Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Sudan Çıkamayan Balık

Yazar: Deniz Aydemir Döke

Toplam okunma: 1203

daydemird@gmail.com

Sayı 36, Şubat 2017

 

Merhaba sevgili okurlar, sizlerle EEEH dergiyle buluşmaya başladığımızdan beri üç yıl geçtiğine inanamadım. 36 aydır sizinle hayatı paylaşıyoruz. Nice yaşlarımızda daha eşit engelsiz ve erişilebilir hayatları paylaşmayı diliyorum. Bu ay sizlerle kültürün etkisiyle oluşan basmakalıp yargılar, damgalama ve ayrımcılık ile ilgili bir yazı paylaşacağım.

Kültür, bir grup tarafından paylaşılan ve nesiller boyu aktarılan, grubun hayatta kalmasını,  hayata anlam vermesini,  mutluluk ve iyi olma halini tanımlayan kendine özgü bilgi ve anlam sistemi olarak tanımlanmış  (Matsumoto & Juang, 2013, akt  Whitley & Kite 2016). Bu, adına kültür dediğimiz geniş kavram, içinde o grubun değerler, davranışlar, tutumlar ve görüşlerle ilgili inançlarını taşıyor ve böylece damgalama ve basmakalıp yargıların da temelini oluşturuyor (Whitley & Kite 2016). Yani kültür değerlerden davranışlara kadar neyin normal olup olmadığını belirliyor. İçinde bulunduğumuz kültürü o kadar normalleştiriyoruz ki çoğu zaman bizi nasıl da biçimlendirdiğinin farkında bile olmuyoruz. Whitley ve Kite (2016) bu durumu bir balığın suyla çevrelendiği halde suyun farkında olmamasına benzetiyor. Yani o kültürün içindeyken tüm normlar ona göre düzenleniyor, biz zaten o kültürün içine doğduğumuz için durumu içselleştiriyoruz ve başka bir bakış olabileceğini hiç aklımızdan bile geçirmiyoruz. Kültürün oluşturduğu “yap” ve “yapmalar” hayatı kolaylaştırıyor, onlara uymak da insanda herhangi bir bilişsel yük de oluşturmuyor. Yani özünde kültür genelde bilinç dışında bizi etkisi altına alıyor ve eğer sürekli aynı kültürün içindeysek ya da büyük bir toplumsal değişim söz konusu değilse kültürün bize öğrettiği basmakalıp yargıların ve damgalamaların farkında olmuyoruz (Whitley & Kite, 2016).

Kültürün normlarını kimlerin oluşturduğunu anlamak zor değil elbet. Bu konuyla ilgili daha önce yazdığım, “Ötekiler” ve “Ezenmişsiniz Ezilen mi?” başlıklı yazılara bakarsanız; toplumda bir baskın ve gücü elinde tutan, bir de ezilen ve gücü olmayan grubun olduğunu ve değişik kimliklere göre ezenin ve ezilenin kim olduğunun değiştiğini hatırlayacaksınız. Bu gruplardan baskın olan grup sadece o gruba ait olmaktan ötürü ayrıcalıklı kılınır kültür tarafından. Ayrıcalıklı olmayı engellilik kimliği üzerinden ele aldığım, “Ayrıcalıklılar” başlıklı yazıdan okuyabilirsiniz. Baskın yani ayrıcalıklı grubun farkındalığı farklıdır diğer gruplardan, genelde ayrıcalıklarının hayatlarını nasıl kolaylaştırdığını anlamazlar. Bu ayrıcalık sadece bir grubun mensubu olmaktan gelir, kazanılmış bir durum değildir. Ortamda bir ayrıcalıklı bir de ayrıcalıklı olmayan grup varsa, orada basmakalıp yargı, damgalama ve ayrımcılık da vardır.

Basmakalıp yargı bir grup ile ilgili olarak aklımıza gelen nitelik, özellik ve davranış kalıplarıdır (Whitley & Kite, 2016). Basmakalıp yargılar, kültüre özgü ve kültürü oluşturan bireylerce paylaşılan zihinsel resimler gibidir. Bu basmakalıp yargıları ailemizden, sosyal çevremizden basından ve hatta klasik ya da çağdaş edebiyat eserlerinden ve kendi gözlemlerimizden öğreniyoruz.

Whitley ve Kite (2016) basmakalıp yargıların oluşmasında kişinin gözlemlerinin de yer almasından ötürü, basmakalıp yargıların bir kısmının gerçekliği temsil edebildiğini söylüyor.  Ancak bu ufak gerçeklik abartılarak grubun tüm üyelerine genelleniyor. Whitley ve Kite (2016) kadınların erkeklerden kısa olduğuna dair basit basmakalıp yargının çürütülmesi için, bu savın kadın grubunun bir kısmı için doğru olmaması ve bazı kadınların, çoğu erkekten daha uzun olması örneğini veriyor. Dahası pek çok basmakalıp yargı doğru değil ve günlük hayatı belirlemeye devam ediyor.

Basmakalıp yargıların bir diğer özelliği hem betimsel olması hem de öngörü içermesi. Öngörüden kastım basmakalıp yargıların bir grubun mensuplarının nasıl olmaları gerektiği,  yapmaları ve yapmamaları gereken şeyler hakkında da yargılar içermesi (Whitley & Kite, 2016). Hemşirelerin çoğunun kadın olması başka bir şey, erkeklerden hemşire olmayacağı fikri başka. Körlerin çoğunun sosyal bilimlerde olması başka bir şey körlerden fen bilimcisi, mühendis, ya da doktor olmayacağı yargısı başka. Azınlık ve ezilen gruplar için, basmakalıp yargıların ne ve nasılı buyuran kısmı betimleyen kısmından daha zararlı ve kısıtlayıcı oluyor.

Basmakalıp yargıların son özelliği ise, bu zihinsel resimlerin olumsuz olabildiği gibi olumlu da olabilmesi. Olumlu basmakalıp yargılar da olumsuzlar gibi öğreniliyor ya da aynı psikolojik süreçlerden geçiyor. Whitley ve Kite (2016) olumlu basmakalıp yargıların daha çok öngören, yani grubun ne yapması ve ne yapmaması gerektiğiyle ilgili olduğunu belirtiyorlar. Yani körler avukat olur, müzisyen olur, iyi ezber yapar, elleriyle her şeyi hisseder, kulakları çok iyi duyar gibi olumlu basmakalıp yargılar da var. Bu basmakalıp yargılar hedef grup tarafından daha kolay kabullenilir ve var olan durumun değişmemesini de sağlar. Kadınlar sevecendir, iyi yemek yapar gibi basmakalıp yargılar kadının ev dışında bir şeyler yapmaması ya da daha çok tutuğunu koparan, iddialı olmayı gerektiren işlerde çalışmaması gerektiği fikrini de doğuruyor. Körlerden avukat oluyorsa ne olmaz? Mühendis olmaz mesela. Yani olumlu basmakalıp yargılar aynen olumsuzlar gibi yüksek bir hata payına sahip ve en az olumsuzlar kadar kısıtlayıcı olabilir.

Damgalama, basmakalıp yargılarla ilişkili olmakla beraber, ondan farklıdır. Damgalama bir gruba karşı hissedilen duygusal tutumdur (Whitley & Kite, 2016). Yani körler neyi yapar ve yapmalıdır ile ilgili basmakalıp yargıların; körleri sevmek, sevmemek, onlara acımak, onlardan nefret etmek damgalamanın içine giriyor. Damgalama, yani bir şeye karşı olan duygusal tutumunuz, o şeyle ilgili davranışlarınızı o şeyle ilgili olan inançlarınızdan ya da bilginizden daha çok etkiliyor (Whitley & Kite, 2016). Yani körlerin pek çok şey yaptığını görebilirsiniz, bunu bilgi olarak da aklınızda bulundurabilirsiniz ama damgalama, bir yerde duygusal tutumunuz o şeye karşı olan bilginizin önüne geçer. Bu ben ırkçı değilim ama…. Ya da Ben biliyorum tüm bilmeme neler öyle değildir ama çoğu…. gibi cümlelerde karşınıza çıkar. Bazen bu damgalamaların farkında olmayız ve bu da mikro saldırganlıkların temelini oluşturur.

Gelelim ayrımcılığa; ayrımcılık bir gruba mensup olduğunu düşündüğünüz kişiye farklı davranmaktır diyebiliriz (Whitley & Kite, 2016). Yani basmakalıp yargılar, inançlar ve düşünceler; damgalama, duygusal tutumlar; ayrımcılık da davranışla ilgilidir. Ayrımcılık hem olumlu, memleketlini kayırmak, hem de olumsuz, engellileri sınava almamak, olabilir. Ayrımcılık engellilik, ırk ya da etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsel kimlik gibi gruplar ve kimlikler üzerinde yapılabilir ve bu gruplara mensup kişiler ayrımcılık sonucu dışlanma ya da fırsat kaybı yaşarlar.

Ayrımcılık sözel veya davranışsal olabilir. Ya da kişiler, organizasyonlar, kurumlar veya kültür boyutunda olabilir. Berisinin başka birisine belli bir grup aidiyeti yüzünden kızgın hissedip o kişiyle konuşmaması, o kişiye söz hakkı vermemesi veya o kişiyi göz ardı etmesi kişiler arası ayrımcılığa örnek olabilir. Kişiler arası ayrımcılık pasif ya da aktif olarak gözlemlenebilir. Yani yüz ifadesinin değişiminden o kişiyle iletişim kurmaktan kaçınmak gibi pasif davranışlar ya da birine sözle taciz etmek, birine, mesela kadınlara rızası dışında dokunmak, ya da birine karşı nefret suçu işlemek ve o kişiyi öldürmek gibi aktif eylemlerin tümü ayrımcılıktır.

Organizasyonlar boyutunda ayrımcılık uygulamalarda, kurallarda ya da politikalarda görülebilir. Örneğin tüm toplumda kadınların ve engellilerin; engelliler içinde engelli kadınların ve bazı engel gruplarının düşük eğitim alıyor olması eğitim uygulamalarında ve politikalarında ayrımcılık olduğunu gösterir. Aynı şekilde işsizlik oranların belli gruplarda, engelli ve kadın, yüksek olması, yönetici kadrolarında çalışanların çoğunlukla erkek ve engelsiz kişilerden oluşması da istihdam politika ve uygulamalarında ayrımcılık olduğunun göstergesidir.

Kurumların belli bir grubu uygulama, kural ve politikalarıyla dezavantajlı duruma getirmesi de kurumsal boyutta bir ayrımcılıktır. Kurum, aileden tutun da devlet organlarına kadar her şey olabilir. Engellilerin belli meslek gruplarına kabul edilmemesi, yani görünür bir engelli olanların hâkimlik, savcılık, ya da kaymakamlık sınavlarına alınmıyor olması, engellilerden belli bir işi yapabileceğine dair sağlam raporu istenmesi gibi durumlar kurumsal ayrımcılığa örnektir. Doğru tutum, herkesin işi yapabilecek bilgi ya da donanımda olup olmadığının ölçülmesidir. Daha çok yakın bir zamana kadar ÖSYM’nin (umuyorum artık yoktur) tercih kılavuzunda engellilerin engeline göre tercih yapması gerektiğinin yazması, halen engellilerin ÖSYM tarafından belli sınavlara alınmıyor olması, sınavlarda gereken uyumlaştırmaları almıyor olması, Türkiye Engelliler Yasası ve uzatmalarının üstünden onca yıl geçmesine rağmen halen kamusal alanların ve toplu taşıma araçlarının erişilebilirlikten uzak olması, kaynaştırma eğitimin teoride zehir gibi ama pratikte sallanıyor olması, temel haklardan olan sağlık hizmetinin bile erişilebilir olmaması da kurumsal ayrımcılık örnekleridir.

Kültürel düzeyde ayrımcılık ise bu ayrıcalıklı olanların kültürün normlarını belirleyerek bütün bu basmakalıp yargıların, damgalamaların ve en fenası da ayrımcılığın oluşmasına çanak tutması, ve durumu normalleştirmesidir. Engelliler işsiz deyince, yurdum insanının “yazık nasıl çalışsın zaten onlar”, ya da “sağlamlar bile iş bulamıyor ki” demesi, kadınlara tecavüz edildiğinde, kadını suçlaması, kadına dayağı müstahak görmesi, LGBT kişileri inkâr etmesi, ya da onlardan nefret etmesi ve ortadan kaldırmaya çalışması… Yani kültür düzeyindeki ayrımcılık baskın kültürü oluşturan balıkların, etraflarını saran suyun farkında olmaması ya da onu çok sevmesi ve sürekliliğini korumak için elinden geleni yapması diyebiliriz.

Peki biz öteki balıklar ne yapmalıyız bu düzeni değiştirmek için? Ne dersiniz bir gücümüz var mı? Elimizi, ya da kuyruğumuzu taşın altına koyacak mıyız?

 

Kaynakça

Kite, M. E., & Whitley Jr, B. E. (2016). Psychology of prejudice and discrimination. Psychology Pres

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş