Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Aksi Gölge

Yazar: Meral Sözen, Burak Sarı

Toplam okunma: 330

meralsozen1@gmail.com
buraksari2014@gmail.com
Sayı 59, Ocak 2019

Kasvetli bir devlet dairesi... Floresanlar altındaki odada cansız bir varoluş sürüp gidiyor. Dışarıda gündüz mü gece mi, mevsim yaz mı kış mı belli değil. Masalardan birinde sıradan bir memur... Yüzünün ayrıntıları yok; saçı traşlı, gömleğinin beyaz yakası boğazını sıkıyor. Önünde bir bilgisayar; sayfayı açması beş dakikasını, imleci alt satıra indirmesi birkaç dakikasını alıyor. Kendisini böyle bir sahnede dışarıdan görmek hoşuna gitmiyor. Boğulacak gibi hissediyor kendini. Derin bir nefes almak istiyor. Odanın, sıcak, nemli ve pis kokulu havasını içine çekiyor. Metrekareye dört kişinin düştüğü bu odada, ona soluk aldıracak tek şeyin, aylardır hayalini kurduğu kadının uçuşan saçlarını düşünmek olduğunu anlıyor. Bilgisayarındaki ekranın açılmayışını gerekçe göstererek, karşısında bekleyen yığınlara gözlerini kapatıp arkasına yaslanırken, "Burada olmayı hak etmiyorum" diyor kendi kendine. "Peki ya onlar? Bu odadaki diğer kişiler hak ediyor mu?" diye bir soru geçiyor içinden. "Olabilir" diyor hızlıca içinden bir ses. "Ben başkayım ama" diye ekliyor kendi kendine; "Sanatçıyım ben."

Asıl ait olduğu yeri yeniden hissedebilmek için, bir gece öncesini tekrar zihninde canlandırmaya çalışıyor: Piyanosunun başına geçip, klasik dönem bestelerinden en sevdiklerini çalmaya başlıyor. Bir süre sonra, karşıdaki binanın penceresinde, kapalı perdenin ardında dans eden kadının gölgesi beliriyor. Birkaç ay öncesine göre çok daha hızlı uyumlanıyorlar.

Kadının, onun müziğiyle uyumlu hareketlerini ilk gördüğünde ilginç bir tesadüf olduğunu düşünmüştü önce. Yine de bu güzel rastlantıyı bozmak pahasına da olsa, tanık olduğu mucizevi uyumu test etmek istemişti. Notalara bakmayı bırakıp, ritmi birden hızlandırıp, aniden yavaşlatmış ve kadının da küçük bir duraksamanın ardından sese eşlik ettiğini görünce, kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Nota defterine bakmadan çalmaya o günlerde başlamıştı. Aylardır, birkaç gün aralıklarla tekrar ediyordu bu sahne. Çoğu zaman, bu dar sokakta yayılan müziğinin eşliğinde oluşan büyülü sahneyi, uzaktan seyreden bir üçüncü kişi gibi izliyordu hayalinde. Kimdi bu kadın? Gördükleri gerçek miydi? Gidip kapısını çalsa? Böyle kusursuz bir sanat alımlayıcısına ne vaat edebilirdi?

"Bayana yardımcı olalım!" sesiyle gözünü açtı. İçinde bulunduğu durumun zavallılığını yüzüne vururcasına, temizlik görevlisinin,  bir elinde paspas, bir elinde görme engelli bir kız, kalabalığı yarmaya çalışan görüntüsüyle karşılaştı. İnsanlar isteksiz ama çaresiz yol açar gibi yapıyor, açılacak bir yol olmadığından birbirlerine sürtünmekle yetiniyordu. Kızın yüzündeki keder dolu ifadeyi gören, inançlı inançsız herkes, kendisi de dahil, haline şükrediyordu ister istemez. Herkesin buradan kaçıp kurtulacağı güzel bir köşesi, bir hayali vardı sonuçta. Ama o kızcağız...

İlgilendi hemen kızla; temizlik görevlisine sordu: "Sıra numarası var mı?" "Var" dedi temizlikçi. "Evrakı yanında mı?" diye sordu sonra, çok büyük işler yapacakmış gibi duran bir ses tonuyla. "Yanında yanında" diye cevapladı temizlikçi; kendini, görülecek büyük işin bir ortağı ilan eden bir tavırla. Bu vicdan tatmininin kendi üzerinden gerçekleşmesine aldırmadan uzattı evrakı görevliye kız. Uzatmasıyla temizlikçinin aç bir kurt gibi evrakı elinden kapıp görevlinin önüne bırakması bir oldu. Önceden çok acıtırdı bu yok sayılma hissi onu. Ama artık bu davranışları anlayabilecek kadar olgunlaşmıştı. Zaten bu saçmalıklar onun dünyasına ait değildi. O yepyeni bir yolculuğun bilinmezliğinde savruluyordu. Yola çıkmak için gerekli koşulun yaşadığı dünyayı anlamaya çalışmak olduğunun bilincine varmış ve uzun kavgaların sonunda insana dair birçok şeyi özümsemişti. O nedenle, yaşadıklarını anlamsız bir öfkeyle alt etmeye çalışmaktan vazgeçmişti. Anlamıştı ki, bu dünyayı değiştirmenin yolu kendini aramaktan geçer. Günlerce kendi zihninde dönüp durmuş, her seferinde de kendini kuşatan duvarlara çarpıp yaralanmıştı. O duvarları aşma isteği, giderek yaşamın anlamı haline gelmişti onda. Büyük bir aşkla bağlanmıştı bu anlama. Aşkın o muhteşem sınır tanımazlığı onu bu duvarların dışına çıkarabilirdi ancak. Zihninde bir değirmen gibi dönen soruların sonundaki işaretleri tırnaklarıyla duvarlara kazıyordu. Zamanla duvarda çentikler ve oyuklar oluşmaya başlamıştı. Yıkılmaz denen duvarlar soru işaretlerinin inatçı darbeleriyle aşınıyor ve duvarlarda küçük hava delikleri oluşuyordu. Bu deliklerden içeri sızan hava, ciğerlerini doldurdukça onu sarhoş ediyor; bununla da yetinmiyor, inatçı bir davetkarlıkla kendisine çekiyordu. Bu davete karşı koyamıyor, tırnaklarını köklerine dek kanatana kadar hava deliklerine çentikler atıyordu. Sonunda dışarı çıkabileceği kadar genişlemiş bir deliğin önünde durdu. Dışarı çıkmak ya da çıkmamak. Dışarıda bilinmezliğin o korkunç hükmü, içeride çürümüş bir yaşam. Tırnaklarındaki yaralara dokundu ve kararını verdi. Monoton bir yaşamın içerisinde çürümektense bilinmeze açılacaktı. En fazla yaraları derinleşir ya da kendisi yok olurdu. Kararını değiştirmekten korkarak kendini duvarın diğer tarafına attı. Kuvvetli bir rüzgâr onu belinden kavrayıp gönlünce sürüklemeye başladı. Her savruluşta kendisini kayalara çarpıyor ve yaralanıyordu. Yaraları derinleştikçe olgunlaşıyor, su verilmiş çelik gibi sertleşiyordu. Her adımında yeni şeyler öğreniyordu. Güneş, yağmur ve kar bir aradaydı. Sonra rüzgâr onu bir gülistanın içine attı. Hiç tanık olmadığı bir şeydi bu. Bahçenin tamamı dikenlerle dolu ve tek bir gül dikenlerin içinde gizleniyordu. Güle dokunduğu an tüm benliğini yitirmişti. Aşk dedikleri şeyin gerçek dünyada bilindiği gibi olmadığının farkına çok önceden varmıştı. Yine de ilk kez geliyordu böyle bir şey başına. Dikenlerin izin verdiği kadar güle yaklaştı. Daha ileri gitmekten çekiniyordu. Dikenlerden çok gülün bilinmezliğiydi onu hareketsiz kılan. İşte aşk en yalın haliyle dikenlerin içinden gülümsüyordu ona. Ve bu gülümseme için her şeyi göze alabilirdi. Çırılçıplak attı kendini dikenlerin arasına. Gülden dudaklarına yayılan sıcaklık ile dikenlerin çizdiği yerlerden akan kan, dilinde tanımlanamaz bir güzel tat bırakıyordu. Bedel ödemeyi göze almanın muhteşem hazzıydı belki de ona bu kadar güzel gelen.  Öğrendikleriyle, yaralarıyla ve yeninin merakıyla sürüp gidiyordu zihin yolculuğu. Gerçek hayat ise bıraktığı gibiydi. O da çok etkilenmiyordu zaten. Onun zamanı daha anlamlı şeyler için harcanmalıydı. O nedenle susardı genelde. Mağrur bilge bir susuş. Kendini aramaktan yorgun düşüşün sonucu olan susuş belki de. Bu gün uğradığı hiçleştirme de günlük yaşamın her zamanki saçmalıklarından biriydi. Onların yürüyecek yolları yoktu. Bıraksın, egolarını öyle tatmin etsinlerdi. Elini mengene gibi kavrayan bir el sinirlerini bozdu ama toparladı hemen.

“İmza atabiliyor mu?” dedi görevli. “Atabiliyorum" diye cevapladı. "Bu ne bilek güreşi mi yapmaya çalışıyorsunuz?” diye alaycı bir gülümsemeyle sordu. Görevli bildik nakarata başlamıştı bile: “İyilik yapmaya çalışıyorum size.” Bu sefer görevli onu sinirlendirmeyi başarabilmişti. Bu herifin ukalalığı ve kendisini hiçleştirmesi inanılmaz bir öfke oluşturmuştu içinde. Hırsla, ilgili yeri imzaladı ve sertçe döndü. “Ben bir sağlık kuruluşuna geldiğimi sanıyordum, hayır evine değil!” dedi. Hızla dönerken saçları dalgalanmış, kapatılma hissini derinleştiren bu mekân bir anlığına güzelleşmişti. Bu davranış görevliyi sarsmış; karşısında zavallı bir varlığın değil, dimdik bir kadının olduğunu fark etmesine neden olmuştu. “Şey, ben, özür dilerim” diyebildi cılız bir sesle görevli.

‘Ezik herif’ dedi içinden. Ama dışarıya yansıyan, aynı meydan okur suskunluktu. Sonra da üzüldü öyle dediğine. Kendi halinde bir emekçiydi işte. İçinden ne olduğunu bilemediği sıcak bir yel esti. Gülümsedi kendi kendine. Uzlaşmaz çelişkiler karşıtlarına giden kapıları kendi içlerinde muhafaza ediyorlar her halde diye düşündü. Sonra da kendisine kızdı. Ne karşıtlığı ulan? Sünepe herifin tekiydi işte.

Onun arkasından bakarken iki kişiye bölünmüştü görevlinin zihni. Önünde olmayan piyanonun tuşlarında gezerken parmakları, gözden kaybolmak üzere olan kadının ahenkle dans eden saçlarına takılmıştı gözleri. Hayat bir kez daha armoni dışına atmıştı onu. Bir kez daha yenilmeyecekti ama. Aceleyle fırladı yerinden; ne diyeceğini bilemeden yetişti kıza. “Pardon, siz kimsiniz?” diyebildi, ne dediğinin çok da farkında olmadan. Bu beklenmedik soru ilgisini çekti kızın. “Herkes biraz her şeydir” dedi kız gülümseyerek; “Asıl siz kimsiniz?” diye ekleyince, telaşla kendini tanıtmak istedi adam; oturduğu sokağı, akşamları çaldığı eserleri söyledi bir çırpıda. Sonra aralarındaki uyumu yitirmek istemediğini belirtti kaygılı bir sesle.

“Uyum işte bu” dedi kız. “Siz kimseniz, aşık, memur, sanatçı, cahil… Ben de oyum, kadın, kusursuz varlık, aciz insan, dansçı, zavallı kız…"

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş