Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Sahte Düğün

Yazar: Burak Sarı

Toplam okunma: 434

buraksari2014@gmail.com

Sayı: 60, Şubat 2019

 

Engelli koşu parkuru gibi bir kaldırım üzerinde akrobatik hareketlerle yürüyorum. Kaldırımda ne ararsan var. Adeta gereksiz eşya müzesi. Engel teşkil etmekten başka ne halta yaradığını yıllardır çözemediğim demir parçaları, arabalar çıkmasın diye konan dubalar… Sürücüsünün bütün yaratıcılığıyla kaldırıma çıkarıp bir tekerini, “Ne haber?” der gibi dubalara dayayan araçlar, kafamızı yara yara tüketmemizi öğreten reklam panoları, çok şirin görünmelerine rağmen engel teşkil ettikleri için zihnimizdeki bütün küfürlere hedef olan mantarlar… Derneğimizin kaldırım eylemlerinde atmış olduğumuz bir slogan geliyor aklıma ve yüzümde pis bir gülümseme beliriyor: “Kaldırımdaki mantar medeniyeti tartar!” Engelli koşu parkurlarını evlerimizin önüne kadar getiren, her yeri açık hava müzesine çeviren çalışkan belediyelerimiz hizmette sınır tanımıyor. Tüm görevlerini yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla engelli kardeşlerinin daha önemli sorunlarını çözmeye girişiyorlar. Ben de bu kutsal görevi yakından görmek istiyorum.

Kısa bir yürüyüşten sonra mahşeri bir kalabalığın içine düşüyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor. Başım ağrımaya başlıyor. Ama kendimi cezalandırmakta inatçıyım. Niye cezalandırdığımı bilmiyorum ama mazoşistlik beleş. Birbirini itip kakanlar, boy göstermeye çalışanlar, bürokratların yanına ulaşmaya çalışanlar arasında öylece duruyorum. Beni orada görenlerin çoğu şaşırıyor. Büyük bir karmaşa içerisinde bir salona giriş yapıyoruz. Her şey kurallarınca ilerliyor. Engelliler için düzenlendiği söylenen etkinliğin yapıldığı salonda, engelliler taşınabilir nesnelere dönüşüyor. Sadece topukların sığabildiği, adına merdiven denen belirsiz çıkıntılar üzerinden alt kata iniyoruz. Tekerlekli sandalyeli bireylerin çoğu yukarıda kalıyor. Burayı terk etmek gerektiğini söylüyoruz birkaç kişi. Kimse tınmıyor. Çok tehlikeli bir şey söylenmiş gibi hemen görevlerini yerine getirmeye başlıyor bazı STK yöneticileri. Kişiliksizliğin heybesinde çürüyen iğrenç espriler savruluyor ortaya. Herkes çok mutlu. Ben hariç. Kısa süreliğine beni de mutlu eden bir gelişme oluyor. Bir arkadaş, olanca cıvıklığıyla kendisine maskot gibi davranan refakatçisini yerin dibine sokarak kişiliğini savunuyor. Ve hayat bir anlığına güzelleşiyor. Mutlu oluyorum. Bir kahkaha patlatıyorum. Tabii bu onurlu davranış, kişiliğini ezdirerek başkalarının dünyasında var olmaya çalışanları rahatsız ediyor. Hiçe sayılmaya zerre kadar aldırmayanlar, bu davranışı öfkeli bir şekilde homurdanarak karşılıyorlar. Sonra da hemen içlerindeki maskotu dışarıya salıyorlar: “Hem kör hem nankör” diyor birisi. Salonda esen buz gibi ama güven veren havanın yerini vıcık vıcık bir nemlilik alıyor. Duyuruda belirtilen zamanın üzerinden bir saat geçmesine rağmen başlamıyor başlayacak olan. Oldum olası düğünleri ve düğün salonlarını sevmeyen bir insan olarak, inanılmaz bir kapatılma hissi yaşıyorum. Masalara örtülmüş saçma sapan örtüler, hiçbir şeye benzemeyen pastamsı çerezimsİ yiyecekler, ömrü boyunca zihninde biriktirdiği dedikoduyu bağırarak yanındakine kusanların oluşturduğu kabus korosu. Hatır gönül için gittiğim düğünlerde olduğu gibi dışarı atıyorum kendimi. Kurtarıcı meleğim olan sigara paketini büyük bir keyifle çıkarıp bir tane çekiyorum içinden. Salona inemeyen arkadaşları merak ediyorum. Hala tekkeyi bekleyenler var aralarında. İçime bir şey saplanıyor. İnsanı bu kadar itaatkâr kılan ne diye düşünüyorum. Bazen sadece düşünmek bile başlı başına yıpratıcı olurken, daha çok ve istemediğim bir konu üzerinde düşünmek için niye buraya geldiğimi de düşünüyorum. Etkinliğin başlamasıyla salona geçiyorum. Belediye başkanı konuşuyor. “Düşündük ki bütün hanım kardeşlerimizin en büyük hayali beyaz gelinliklere bürünmek. Engelli hanım kardeşlerimiz de bundan mahrum kalsın istemedik. Evet, bu gerçek bir düğün olmayacak ama kardeşlerimizin hayali gerçek olacak.” Salondan alkış kopuyor. Kurulan her cümle, her alkış beynimde patlıyor. Size başkasının adına düşünme hakkını kim veriyor diye düşünüyorum. Siz kimsiniz? Birilerinin annesi babası olmanız, bir yerde erk sahibi olmanız insanların hayallerini çalma hakkını nereden veriyor size? İki saat sonra evlerinde yalnız başına oturacak o insanlar. Bu şamata bittiğinde onlara kocaman bir hiçlik kalacak. Buz gibi bir yatağın içinde umutsuzca dönüp duracaklar sabaha kadar. Düşündüklerim beni dehşete düşürüyor. Peki bu insanlar? Ben düşünüyorum; onlar yaşayacak. Öfkemi çok zor kontrol ediyorum. Damat rolünü oynayanların bazıları kızların babası. Bir mizansende bile kabul edilir bir şey değil ama herkes halinden hoşnut görünüyor. Sığınamıyorum.

Başkan uzunca bölümünü seçim propagandasına ayırdığı konuşmasını nihayet bitirdi. Kürsüye çıkan bazı aileler, bu kutsal kıyafeti kendi kızlarının da giymesinin onları gururlandırdığını söylüyor. Bu topraklarda o kıyafeti giyenlerin ezici bir çoğunluğunun hayatlarının nasıl karardığı geliyor aklıma. Neden bir şeyleri bu kadar tabulaştırmak zorundayız diye soruyorum kendime. Tören klasik akışta devam ediyor. Dua faslı. Sonrasında göğsüne garip bir manyetik yerleştirilmiş akortsuz bir bağlamadan çıkan korkunç gürültü ve final. Herkes belediye başkanıyla fotoğraf çektiriyor. Ben de yaklaşıyorum. “Tebrik ederim sizi” diyorum. Gururlu bir tavırla teşekkür ediyor. “Böyle bir şey kimsenin aklına gelmezdi” diyorum. “Yönetmiş olduğunuz beldeyi, herkes için yaşanabilir kılarak engelli bireylerin de istediği yere gidebildiği, gönlünce bir yaşam sürebildiği örnek bir hayat alanı haline getirebilirdiniz. Yani ben olsam bunu düşünürdüm. Hani belki o zaman gerçek hayat arkadaşları bulabilirlerdi. Ama sizin için karlı olmazdı değil mi?” diyorum. İşin rengi değişiyor. İtiş kakış içinde salon dışına doğru ilerliyoruz. Oraya bir sebepten gelmiş olanların bazıları söylediklerimi destekliyor ve bu beni mutlu ediyor. Son olarak sesimi duyurmaya çalışarak diyorum ki, “Size oy vermek isterdim ama refakatçim benim oyumu bir başkasına atarsa yapabileceğim bir şey yok. Gerçi siz tek başıma oy kullanmamı sağlamak yerine refakatçimi kandırmaya çalışırsınız ama neyse. Ben de vermeyecektim zaten.”

Dışarının temiz havası beni biraz keyiflendiriyor. Bugün yaşananlar, çürük bir diş gibi iğrenç bir sızı yaratıyor ama onu düşünmemeye çalışıyorum. Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum. Dışarısı güzel. Dışarıda hava var, aşk var, yaşam var. Kendi derinliğimde kaybolmanın güzelliği var ve beş yılını devirmiş olan güzelim dergimiz var. Daha ne olsun? Aşk olsun, mücadele olsun, umut olsun ve güzel yarınlara olan sınırsız hayallerimiz olsun.

Not: Bu bir kurgudur ama tamamen gerçek olaylardan esinlenilerek kaleme alınmıştır.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş