Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Hey Gidi Günler Hey

Yazar: Muzaffer Eskin

Toplam okunma: 1301

meskin60@hotmail.com

 

Heeeeeey gidi günler heeeeeeyy!

Böyle yazdım diye yaşını başını almış, köşesine çekilme hazırlığında biri sanmayın beni sakın. Yaşım elli. Yarım yüzyıl yani.

Genç arkadaşım Emir’in yazısı, bu tür bir yazıyı yazma isteği uyandırdı bende. Ben de şöyle çocukluğumu ve eğitim yaşamımı bir sizle paylaşayım da belki şimdiki gençlere ve çocuklara bir şeyler veririz duygusuyla geçtim klavyenin başına. İyi etmemiş miyim?

1966 doğumluyum ben. Doğuştan görmüyormuşum. Babamla anam öyle dediler. Çocukluğumun ilk yıllarında hırçın mı hırçınmışım. Anacığım: “Sen ufağıkan biri bennen gonuşuvecek deye ödüm gopadı.” der hep. Başkasının sesini duyunca basarmışım yaygarayı ki yaygara derim size.

Küçükken kardeşimle biraz dövüştüm diye köye sürgün edilmişim. Bu sürgün sırasında, merhum anneannem anam, dedem de babam olmuş. Çünkü teyzem ve dayım onları öyle çağırırlardı. Çünkü dayımın ve teyzemin ana-babasıydı onlar. Ben de onlardan duya duya dedeme baba, anneanneme de ana dedim. Kendi ana-babamı tanımak için yedi yaşına dek beklemem gerekti.

İlkokula geç başlayan kuşaktanım. Hem yıldan, hem de aydan. 1976 yılının Aralık ayında başladım okula. Gününü de hiç unutmam: 28 Aralık 1976 Salı. Bu tarihten dört gün önce öğreniverdik okula gideceğimizi. Benim gibi engelli olan kardeşimle bindirdiler bizi tomafile, “Okula gidiyoz.” dediler. Ne bilgimiz var, ne psikolojik hazırlığımız.

Okulun ilk günleri tam bir işkence. Bize şefkat elini uzatması gerekenler bağırmada, hakaret etmede, sözün özü bizi üzmede adeta yarış halindeler.

Benimle birlikte kalabalık bir grup daha geldi oraya. Onlarla tanıştık. En zevkli kısmı da buydu zaten. Yeni arkadaşlar tanımak. Bornova Körler Okulu yeni binasına taşınıp kapasitesi artınca kalabalık bir güruh olarak davet mektupları yollamışlar hepimize. Mektubu alan da kendini bulmuş orada.

İlkokul yıllarım başarılı geçti. Ama özellikle son sınıfta çarşamba günlerini özlemle beklerdim. Bunun üç nedeni vardı:

1. Çarşamba günleri başarısız olduğum matematik dersi yoktu.

2. Çarşamba günleri haftalık harçlık alma günümüzdü.

3. Hâlâ neden olduğuna akıl erdiremem, çarşamba günleri öğle yemekleri daha farklı çıkardı. Sürekli yediğimiz bakliyattan farklı şeyler yani.

İlkokuldan üçüncü olarak mezun oldum. Mezun olana kadar okulda hatırı sayılır müzik icracılarındandım. Önce gitarı tanıdım. Hasan Dırahyalı adlı bir gitarist bize kurs verdi. Haftada iki gün geldi ve gitar öğretmeye çalıştı bize. Sanırım 1. sınıfta müzik odası ayrıcalığına sahip ilk kişiydim. Zira müzik derslerimiz 2. sınıfta başlardı ve ondan önce müzik odasını bilmezdik. Sadece şarkı öğrenirdik, onu da sınıfımızda yapardık. İlk müzik öğretmenim saygıyla andığım ve kendisine uzun ve sağlıklı bir yaşam dilediğim Bayram Şimşek’ti. Bir dönem çalıştım hocamla. Sonra onun tayini olunca, biraz boşluk çektim. Sonunda çok değerli hocam Kâzım Bozkurt, “Yarın benim odamdasın.” deyiverdi. Nasıl sevindim anlatamam. Çünkü Bayram Hocanın gidişi ardından beni istemiş, bense batı müziği öğrenmek istediğimi söyleyerek reddetmiştim. Batı müziği öğretecek kişinin ben kadar da olmadığını görünce de hayal kırıklığına uğramış, ama bunu Kâzım Hocama anlatamamıştım utancımdan. Ertesi gün hocamla çalışmaya başlamış, böylece halk müziği ve bağlamayla tanışmıştım. Okulumuzun biri halk müziği, biri de çocuk müziği alanlarında olmak üzere iki korosu ve bir orkestramız vardı. Ben bu koroların ve orkestranın değişmez elemanıydım.

Sözel derslerde de başarılıydım. Övünmek gibi algılamayın ne olur, dönemimin genel kültürü en iyi öğrencileri arasında sayıyorlardı hocalarım.

Yalnız sayısal derslerde ve el becerisi gerektiren derslerde aynı tutarlılıkta değildim. Ortalamam bu dersler yüzünden bozuluyordu hep.

İlkokuldan mezun olunca babama artık yatılı okumak istemediğimi, Denizli’de okumamın benim için daha iyi olacağını anlattım. Biraz tartışınca kabul etti babam ve beni evimize yakın olan Merkez Ortaokulu’na yazdırdı. Orada üç numaralı kardeşim Özcan’la birlikte okuyorduk. Okuyorduk dediysem ben orta birdeyken o son sınıftaydı.

İlkokula on yaşımda başlayınca sınıf arkadaşlarımla aramda en az üç yaş fark oluşuverdi.

Ortaokulda da başarılıydım. Hep takdirname ile geçtim sınıfları. Hatta 1. sınıfın 1. dönemini 1. sınıflar üçüncüsü olarak tamamladım. Çok şaşırmışlardı. Bir görmeyen başarılı oluyordu.

Sonradan anlatılanlara göre hocalarım, kendi aralarında benim için bir hayli tartışmışlar. Bazılarına göre başarılıymışım. Bazılarına göreyse sınıfın başarı düzeyini düşürme ihtimalim varmış.

Orada okumakla fark ettiğim bir başka şey, başarımın temelinde ilkokulda aldığım eğitimin rolü büyüktü. Bunu şuradan çıkarıyorum: Artık kabartma kitabım yoktu. Derslere hazırlanarak gidemiyordum. Ama ilkokuldaki birikimim ve radyo dinleme alışkanlığım neticesi sorulara istenilene yakın karşılıklar verebiliyordum. Bir gerçeğe de vakıf oldum o yıllarda: Artık bağımsız olarak ders çalışamıyordum. Kardeşimden ya da babamdan; onlardan medet olmazsa da arkadaşlarımdan yardım almak zorundaydım. Sonra kasetler dönemi. Artık derslere hazırlanmada kasetlerden yardım almaya başlamıştım. Yine kâh babam, kâh da kardeşim kasetlere ders kitaplarını okuyorlardı. Ama ben diğer arkadaşlarım gibi dilediğim zaman ders çalışabilmenin özlemini çekiyordum. Şimdi bilgisayarlar, internet bu olanağı veriyor siz gençlere.

Yine de kendimi tanıtabildiğim en üst basamak müzik oldu. Blok flütü arkadaşlarımın çok üstünde bir kapasite ile çalabiliyor olmam, müzik öğretmenimi etkilemiş ve beni yazılı sınavlara bile almadan sürekli karneme on düşmesini sağlamıştı.

Liseye başlayınca işler biraz daha değişti. Çünkü artık birikimlerimden harcayamıyordum. Yeni şeyler öğrenmeliydim. Ve o zaman farkına vardım ki artık başarımda gözle görünür bir düşüş vardı. Yine kendi kitabım yoktu ve yine kasetlerle çalışmak zorundaydım. Ama matematiğin yanına fizik, kimya, biyoloji eklenmiş ve bu derslerde elle tutacağım materyal olmadığından kasetler de kâr etmemeye başlamıştı. O nedenle ortaokulun her dönem takdir alan öğrencisi ben, önce teşekküre, sonra da en çok iki zayıfa adeta şükreder olmuştum. Tekrar vurgulayayım şimdiki olanaklar o zaman yoktu. Aileme de fazla yüklenemiyordum bana kitap okusunlar diye.

Lisede de müzik kurtarıcım oldu. Buradan adlarını vermekle onur duyduğum müzik hocalarım Erinç Özmen’e ve Ayşe Gedizlioğlu’na edeceğim teşekkür hiçbir şekilde yeterli değildir. Okulumuzun halk müziği korosunda zaman zaman bağlama, zaman zaman da kaval çaldım. Yarışmalarda okulumuzu iyi bir şekilde temsil ederdik koro olarak.

Babam gazete okurdu, bana da okumasını istediğimdeyse “Sen bunlardan anlamazsın.” derdi. Oysa ki radyodan ben, babamın bile bilmediği şeyleri öğreniyordum. Sofya Radyosu, Moskova Radyosu ve BBC radyosunun Türkçe yayınlarını kaçırmamaya özen gösterirdim.  Öyle bir yayında Sayın Turhan İçli’nin müjdelediği bir haberle karşılaştım. Görmeyenler için sesli gazete çıkıyordu. BBC’de duyduğum bu haberle heyecanlanıp babama: “Artık bana gazete okumanı istemeyeceğim. Çünkü benim de bir gazetem vaaaaar! demiştim.

Lise de bitti ve sonunda üniversite yıllarım geldi. Gazi Eğitim Fakültesi’ne girdim ve eğitim programcısı olarak mezun oldum. Sonra Bornova’da ve Tokat’ta görme engelliler okullarında görev yaptım. Şimdiyse Denizli’de bir ortaokuldayım.

Heeeey gidi günler heey! Yazarken bir bir geçti aklımdan geçen günler. Neler yaşamışız, nerelerden geçmişiz. Elbette eğitim yaşamımla sınırlıydı yazdıklarım. O nedenle kiminiz: “Neler yaşamışsın ki? Hepimiz aynı aşamalardan geçiyoruz.” diyecektir. Benden küçükler haklıdır bu tespitte, ama yaşıtlarım ve yaşça benden büyük olanlar, az bile bulabilirler.

Bugünün görmeyen gençleri ve çocukları çok şanslı. İnterneti yararlı ve etkili kullandıkları takdirde başarılı olmamaları için hiç gerekçe yok. Kitapları da kendilerine e-kitap biçiminde veriliyor. Dilerlerse kabartma da alıyorlar. Benimse sadece orta birde ve orta üçte İngilizce kitabım oldu. Onun dışında hiç kabartma kitabım yoktu.

Bu anlattıklarımla bir nebze de olsa genç ve çocuklarımıza bir şeyler verebildiysem ne mutlu bana. Geleceğin gençlerine bu anlattıklarım örnek olur umarım.

“Heeeey gidi günler heeeey!

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş