Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Yelkenler fora

Yazar: Adem Vural

Toplam okunma: 2107

vuraladem@gmail.com

 

Çocukluğumdan beri denizciliğe, tekne ile açılmaya merakım vardır. Bunda ailemin büyük çoğunluğunun denizci olması etkili sanırım. Babam, amcam, büyükbabam, onun babası, kardeşleri hep denizciydi. Denizcilik, benim genlerimde var anlayacağınız. Denize kıyısı olmayan bir şehirde birkaç günden fazla yaşayamayacağımı düşünüyorum. İstanbul gibi bir şehirde yaşıyor olmak benim için mutluluk kaynağı.

 

2010 yılının Nisan ayıydı. Cep telefonum çaldı. Arayan, Arkadaşım Engin’di. Bana, “Yelkenli tekne ile Yunanistan’a gidecek, İngilizce bilen bir engelli aranıyormuş, sen gitmek ister misin?” diye sordu. Ben de, “Neden olmasın!” dedim. Bana bu konu ile ilgili Emirgan'daki Altınokta Rehabilitasyon Merkezi’nin müdüresi Seçil Hanım’dan bilgi alabileceğimi söyledi. Ben de Seçil Hanım’ı arayarak bu geziye katılmak istediğimi belirttim. Seçil Hanım katılmak istediğim bilgisini ve iletişim bilgilerimi Alternatif Yaşam Derneği başkanı Ercan Bey’e ileteceğini, onun benimle irtibata geçeceğini söyledi.

 

Ercan Bey, yaptığımız görüşmede gezinin detayları hakkında bana geniş bilgi verdi. Geziyi “Jubily Sailing” adlı, merkezi İngiltere’de bulunan bir kuruluş düzenliyormuş. Jubily Sailing, “Lord Nelson” ve “Tenacious” adlı iki yelkenlisi bulunan, sponsorluk destekleri ile ve bu turlardan elde ettiği gelirlerle ayakta duran bir kuruluş.

 

Bizim sponsorumuz ise, WİSTA Türkiye (Türk Denizci Kadınları Derneği) adlı kuruluş. Bizim dedim çünkü benimle birlikte beş arkadaşım daha bu tura katıldı. İlerleyen günlerde WISTA Türkiye yetkilileri ve AYDER ile bir toplantıda buluştuk. Ben de bizi bu tura gönderenleri ve beraber tura katılacağımız beş arkadaşımı tanıma fırsatı buldum. Bu toplantıda beni çok mutlu eden bir şey öğrendim. Bu tur bildiğim turlardan farklı bir içeriğe sahipmiş. Katılımcılar teknenin personeli gibi çalışıyormış. Dalgaların sesini duymak, rüzgârı hissetmek, yelkenlerin rüzgârda çırpınışını duymak ve iyot kokusu. Bunlar genlerine denizcilik kodlanmış biri için tabii ki güzel şeylerdi. Ya o teknenin her yerine dokunmak; ıslak halatlara asılıp çekmek. Gecenin bir yarısı küpeçteye yaslanıp rüzgârı gözlemlemek. Bunları düşünmek bile bir denizcinin yüreğini coşturmaya yeterdi.

 

Pasaport işlemleri, vize işlemleri derken büyük gün geldi çattı. 29 Mayıs 2010 Cumartesi, sabah valizimi hazırlayıp Karaköy Limanı’nın yolunu tuttum. Evden çıkarken içimde bir heyecan ve hüzün vardı. Tam 16 yıl önce rahmetli babam valizini alıp çıkmıştı evden ve aylar sonra evimize dönmüştü, dönüşü olmayan bir sefere çıkmak için.

 

Önce Eminönü’ne uğradım ve yeni tanışacağım tüm arkadaşlarım için lokum aldım. Daha sonra limana giderek teknemizi aramaya başladım. Teknemiz yelkenli yarışına katılacaktı ve limanda aynı yarışa katılacak bir sürü yelkenli vardı. Sora sora tekneyi buldum. Tekneye çıkarken heyecandan bacaklarım titriyordu. Beni merdivende adının Alex olduğunu sonradan öğrendiğim genç bir arkadaş karşıladı.

 

Evet, artık teknedeydim. Beni aynı kamarada kalacağımız Michael ile tanıştırdılar. Michael 67 yaşında bir inşaat mühendisiydi. Daha önceden Lord Nelson ile bir tura katılmıştı ve tecrübeliydi. Şanslıydım, ona her şeyi sorabilirdim. Teknenin toplantı ve yemek salonunda oturup çaylarımızı yudumlarken sohbet edip birbirimizi tanımaya çalıştık. Michael bana kalacağımız kamarayı gösterdi. Kamaranın numarasının yazılı olduğu kısmı göstererek, tüm kamaraların yazılarının yerlerinin standart olduğunu söyledi. Bu yazılara bakarak 44 numarayı rahatça bulabilirdim. Rakamlar hem Braille yazı ile hem de normal harflerle kabartma olarak yazılmıştı; işte ilk erişilebilirlik. Michael bana, “İstersen tekneyi gez, her kapıda Braille olarak oranın adı yazıyor, Ben seninle gelmeyeyim, bu şekilde daha iyi öğrenirsin tekneyi.” dedi. “Eğer merak ettiğin ve çözemediğin bir şey olursa ben mutfağın olduğu kattaki güvertede, iskele tarafında oturuyor olacağım, gelip bana veya oralarda olan herhangi bir arkadaşa sorabilirsin.” dedi. Akşama WİSTA Türkiye’nin bizler için düzenlediği kokteyl vardı. Yani tekneyi öğrenmek için bol bol vakit kalmıştı bana. Kamaramız banyoya ve çok amaçlı salona yakındı. En alt kat, kamaralar, duşlar, Revir ve çok amaçlı salondan oluşuyordu. Orta katta ise, mutfak, öğle yemeklerini yediğimiz ve toplandığımız bir salon ve güverte vardı. Köprü üstünde de, kaptan köşkü, tekne personelinin kaldığı kamaralar ve diğer bir güverte mevcuttu. Her iki güvertede de yelkenleri kontrol etmeye yarayan halatlar ve bu halatların bağlı olduğu düzenek ve makaralar vardı.

 

65m uzunluğundaki bu teknede, katlar arasında merdiven inip çıkmada zorlananlar için asansör mevcuttu. Bu asansör, ortopedik engelli olan Koray arkadaşımın çok işine yaradı. Koray, İTÜ inşaat mühendisliğinden mezun. Şantiyede geçirdiği bir iş kazası sonucu ortopedik engelli olmuş. Diğer Türk arkadaşım Buket’ti. Buket, 3 yaşında geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu işitme duyusunu kaybetmiş. Bol bol kitap okuyarak var olan konuşmasını daha da geliştirmeyi başarmış. Dudak okuyabildiği için onunla iletişim kurmak hiç zor olmadı. Tabii unutup konuşurken yüzümü ona dönmediğim zamanları saymazsak. Onun sabırlı uyarıları sayesinde bunu çok çabuk öğrendim. Tekneyi gezerken de birlikte bir hafta geçireceğimiz arkadaşlarımla tanışmaya başlamıştım. En gençleri 18, en yaşlıları ise 85 yaşındaydı. Arkadaşlarımın çoğu İngiliz’di. Bazıları benimle aynı gün, bazıları ise bir iki gün önce tekneye katılmışlardı. Engelli engelsiz herkesin birbirinden bir şeyler öğrendiği, “Yapamazsın.” sözcüğünün olmadığı güzel bir grup. Ben teknedeki tek görme engelliydim. Yedişer kişilik gruplara ayrıldık ve her grubun tecrübeli bir lideri vardı. Ben Michael ile aynı gruptaydım. Akşam sponsorumuz WISTA Türkiye bizler için çok güzel bir kokteyl düzenledi. Kokteyle, eşim de katıldı. Onu bir hafta göremeyecektim. Kokteylden sonra ona tekneyi gezdirdim ve o evimize döndü. 30 Mayıs sabahı erkenden kalktım, artık limandan ayrılmamıza saatler kalmıştı. Kahvaltımızı yaptık ve kalkış saatimizi beklemeye başladık. Başka bir tekne ile Yunanistan’a gelecek olan diğer üç arkadaşımızla görüşüp onlara iyi yolculuklar diledik. Lavrion’da buluştuğumuz zaman birbirimize anlatacak çok şeyimiz olacaktı. Kalkış saatimiz geldiği zaman herkes teknesine döndü. Onlardan önce kalktığımız için onlara güverteden el salladık. Bütün tekneler boğazda Rumeli açıklarına kadar gidip yelkenlerini fora etti ve birer gelin gibi Marmara’ya doğru akmaya başladı. Syni, o anları bana o kadar güzel betimledi ki, ben de size anlatırken görmüş gibi anlatıyorum. Syni? Syni, kendisinin deyişiyle “boat mother” (tekne annem) 63 yaşında, eşi askeriyeden emekli bir bayan. Beni sürekli, “Yarın dinç kalkman için erken yatmalısın, gece güverte nöbetleri serin olur, daha kalın bir şeyler giymelisin.” diye uyardığı için bana “Ben, senin tekne annenim.” demişti.

 

İstanbul, yavaş yavaş geride kalmaya başlamıştı. Öğle yemeğimizi yedik. Kimi güvertede güneşleniyor, Kimi sohbet ediyor, kimi de vaktini kitap okuyarak değerlendiriyordu. Bir süre sonra teknenin yola makine ile devam edeceği anonsu geldi. Güverte nöbeti olan grupların yelkenlerin indirilmesi için hazır bulunmaları söylendi. Bizim nöbetimiz geceydi. Michael bana nöbet çizelgemizi okumuştu. 31 Mayıs Pazartesi öğleden sonra da mutfak nöbetim vardı.

 

Halatları kullanarak yelkenleri kontrol etmek tamamdı da, acaba yukarıda neler oluyordu. Bunu bir biçimde öğrenmeliydim. Michael’a durumu anlattım ve bir gemi maketi olsa yelkenlerin çalışma prensibini daha iyi anlayabileceğimi söyledim. O da bana, “Birer çay alıp aşağıya, çok amaçlı salona inelim.” dedi. Salonda kimse yoktu, Michael, “İşte, aradığın maket diyerek önümdeki masaya yelkenli bir gemi maketi koydu ve yelkenlerin rüzgâr karşısında tekneyi nasıl hareket ettirdiğini bana tüm detayları ile anlattı.

 

Akşam yemeğinden sonra biraz daha gezinip saat 8 gibi yattım. Saat 12’ye doğru Michael, “Nöbete çıkıyoruz.” diye beni uyandırdı. Kendisi benden erken uyandığı için hazırdı. Bana köprü üstünde, sancak tarafında nöbetimiz olduğunu, üstümü giyinip oraya gelmemi söyledi. Duvarda asılı olan zincirli kemeri belime takmamı ve kalın giyinmemi belirterek çıktı.

 

Ben de hazırlanıp çıktım ve görev yerimize gittim. Sancak tarafı, yüzünüzü geminin baş tarafına döndüğünüzde sağ tarafınızdır. Sol tarafınız ise, “iskele” olarak adlandırılır.

 

Güvertenin iç kısmında yer alan duvarlarda tutunmak için metal barlar ve bu barların üstüne monte edilmiş uçları incelen oklar mevcut. Bu oklar, görme engellinin teknenin hangi tarafında olduğunu anlaması için konulmuş. Bu bara yüzünüzü döndüğünüzde dokunduğunuz okun sivri ucu sağda ise sancak tarafında, solda ise iskele tarafındasınızdır. Bu barın hemen altında çelik bir tel mevcut. Aşırı sallantıda dengenizi kaybedip düşmemeniz için belinizdeki kemerden sarkan zincirin ucundaki mekanizmayı bu tele takıyorsunuz.

 

Güvertede insanın içini coşturan bir esinti vardı. Hemen mutfağa inip bir kupa çay doldurdum ve tekrar görev yerime döndüm. Nöbetimiz sakin geçti. Çay, sohbet derken saati 4 yaptık ve nöbeti devralacak diğer grup geldi. Biz de yatmaya gittik. Saat 07.50 gibi “10 dakika sonra happy hour başlayacak.” diye bir anonsla uyandım. Happy hour (mutlu saat). O da ne ola ki? Eğlenceli bir şey olsa gerek, diye düşündüm. Michael da uyanmıştı. Hemen sordum. “Teknede temizlik yapacağız.” dedi. Biz orta kattaymışız. Giyinip çıktık, aldık elimize süngeri, kovayı, bezi, başladık güverteyi silmeye. Ben bir de İngilizce türkü tutturdum “aman happy hour, canım happy hour” diye. Michael halime epeyce güldü. Daha sonra kahvaltı yaptık. O da ayrı bir mutluluk. Yulaf çorbası. İngilizler’in mutlu saatine alışılır ama yemeklerine biraz zor alışılır. Kahvaltı; yulaf çorbası, yoksa mısır gevreği. Yemek; patates ve türevleri. Hem de en diyetinden. Neyse ki aşçımız birkaç defa güzel yemekler yapmıştı. Midemin happy hour’ı ise, güvertede içilen 11 ve 5 çayları yanında güzel kekler, Çörekler, mozaik pastalar.

 

Kahvaltıdan sonra tekneyi tahliye etme tatbikatı yaptık. Verilen alarm ile birlikte alt kattan hızlıca güverteye çıkarak can yeleklerimizi giyip güvertede hazır bulunduk.

 

Öğle yemeğinden sonra, benim mutfak nöbetim başladı. Tabakların, çatal- kaşıkların toplanması, masaların silinmesi, yapmam gereken işlermiş. Mutfaktaki görevim akşam yemeği başlayana kadar devam edecek. Tabii bu görevde tek değilim. Ortopedik engelli arkadaşım Peter ile birlikte çalışıyoruz. Peter, koltuk değnekleri kullanıyor. Bu arada teknemiz saat 4.30 gibi sakin bir yerde demirledi. Millet, mayoları giyip denize atladı. Ortopedik engelli arkadaşların denize inebilmeleri için teknenin rampası denize kadar indirildi. Koray da yüzenler arasındaydı. Onlar akşam yemeği ve çayla yorgunluğunu atarken, benim de mutfak görevim bitmiş oldu. O günkü eğitimde, bize her bir halatın görevi, düğüm atma gibi bilgiler uygulamalı olarak anlatıldı. Ertesi gün yarışa başlayacağımız noktada olacaktık. Teknemiz bu noktaya doğru yavaş yavaş yol alıyordu. Akşam yemeğinden sonra bir hareketlenme oldu. Kamerasını, fotoğraf makinesini kapan güverteye koşuyordu. Meğer yunus sürüsü varmış. Bu sefer sesli betimlemecim Victoria idi. Victoria, 71 yaşındaydı. Kendisine “Ne kadar sakin birisin.” dediğimde bana; “Biz İngiltere’nin kuzeyinde yaşayanlar böyleyiz.” dedi.

 

O gece nöbetimiz köprü üstünde, iskele tarafındaydı. Grubumla birlikte yeriz diye getirdiğim unlu mamullerimi de yanıma aldım. Çayla yedik, çok hoşlarına gitti.

 

Kaptan köşküne yakın olduğum için telsiz konuşmalarını da duyuyordum. Telsizden Çanakkale Boğazı’nın birkaç saat bizim gittiğimiz yönde deniz trafiğine kapalı olacağı bilgisi geçildi. Arkadaşlar, neden kapalı olduğunu merak etmeye başlamışlardı. Biz de boğaza giriş için bekliyorduk. Bir Türkçe anonsta büyük bir konteyner gemisinin ters yönde geçiş yapacağı söylendi. Ben de bu bilgiyi arkadaşlara tercüme ettim.

 

Öğleye doğru, başlama noktasına geldik ve yarışın start’ı telsizle verildi. O gün, sık sık yön değiştiren rüzgâr vardı ve sık sık anonsla yelkenlerin pozisyonunu değiştirmek için göreve çağrılıyorduk. Macera yeni başlamıştı. Kâh üst güvertede halat çekiyorduk, Kâh aşağıda bazı halatları gerip düğümlüyorduk. O akşam yorgunluktan nasıl yattığımı bilemedim.

 

Gece saat 3 sıraları uyandığımda, yatağım 35 – 40 derece eğimli duruyordu. Yataktan indiğimde birden koridora doğru sendeledim. Kamaraları koridordan ayıran perdeler vardı. Yani bir nevi kapı. Bildiğiniz muşamba duş perdeleri gibi. Koridora çıktığımda karşı kenarda ufak bir su birikintisi vardı. Michael uyuyordu. Giyinip yukarıya çıktım ve durumu öğrendim. Biraz fırtınaya yakalanmışız. Rüzgâr, yağmur, şimşek ve gök gürültüsü. Aslında fırtınanın ucundan geçmişiz. Ertesi gün, telsizden bir iki teknenin yelkenlerinin hasar gördüğü haberini aldık. Onlar, bizim kadar şanslı değilmiş.

 

Sabah saat 06.30 sıraları dümene geçtim. Sesli pusulayı takip ederek tekneyi 185 ile 190 derece arasında tutmamı söylediler. Eğer pusula 185 derecenin altında bir değer söylüyorsa, dümeni biraz sancak tarafına kırıyordum. Pusuladaki değer 190 derecenin üzerine çıkarsa da tam tersi, dümeni iskele tarafına hafif kırarak pusuladaki değeri 185 ile 190 arasında sabitlemeye çalışıyordum. Dümenin düz konumda olması için hissedilebilir işaretin en tepe noktada olması gerekir. Bu şekilde, ilk kaptanlık deneyimimi başarı ile tamamlamıştım.

 

O gün de hareketli geçti. Peter ile yine mutfak nöbetimiz vardı. Bu seferki mutfak görevimiz güvertede geçti. Bir kova patates ve bir kova havuç aldık. Sohbet ederek soymaya başladık. Üst güvertedeki çalışmamız esnasında ilk iş kazasını ucuz atlattım.

 

Hızla hareket eden bir halat parmaklarıma çok yakın geçti. Bir de denize düşme tehlikesini sayarsak 2 Haziran Çarşamba’yı iyi kapattım. Perşembe günü çoğunlukla yağmurlu ve rüzgârlı bir havada yol aldık. Öğleden sonra iki saat kadar dümene geçtik. Arkadaşlar, ben dümendeyken çok güzel bir rüzgâr yakaladığımızı söylediler. Sanırım, o da benim şansım.

 

Bazı arkadaşları deniz tuttu, sürekli kamaralarında yatan arkadaşlar vardı. Ben, Cuma gününe baş ağrısıyla uyandım. Hemşiremiz Tracy geldi. Ona şikâyetimi anlattığımda, bana bunun su ve tuz kaybından kaynaklandığını söyledi. Verdiği ilaç sayesinde kısa sürede kendimi toparladım.

 

Öğleye doğru Lavrion Limanı’na yanaştık. Ben de Salı günü çok amaçlı salondaki kütüphaneden aldığım teknemiz Tenacious'ın tarihçesi ile ilgili kabartma kitabı bitirdim.

 

Teknedeki herkes kasabayı gezmeye çıkmıştı. Sadece biz üç Türk kaldık. Polis çıkmamıza izin vermedi. Göçmen bürosundan bir görevli gelecekmiş, bizi gördükten sonra dışarıya çıkabilirmişiz. Tam iki saat sonra beklenen görevli geldi ve biz dışarıya çıkabildik. Tabii, kasabanın dışına çıkmamak kaydıyla. O akşam İngilizlerle aramızda “Yunan’lılar, sizi gerçekten çok seviyormuş.” esprisi döndü.

 

Diğer üç Türk arkadaşımızla buluştuk ve bir restoranda akşam yemeği yerken yaşadıklarımızı paylaştık. Onlar da o fırtınaya yakalanmışlar.

 

Cumartesi günü yelken direğine tırmandık. Özel bir kemerle bir halata bağlanıp emniyete alındıktan sonra tırmanmaya başladım. Yukarıda bir yerden geçirilmiş halatın ucunu aşağıdaki arkadaşlar tutuyorlardı. Eğer, ayağım boşluğa gidip dengemi kaybedecek olsam bu halatta asılı kalacağım için aşağıya düşmeyecektim. Tırmanışımı başarıyla tamamlayarak direkte bulunan balkonumsu küçük sahanlığa ulaştım.

 

Daha sonra arkadaşlarla dışarı çıkarak hediyelik bir şeyler aldık. Ben Michael’a yelkenli bir tekne maketi almak istediğimi söylemiştim. Güvertede otururken Michael geldi ve bir tekne bulduğunu, istersem bakabileceğimizi söyledi. Tekneyi Endonezyalılar satıyordu. Onların teknesine gittik ve o tekneyi aldım. Tekneye döndüğümüzde Michael, zarar görmesin diye onu güzelce paketleyip tedbiren üzerine adresimi yazdı; İngiliz disiplini.

 

Öğleden sonra, çok amaçlı salona indiğimde, birkaç yan flüt ve gitar eşliğinde şarkı söylüyorlardı. Ben de onlara katıldım. Hatta bir şarkıyı benim kaydetmem için tekrar söylediler. Son gün çok güzel vakit geçirip yolculuğun yorgunluğunu attık.

 

Akşama her grup yemeğe gitti. Ben de grubumla yemeğe gittim. Yemekte de çok neşeli vakit geçirdik.

 

Pazar günü, herkes birbiriyle vedalaşarak tekneden ayrılmaya başladı. Bir sonraki etaba katılacaklar da yavaş yavaş tekneye geliyordu.

 

Biz de tekneden ayrılarak, diğer arkadaşlarımızla buluştuk. Yunanistan’daki WİSTA Derneği, bizler için küçük bir tören düzenledi. Bizlere hediyeler vererek, tahsis ettikleri bir araçla bizi Atina Havaalanı’na bıraktılar. Maalesef, yelken sistemi bizim tekneye benzeyen o maket tekneyi hava alanında kaybederek getirmeyi başaramadım.

 

Bu güzel yolculuk, benim denizcilik hayallerimi bir adım daha ileriye götürdü. Bu alanda yapmak istediklerimi de sizlere belki başka bir yazımda anlatırım.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş