Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Onlar Konuşur İbretlik Yapar

Yazar: Mihri İlke Çeperli

Toplam okunma: 1274

homoibretus@gmail.com

 

Dikkat siyasi gönderme var! Koluma aniden yapışan eller kırılsın, ak bastonluyum hüloğ :D

 

Neyse konuya gireyim. Hazır komplekslerim tavan yapmışken abartılı ayrımcılık paranoyalarımı bir güzel kusayım. Bu yazının konusu, bizim potansiyellimizi idealize eden veya değersizleştiren insanlar ve bunların yarattığı trajikomik durum.

 

Önce en sık karşılaştığımız değersizleştirme durumuna geçelim. İnsanların bizim hayatımız hakkında çizdiği tablo şu: Bu kör olsa olsa bir yerde telefon tuşlarına basıyordur, evle işyeri arasında mekik dokur. Boş zamanlarında ibrettaşlarıyla derneğe gider (tabii götüren biri olursa). Muhtemelen eğitim ve kültür seviyesi de seslendirilmiş açık öğretim ders notlarında yazanlardan çok farklı değildir. Farklı bir manzarayla karşılaşınca şeytan çarpmışa dönüyorlar. Bakınız bir örnek:

 

Bir kadın sol kolum üzerinde hak iddia etmiş ve akabinde beraber yürümüştük biz bu yollarda. Derken bizim meşhur sorular başladı

-Görme özrün kaç?

+Normalde 75 ama sana 70'e olur.

-Okuyor musun?

+Yazarsan okurum. Boğaziçi'ndeyim beklerim.

-Ah canım, benim oğlan da istedi de kazanamadı bak sen bile kazanmışsın. Cidden sınavla kazandın değil mi?

+He valla.

 

Onur kırıcı gelebilir ama komik :) Baştan söyleyeyim, burada dalga geçtiğim şey çengelliliğim değil, ablanın beni yücelterek aşağılama çabası. Olayı zihnimizde canlandıralım, ablanın birdenbire koluma yapışması aslında beni yardıma muhtaç, aciz, ibretlik olarak kodladığını ve bana bu varsayımla yaklaştığını gösteriyor. Bana böyle yaklaşan

-Görme özrün kaç?

+Yüzde 75 görme kaybım var.

-Okuyor musun?

+Elbette. Açık öğretim edebiyat okuyorum. Aynı zamanda belediyede memurum.

-Olsun, o da güzel canım benim. Ee açtıramıyor musun gözlerini?

 

Ama hayatta her şey istediğin gibi olmaz ne yazık ki. İlk diyaloga dönelim. Kadının o son cümleyi kurduğunu kabul ederseniz (retinamdan uyduracak halim yok ya canım!) oradaki "bile"yi bile bile bilmezden gelmezsiniz :) kadını krem peynirden yaratıldığına inandırmam, oğlunun hayal ettiği yerde olduğuma inandırmaktan daha kolaydı. Ay çok ağlak oldu bu. Ama silmeyeceğim. Edebiyatta filin çakışı tekniği varmış ondan yapacağım, tarifini yeni aldım.

 

Konu da çok dağılıyor ama bu teknikle. Ne diyorduk, yardım kampanyalarında veya Bastonum Çamura Saplanıyorken filminde göz yaşartıcı görevi gören sakatlara hiç benzemediğim anlaşılınca kadının merhametli kalbindeki ağlama duvarı anarşik yazılarla doldu. “Bu daha başlangıç, ara sıcakla devam!”  Ne yapayım, açlıktan korneam gurulduyordu.

 

Çevreyi daha fazla kirletmeden bu kadını zihinsel çatışkılarıyla yalnız bırakıp, tip-2 hazımsızlık sendromuna geçelim. Ee sonuçta bir word sayfası için 245 bin ağaç kesiliyormuş, hem de yanlışlıkla!

 

Bu sefer bir adam, avına yaklaşan bir kaplan gibi yaklaştı ve pençelerini belime doladı. Ve o anda göz göze geldik, çok romantik bir dedeydi.

 

-Sen yalnız mı geziyorsun ah canım!

+Ne? Elbette.

-Ah yavrum benim, sen yaparsın, sen her şeyi yaparsın. Sen bizden de üstünsün. Senin hafızan çok güçlü, kulaklarınla hissederek yaşıyorsun. Sen gözlerin olmasa da mükemmelsin.

Yanımdakinin Adnan Oktar olmadığından emin olduğum an içim rahatladı. Fark ettiyseniz, her iki davranışın da kökeni aynı. Hatta bu amca belki de ilk başta bahsettiğim tabloya bile ihtimal vermiyor ki bu kadar hayran oldu.

 

Konuyu bağlayalım, abla ve amca sadece bir örnek. Biz bunu çok yaşarız "Allah'ın sağırı evlendi de sen evde kaldın." var, "Elsizler iş buluyor da sen mi bulamacın be oğlum?" var, “Ay Necla’cım geçen bir kör gördüm vallahi ağzım açık kaldı, ay bir yürüyor yolda bir yürüyor. Sopasıyla kaldırımı buldu.” Var, var da var. İbretliğin yeri refakatçisinin yanıdır sonuçta. Evinin ketılı, toplumun arıtıcısı olacaksın. Hem ibret kısmışı okula neyin gitmez, İbretler Derneği'nden kendi gibi eş bulur, telefon ahizesi kaldırtmanı olarak çalışır vs. Kendine sunulanla yetinmeyip fazlasını elde etmek toplumsal hazımsızlık yaratır.

 

Abartıyor muyum? Bir dakika, ne iş yapıyordunuz? Öğrenci misiniz? Diyelim bölümdeki prof'lardan biri sakat. Son model akülüsüyle kampüste drift yapıyor. Bir yutkunursunuz değil mi? Bir başka örnek, hoşlandığınız kişi siz dururken beni tercih etti :P Kaç kutu antidepresan yutarsınız?

 

Bakın burada sadece ikimiz varız. Gevşeyin, rahatlayın. Dürüst olalım. Siz dahil herkes “Yok canım, sen kurmuşsun kafanda. Kimsenin aklında böyle şeyler yok!” şeklinde tepki veriyorsa, bize ayrımcılığı Uranüslüler mi yapıyor?

 

Ben, su içmemi başarı sayan veya benim için şunu yapar bunu yapamaz diye ahkam kesen insanların bana atfettiklerinden ve çizdiği sınırlardan rahatsızım. Benim tek istediğim, sokakta insanların saçma sapan varsayımlarıyla karşılaşmadan özgürce yürümek. Vicdan rahatlatma kokan yapay övgülerin ve sevgi gösterilerinin kafalardaki sakat algısını kamufle etmediğini bildiğimden bunlar beni mutlu etmiyor, aksine tiksindiriyor. İş mülakatında “estetik” nedenlerden beni eleyecek insan o plastik sevgi kelebeğini de alsın Tanzanya’ya gitsin. 100 kişilik sınıfın ortasında ayakkabımı bağlayan hocam varsın beni karşıya geçirmeyiversin, isterse dersten de geçirmesin. Muaf tutmasından iyidir.

Neyse bitti kompleksim.

 

Not: Örneklerdeki ablanın banka müdürü, amcanın da emekli mimar olduğunu düşünürsek, “Ay yazık ne bilsin, zaten o kadar medeni bir toplum muyuz ki?” argümanı baştan çöker.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş