Toplam Okunma 0
Bir masa başında karşılıklı oturan iki yetişkin görülüyor. Soldaki kişi dikkatle dinlerken ellerini bir arada tutuyor; sağdaki kişi konuşur gibi elleriyle açıklayıcı bir hareket yapıyor. Masada açık bir defter ve renkli küçük nesneler bulunuyor.

"Ana dili sizinkiyle aynı olmayan biriyle iletişim kurmak daha fazla çaba gerektirir. Ve otizm dil ve kültürden daha derine iner; otistik insanlar her toplumda 'yabancıdır'. Ortak anlamlar hakkındaki varsayımlarınızdan vazgeçmeniz gerekecek. Muhtemelen daha önce düşündüğünüzden daha temel seviyelere geri dönmeyi, çeviri yapmayı ve çevirilerinizin anlaşıldığından emin olmak için kontrol etmeyi öğrenmeniz gerekecek…" [1]
Otistik aktivist Jim Sinclair'in bu alıntısı, otistikler ile alistikler (otistik olmayanlar) arasındaki iletişim farkını çok iyi özetliyor.
Toplumda "yabancı" olma halini ben de her zaman çok derinden hissederim. Nörotipik kültürün içinde otistik olmak çoğu zaman sürekli bir kafa karışıklığıyla, sosyal etkileşimdeki ön yargılar ve iletişimdeki manipülasyonlar arasında hayatta kalmaya çalışmak gibidir.

Bu deneyimin arkasında, otistik aktivist ve akademisyen David E. M. Milton'ın "çifte empati" (double empathy) kavramıyla tarif ettiği yapısal bir iletişim sorunu bulunur. [2]
Alistikler ile otistikler arasında "çifte empati" (double empathy) problemi vardır. Egemen nörotipik kültürde alistiklerin iletişim biçimi "norm" kabul edildiği için otistiklerin iletişim tarzı sıklıkla "bozuk" olarak damgalanır. Bu nedenle otistiklerden, alistikler gibi iletişim kurmaları beklenir ve iletişimdeki öğrenme yükü tek taraflı olarak onlara yüklenir. İletişimde bir sorun yaşandığında sorumluluk neredeyse otomatik olarak otistik kişiye atfedilir. Oysa iletişim çift taraflı bir süreçtir. Alistiklerin de otistiklerin iletişim tarzını öğrenmesi ve ortaya çıkan olumsuzluklarda kendi payları olduğunu kabul etmesi gerekir. Bu tek taraflı beklenti, günlük hayatta otistiklere yöneltilen suçlamalarla somutlaşır.

Toplum, otistikleri sık sık "kaba" veya "sert" olmakla suçlar. Oysa bu suçlama, aslında nörotipik iletişim normlarının dayatılmasından ibarettir. Otistikler düşüncelerini dolandırmadan ifade eder; dürüstlükleri çoğu zaman "uygunsuz" bulunur. Sorun otistiklerin doğrudanlığı değil, toplumun hakikati yalnızca belirli koşullarda tolere edebilmesidir.

Doğrudan, net, açık iletişim otistiklerin iletişim biçimidir. Bu iletişim biçimi ile belirsizlik azalır, yanlış anlamalar önlenir. Nörotipik kültürde ise ima, nezaket performansı ve hiyerarşi (statü) gözetimi iletişimin merkezinde yer alır. Bu yüzden otistikler "kaba" veya "sert" olarak algılanır. Oysaki buradaki sorun otistiklerin kurduğu "doğrudan iletişimin" kendisi değildir. Sorun, yalnızca dolaylı ve güç ilişkilerine dayalı iletişimi norm kabul eden sağlamcı beklentilerdir.

Deneyimlerimden örneklerle bu durumu somutlaştırmak istiyorum:
1-Mesela iletişim kurduğum kişi açık iletişim kurmuyorsa "Anlamadım" diyerek veya konuyu anlamamı sağlayacak soruları sorarak kendim konuyu anlayabileceğim hâle getirmeye çalışıyorum. Ancak çok basit "anlamadım" kelimesi bile karşı tarafı savunmaya sokabiliyor. Ya sessiz kalmam ya da anlamış gibi kafa sallamam bekleniyor. (Yaygın Gostil Sağlamcılık Ödülü'ne layık bir mevzu.)
2-Ortak bir iş üzerinde çalıştığım kişi, yürüttüğümüz işe dair fikrimi sorduğunda verdiğim dürüst yanıt hoşuna gitmedi ve bu nedenle beni "memnuniyetsiz" olarak etiketledi. Oysa burada sorun memnuniyetsizlik değil; eleştirinin yumuşatılmasının veya olumlu ifadelerle dengelenmesinin beklentisiydi. Kurduğum açık iletişim reddedildi, yerine sağlamcı bir biçimde dolaylı iletişim dayatıldı. Bu dayatma, doğrudan eleştirinin içeriğiyle yüzleşmek yerine, olumsuz etiketlerin kişiliğime yöneltilmesi yoluyla gerçekleşti. Böylece özne olarak sözde merkeze alındığım iş, fiilen konuşma hakkımın sınırlandığı; fikrin değil, tonu belirleyen normların korunduğu bir güç ilişkisine dönüştü.

3- "Bundan dolayı konuşmak istemiyorum", "Rahatsız oldum", "Dinlenmeye ihtiyacım var, bu yüzden gelemem" veya "İstemiyorum" gibi ifadelerle duygumu ve isteğimi açıkça belirtmem çoğu zaman sorun olarak görülüyor. Oysa beklenen şey açık iletişim değil; yerine getirmeyeceğim sözler vermem, konuyu geçiştirmem, belirsiz bırakmam veya doğrudan yalan söylemem. Nörotipiklerin büyük bir kısmı sosyal ilişkilerini bu tür dolaylı ifadeler üzerinden sürdürüyor ve bu davranış biçimi "nezaket" veya "uyum" olarak normalleştiriliyor. Açık iletişim ise ilişkiyi zorlaştıran bir kusur gibi sunuluyor. Böylece dürüstlük değil, idare etme becerisi; sınır koymak değil, sınırları görünmez kılmak ödüllendiriliyor.

Anlattığım üç deneyimde, otistiklerin kurduğu doğrudan (açık) iletişimin ve açık iletişim talebinin nasıl reddedildiğine dair somut örneklerdi. Açık iletişimde ton yumuşatma, sosyal onay arayışı, ima veya hiyerarşi yoktur. Bu da açık iletişimin "sert" veya "kaba" olarak anlaşılmasına neden olur.

Etik olmayan bir iletişim biçimi büyük bir çoğunluk tarafından rahatlıkla kabul edilirken doğrudan (açık) iletişim tarzı neden bir iletişim kusuru olarak görülüyor?

Açık iletişim, otistikler için en temel erişilebilirlik haklarından biridir. Ancak açık iletişimin içeriğinden uzaklaşarak tonuna veya biçimine odaklanmak bu iletişim biçimini damgalamaya neden olur. "Kaba", "sert", "memnuniyetsiz" gibi kişilik atıflarıyla mikro saldırganlığa dönüşür. Çok sıradan bir konuşmanız tartışma ile biter. Otistik kişinin hem iletişim kurma çabası engellenir hem de iletişimsizlik otistik kişinin karakterine yüklenir. Tam olarak çifte empati problemi budur. Erişilebilirlik hakkı görünmez kılınır, normlara uymayan iletişim patolojikleştirilir ve sonuçta otistikler, kendi ihtiyaçlarını ifade ettikleri için sosyal anlamda cezalandırılır. Bu sağlamcı mekanizmanın işleyiş biçimidir.

Ne zaman nörotipik iletişim üzerine düşünsem aslında zaten bazı şeylerin yolunda gitmediğini görüyorum. Alistiklerin kendi aralarında yaşadıkları pek çok çatışmanın da açık iletişim kurulamamasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. İletişim zaten her kes için zor bir beceriyken dolaylı iletişim ve güç ilişkileriyle yüklendiğinde içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Bu tür ortamlarda anlam üretmekten çok pozisyonlar korunuyor, içerikten çok niyetler tartışılıyor. Böyle bir zeminde otistiklerin kurduğu düz ve kişisel bağlamdan arındırılmış bir ifade, çoğu zaman iletişim çabası olarak değil, bir saldırı olarak algılanıyor. Bu da açık iletişimin değil, onu tehdit olarak gören iletişim normlarının sorunlu olduğunu gösteriyor.

 

Otizm spektrumu tanısı söz konusu olduğunda, iletişimde "bozuk" olan taraf peşinen otistik olan taraf olarak etiketlenir. Bu etiketleme, ne kadar açıklama yapılırsa yapılsın ön yargıların aşılmasını ve güvenli bir iletişim ortamına erişimi çoğu zaman engeller. Otistikler defalarca mikro saldırganlığa maruz kalır; buna rağmen çevreden, hiçbir şey olmamış gibi iletişime devam etmeleri beklenir. Oysa iletişimi kesme hakkını kullandıklarında bu kez "sorunlu", "aşırı hassas", "kompleksli" veya "tuhaf" gibi etiketlerle cezalandırılırlar. Böylece hem maruz kalınan zarar görünmez kılınır hem de sınır koyma hakkı patolojikleştirilir.

Psikanalist Adam Phillips'in de söylediği gibi "Sorun her zaman ya da sadece birbirimizi (ve kendimizi) nasıl daha iyi anlayacağınız değil, anlamadığımız her neyse onunla esasen ne yapacağımızdır"
Kaynakça:
[1] Sinclair, J. (1993). Don't Mourn for Us.
[2] Milton, D. E. M. (2012). On the Ontological Status of Autism: The "Double Empathy Problem". Disability & Society, 27(6), 883–887.
[3] Phillips, Adam. Akıl Sağlığı Üzerine. Ayrıntı Yayınları, 2005.

 


Sesli Dinle

Yorumlar

Bu yazı için henüz yorum yok.