Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Neler Oldu Neler?

Yazar: Eylem Yurtsever

Toplam okunma: 1570

eylemyurtsever@gmail.com

 

Merhaba, bu yazımda bir tek konuya bağlı kalmayacağım; çünkü yazacak çok şeyim var. Bunlar hem bir yazıyı oluşturamayacak kadar kısa hem de hemen paylaşmak istediğim, yazmak için adeta heveslendiğim şeyler. Birbirleriyle alakası bulunmayan konular olacak bunlar. Yani biraz oradan biraz buradan…

Daha önceki yazımda e-kitap hakkında yazmayı planladığımı söylemiştim. Onun için önce bu konudan başlıyorum:

Türkiye’de neler olmuş, Avukat Olgun Yılmaz’dan öğrenelim.

“…

Sanırım 2010’du. Yine görme engelli kütüphaneleri hakkında toplanmıştık. Orada kültür bakanlığının da bir temsilcisi vardı. E-kitapları konuşurken çoğaltılmış fikir ve sanat eserlerinin derlenmesi hakkındaki kanunun yeniden yapılacağı haberini aldık ve o zamanın Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’la bir randevu ayarladık. Randevuya ben ve Engin (Engin Yılmaz) gittik. Görüşme sonrasında bakan konuyla ilgilenilmesi için talimat verdi. Daha sonra biz komisyonlarla görüştük ve bir madde hazırladık. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra kanun meclise geldi. Ne yazık ki komisyonlarda yayıncılar bizim maddeyi çıkartmışlar. Yasa genel kurula geldiğinde özellikle ben CHP milletvekili Hamza Çebi’nin danışmanıyla, aramız iyi olduğu için, görüşüyorduk. Bu maddenin kanuna girmesi konusunda çok didindim. O gün CHP yasa görüşülürken meclise bu maddeyi öneri olarak verdi ve öneriyi hükümet de kabul edince e-kitap süreci başladı. Daha sonra yayıncılar çok mücadele etti; ama başarılı olamadılar. Hatta yasanın uygulama yönetmeliği çıkarılırken de yayıncılar e-kitapların bir yıl sonra verilmeye başlamasını istedilerse de yine Ankara Barosu’nun da desteğiyle başarılı olamadılar. Süreç kısaca böyle. Kanunun adı “çoğaltılmış fikir ve sanat eserlerinin derlenmesi hakkında kanun". Numarası 6279, madde 8.

Son olarak bu kanunu uygulayacak olan kurum milli kütüphane; ama bu güne kadar konuyla ilgili ne çalışma yaptılar bilgi alamıyoruz. Ankara Barosu olarak birkaç resmi yazı yazdık; ama cevap bile vermediler.

Av. Olgun Yılmaz.”

Olgun Ağabey’in de tavsiyesine uyarak yasayı okudum. Önemli olduğunu düşündüğüm şu maddeyi alıntılamak istiyorum:

(d) 4 üncü maddenin (a), (b), (g) ve (ğ) bentlerinde belirtilen eserlerin 5/12/1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun ek 11 inci maddesi uyarınca hizmete sunulmak amacıyla, elektronik ortama aktarılan bir nüshası görme engellilerin hizmetine sunulmak üzere Millî Kütüphaneye gönderilir.

Peki, tüm bu maddeye ve bu kadar uğraşıya rağmen neden ben hala tüm kitaplara ulaşamıyorum! Umarım bu konuda başka bir değişiklik olur da bir yazımda da size bildirme mutluluğunu elde edebilirim.

Şimdi de Soyut Bir Sergiye Dokunmak adlı yazım hakkındaki bir güncellemeyi sizinle paylaşmak istiyorum:

Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı bu sergiyi İstanbul’da da yapmak istemiş. Birçok yerde duyuru yapmışlar. Oraya da gitmeyi planlıyordum zaten; ama bana gelen bir mail, oraya gitme isteğimi iki misli kamçıladı. Mailde, eleştirilerimi dikkate aldıklarını, sorunları düzeltmek için ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarını yazıp beni sergiye davet etmişlerdi.

Yapabileceğim ölçüde çabuk gitmeye çalıştım. İlk gün biraz geç gittiğimden sadece birinci katı görme fırsatım oldu.

İkinci gün, üst katı görmek için gittiğimde beni davet eden kişiyle konuşma şansım olabildi.

Öncelikle eleştirilerimi dikkate almışlarsa bile, fotoğraf çekmek konusunda izin almak dışında bir düzeltme yapmadıklarını üzülerek söylemek zorundayım. Eserlerin çokluğu bu eleştirilerimi dikkate almalarını önlemiş; ama yine de ben eleştirilerimin aynısını olmasa da bu sergide ortaya çıkan birkaç tane farklı eleştiriyi de yazmak durumunda hissediyorum kendimi.

Aynı şeyleri yazmaya gerek yok; ama birkaç Braille açıklamada yanlışlık vardı. “Anahtar deliği olan panoya misinayla antika bir anahtar bağlı…” diyordu; ama aslında anahtar zincirle bağlıydı mesela. Ya da birbirlerini tamamlayan üç pano önceliklerine göre asılmamıştı. Son sahne en öne asılmıştı… Bunun gibi küçük şeyler…

Yine de sergide muhteşem olan bir şeyi söylemeden edemeyeceğim: Açıklamalarda bazı tekniklerden bahsediyorlardı. İzmir’deki sergide bu tekniklerin ne olduklarından hiç söz etmemişlerdi; ama İstanbul’da bazı teknikleri anlatmışlar. Bu teknikleri öğrendiğim için çok mutlu olduğumu özellikle belirtmeliyim.

 Umarım bir sonraki sergilerde birbirlerine benzeyen eserleri azaltıp sergi alanını bir görmeyen için erişilebilir kılmaya daha çok özen gösterirler.

Veee… son haber…

Türkiye Görme Engelliler Satranç Şampiyonası’na katıldım. Satrancı angarya olarak gören biri olarak bunu yaptım hem de…

İyi ki de gitmişim; çünkü satranca saygı duyup kendimi bu konuda geliştirmek için elimdeki tüm imkânları değerlendirmeye kararlı bir Eylem olarak döndüm geri. Bu yazımda satrancın nasıl bir spor olduğundan falan bahsetmeyeceğim. Satrancın sosyal açıdan ne kadar güzel ve birleştirici bir oyun olduğunu fark ettim. Üstelik bu oyunu erişilebilir kılmak için ne kadar az bir çaba harcanmaya gerek duyuluyor! Bir satranç takımıyla hem gören hem de görmeyen satranç oynayabiliyor ve müsabakalara da çok daha eşit şartlar altında girebiliyor bir görmeyen…

Ne yazık ki toplumumuzda yer alan ortalama vatandaşa anlatmamız gereken, “Bir görmeyen de düşünebilir, gözlerin yokluğu ya da az çalışması, aptallığı tetiklemez…” anlayışını en iyi şekilde yıkabilme yöntemi olabilir satranç. Çoğunlukla insanlar satranca saygı duyar ve şansın en aza indirgendiği, hatta belki de sıfırlandığı bir spor olan satrancı görmeyen insanların da yapabildiği bilgisi yayılmalı bana kalırsa. Her görmeyen satrancı çok iyi oynar demeye çalışmıyorum elbette; ama satranç çok daha eşit şartlarda yapabileceğimiz bir spor olduğundan yayılması gerektiğini söylemek istiyorum. Bu arada, heyecanımı bağışlayın, iskambil kâğıtlarının, sudokunun… ve bunun gibi birçok oyunun görenlerle birlikte oynanabilecek şekilde tasarlandığını biliyorum; ama satranç gibi bireysel bir zihin oyununun yayılması ve bu işin sadece görmeyenler arasında yapılmasıyla kalmaması gerekir. Diğer türlü bir nevi cinayet sayılır bence; çünkü bu spor kendi camiamızla sosyalleşmekle yetinilmeyecek kadar büyük potansiyel arz eden bir spor.

Ayrıca satranç turnuvalarında fark ettiğim bir eşitsizliği yazmak istiyorum. Ben henüz bu işin acemisi olduğumdan eğer yanlış bir şey yazarsam bu konuda bilgili insanların affına sığınarak başlamak istiyorum.

Üzerinde durmak istediğim konu notasyon kaydı. Görmeyenler oyunun notasyon kaydını ses kayıt cihazlarıyla ya da Braille yazıyla yaparken, yazı yazacak kadar gören oyuncular notasyon kağıtlarına görenlerin kullandığı mürekkep baskıyla yazıyorlar. Oyunda bir farklılık görüldüğünde de eşit bir şekilde kontrol edilemeyebiliyor. Evet, ben bu konuda acemi olduğumdan belli sıkıntılar çektim; ama ses kayıt cihazıyla mürekkep baskının aynı sürede kontrol edilemediği kesin.

Bu konuda bir şeyler yapılmalı diye düşünüyorum. Turnuvaların güvenliğini tehlikeye sokmayacak bir şey bulunmalı… Önce dikte etme özelliği kullanılabilir diye düşünmüştüm; ama internet kullanan cihazlar salona sokulmuyor. Sadece yazmak için kullanılan bir şey olmalı. Şu an bir fikrim yok; ama bir şekilde bir çözüm bulunmalı diye düşünüyorum. Böylece oyun sonlarında oyunu kayıt cihazından yazdırma sıkıntısı da ortadan kalkar…

Bu düşüncelerimi de sizlerle paylaştıktan sonra, bu yazımı sonlandırmadan önce dergimizin ilk yılını kutluyorum.

 

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş