeye devam etseydi. Tıpkı Sabriye Tenberken’in Tibet Alfabesi’ni bu cihaz sayesinde öğrenebilmesi gibi…

Hatta bu yazının taslağını yazdıktan sonra, dergi editörlerinden Elif Emir Öksüz’den de görmeyen bir doktorun da EKG sonuçlarını bu cihazla değerlendirebildiğini öğrendim.

Cihazın yarattığı gürültü kirliliğine bir çözüm bulmak yerine neden onu üretimden kaldırmışlar anlayamadığım gibi, bu cihazın tekrar üretilmesi için körler neden ayaklanıp bir darbe yapmamış ona hiç hiç anlam veremiyorum.

Nasıl bu kadar meraktan yoksun olmuşuz? Nasıl sadece işitsel duyularımızı çalıştıran verilerle yetinmişiz? Üstelik böyle bir teknoloji çok önceden mevcutken!

Gerçekten anlayamıyorum bunu. Ben olsaydım, merakımın gürültüye yenik düşmesine izin vermezdim herhalde.

Evet… Gerçekten de hayallerimin cihazı çok önceki yıllarda, tarihin tozlu sayfalarında kaldı!

Belki bir görmeyenin dolabının en yüksek yerinde, tozlanmış bir halde duruyordur; ama kime bir faydası oluyor cihaz sahibinden başka?

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş