Toplam Okunma 0
Pembe bir beyin çizimi. Beyni yan taraftan görüyoruz. Beynin çevresinden zincirler geçiyor ve zincir alt taraftan da asma kilitle kilitlenmiş.

Bundan birkaç ay öncesi bir kış günü. Sevda’yla birlikte eve doğru yürürken sokakta oynayan bir çocuk yaklaştı yanımıza. “Aaa! Abi senden bir tane daha var.” Âdem abiyle epey yakın oturuyoruz, onu kastediyor muhtemelen. İkimizin de kör oluşu, diğer tüm özellikleri görmezden gelmek için yeterli. Birkaç zaman sonra o çocukla bir daha karşılaştık. Bu sefer Âdem abi de vardı yanımda. Şakayla karışık takıldım. “Bak, benden bir tane daha var diyordun ya, bu di mi?” dedim. O da “Evet abi” dedi.

Muhtemelen hepimizin yüzlerce kez karşılaştığı bir şey bu aslında. Ama çocuğun sözleri bu yazıyı düşürdü kalbime, beynime. Nasıl oluyor da tek bir özellik, bütün diğer niteliklerin önüne geçip bizi tanımlayan tek şey oluveriyor? İnsanları böyle tanımlara iten ne? Peki bunun sonuçları? Hem böyle tanımlanan hem tanımlayan kişi açısından sonrasında ne oluyor? İyi de hiç mi yolu yok bu tutsaklığı aşmanın? Nasıl kurtuluruz bu tek boyutlu tanımlardan? Neden, sonuç ve nasıl? Bu sorular şimdilik üçlü bir yazı dizisinin parçası olsun diye düşündüm. Kim bilir, zamanla yeni öneri ve geri bildirimlerle biraz daha irdeleriz belki konuyu.

Gelin, “Neden?” sorusuyla başlayalım. Esasında, kişinin tek bir özelliğine dayalı olarak tanımlanması, en temel mikro saldırgan davranışlardan biri olarak kabul ediliyor. Adı, “kimliğin inkârı.” Daha önce Deniz, Elif ve neredeyse her EEEH Dergi yazarı bu satırlarda bunun örneklerini çokça yazdılar.  Yapılan nitel görüşmelerde sakatların en çok rahatsız oldukları davranışlardan birisi kimliğin inkârı. Görme engelli müzisyen, tekerlekli sandalyeli belediye başkanı, otizmli bilim adamı, işitme engelli öğrenci, özel gereksinimli yolcu.  Dikkat ettiyseniz, bilim adamı, görme engelli, özel gereksinimli gibi kelimeleri kullandım. Bilinçli bir tercih çünkü sizi böyle tanımlayanların meseleyi tıbbi, sağlamcı ve cinsiyetçi görmeleri şaşırtıcı bir şey değil.

Görsel ve işitsel medyada sıkça karşılaştığımız tamlamalardan söz ediyorum. Bu, bir tek yeti farkı olanların başına da gelmiyor tahmin edeceğiniz üzere. Bir kaza haberinde “Kadın şoförün kullandığı xxx plakalı araç” denebiliyor kolaylıkla. Örneğin; Bir şiddet haberinde, “Suriyeli göçmenin karıştığı olaylar” gibi cümleler kolaylıkla kurulabiliyor. Durumun abukluğunu anlatmak için şöyle cümleleri düşünün: Çorumlu Burak Sarı 3 kişiyi öldürdü, Ordulu Engin Yılmaz hastane bastı, Sarışın belediye başkanı Meral Sözen, kısa boylu öğrenci Dilek Başar Açlan’ı tebrik etti… Böyle cümleleri hiçbirimiz kurmuyorsak, buna karşın sağır ressam Canan Çam Yücel tamlamasını doğal kabul ediyorsak, o zaman bizim algımız da tutsak olmuş demektir.

Evet, benzer durumları farklı şekilde adlandırmanın, kavramı daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Eğer bir ortamda alışageldiğimiz özelliklerden farklı biriyle karşılaşıyorsak, algımız bu farklılığa kayıyor. Çaba harcamazsak, o farklılık algımızı hapsediyor. Baktığımız, işittiğimiz kişide yalnızca o özelliği görüyoruz. Kalan diğer özellikler Platon’un mağarasının dışına kaçıyor. Görünmüyor, duyulmuyor ya da hissedilmiyor. Bir web sayfasına girişte yüksek bir müzikle karşılaştınız mı hiç? Kör biriyseniz ve ekran okuyucu kullanıyorsanız, o sayfada tek duyduğunuz o müziktir. Kapatana kadar başka bir şeyi algılamanız neredeyse imkansızdır. Kişiler de kendilerinden farklı olanla karşılaştıklarında, benzer bir deneyim yaşıyor olabilir. Ben bu durumu “algının tutsaklığı” diye tanımlıyorum. Algının, birinin tek bir özelliğine takılıp kalması ve kalanı yok sayması, böylece de hem kendi algısını hem de karşısındakini tek tip bir tanıma tutsak etmesi.

Dedim ya, meseleyi yalnızca sakatların, göçmenlerin, kadınların, siyahların yaşadığı bir şey gibi görürsek, yine algımızı tutsak etmiş oluruz. Aslında hepimiz başka ortamlara girdiğimizde, bu girdaba kapılma ihtimali var. Bir sınıftaki ilk derste olduğunuzu hayal edin. Öğrenciler kendini tanıtıyor. “Benim adım Ayşe, Fatma, Emine, Ahmet, Mehmet, Murat.” Öğretmen devam ediyor tanımaya. Ta ki farklı bir isimle karşılaşana dek. Hemen o meşhur soru geliyor, “Ah! Adının anlamı ne?” Sanki o ana dek söylenen diğer tüm bildik isimlerin anlamlarını biliyor gibi.

Diyelim ki doktorsunuz ve bayram ziyaretine gittiniz. Herkesle havadan sudan muhabbet ederler ya “Benim de dalağım şişmişti, çarpıntım var, ne yapsak?” diye sizi rahat bırakmadıklarında ne yapıyorsunuz? Benzer örnekleri akrabaların bildiğinden farklı bölümde okuyanlar çokça duyar. “Şimdi sen felsefe okuyorsun ya, filozof mu olucan? Bu endüstri mühendisi de ne ola ki? Ya avukat oğlum, bizim bir arsa davası vardı…”

Örnekler o kadar fazla ki yurt dışına çıktığınızda veya orada yaşıyorsanız, bu sefer tipiniz veya uyruğunuz oluyor algıların takıldığı. Kimi ortamda giyiminiz, bazen konuşma şekliniz, ses tonunuz, takınız ya da dövmeniz. Kimi zaman soyadınız ve yakınlarınız. Mesela ben ilk ve ortaokula başladığımda, Olgun ve Zerrin’in kardeşiydim Engin’den önce. Hep bir kıyasın parçası oldum uzun süre.

Niye kolayca algılarımızı tutsak ediyoruz dersiniz farklılıklara? Yanıtı ararken aklıma sürekli tekrar eden bir anım geldi. Ne zaman anneme babama vs. yeni bir arkadaşımdan söz etsem, yeni biriyle tanıştığımı anlatsam, ilk soruları şu olurdu: “Nereli?” Cevabım hep aynı olurdu, “Nereden bileyim ki hiç sormadım.” Çünkü benim için arkadaşımı tanımlamak için kullandığım bir veri değildi nereli oluşu. Ama belli ki büyükler için öyle. Hiç tanımadıkları biriyle ilgili bir yargı geliştirmeye ihtiyaç duyuyorlar ve bu yargıyı onlara verecek şey anladığım kadarıyla memleketleri. Günümüzde pek kalmadı sanırım bu soru ama benim jenerasyonum için çok tanıdıktır. Sorunun ne olduğunun önemi yok. Neden sorulduğunun önemi var.

İnsanlar yeni karşılaştıkları herkesi kolayca tanımlamaya, sınıflandırmaya ihtiyaç duyuyor. Evrimsel bir gereklilik. Atalarımız için avcılık-toplayıcılık döneminde sınıflandırma önemli bir yaşam aracı. Yeni kişi tehlikeli mi yoksa bir dost mu? Kaçmak mı lazım, saldırmak mı? Bu kararı vermek için uzun uzadıya bir vakit yok. Durumu “bilişsel verimlilik” olarak tanımlıyoruz. Minimum çabayla maksimum iş. Sorun şu ki artık bu tür bir yaşam tehdidiyle karşı karşıya değiliz. Ama bilişsel tembellik aynen devam ediyor. Eğer göze kulağa çarpan bir farklılık keşfettiysek, ne mutlu bize. Hemen hazır bir etiketi yapıştırıveriyoruz. Şükür ki ekstra bir çaba harcamaya gerek yok. Bir etiket, bir masaüstü kısa yolu, aradığımız tüm yanıtları sağlıyor sözde.

Anne-babam için bu etiket, arkadaşımın memleketinde saklı. Sokaktaki çocuk için ben ve benden bir tane daha olanın ortaklığı körlük. Bir kez etiketi bulunca, üzerine daha fazla düşünmeye, diğer özelliklere bakmaya ihtiyaç var mı? Hatta böyle bir farklılık, rahatlatıcı bile olabilir. Çünkü detaylarla uğraşma sorununu ortadan kaldırıyor. Herkesin mayo giydiği bir plajda pardösü giyen birini görürse, onu kolayca ayırt etmiş oluyor ve damgalama yolu açılıyor.

Eğer farklılık bugüne kadar karşılaşmadığı bir şeyse, belirsizlik öylesine rahatsız ediyor ki bir yargıya ulaşana dek özel alana müdahale gayet doğal hale geliyor. “İsminin anlamı ne? Doğuştan mı böylesin? Hiç mi tedavisi yok? Ne işin var bu kılıkta sokakta?” gibi bazen merak bazen saldırganlık içeren sorular olağan kalıplar oluyor. Sözlerle olmasa bile bakışlarla karşı tarafın tüm rahatı kaçırılıyor. Çünkü amaç bir an önce etiketi yapıştırıp yargıya varmak.  Böylece de tekrar bilişsel dengeye ulaşmak.

Yani dostlar, aslında burada gönüllü bir tutsaklık söz konusu. Farklılıklar, yargıya varmayı ya kolaylaştırıyor ya da daha ciddi bir belirsizlik yaratıyor. Her iki durumda da diğer değişkenlerin, detayların önemi kalmıyor ve kişi yalnızca o farklılığından ibaret bir vaka haline geliyor. Fakat algılayanın kendini düşürdüğü bu gönüllü tutsaklık, algılananı da kalıp bir tanıma tutsak ediyor. Sürekli yeni bir mücadele, kendini kanıtlama çabası, görünür olma teşebbüsleri ve yoğun bir ruhsal yorgunluk beraberinde geliyor. Her şeyden kötüsü, belki de tutsak algılar kanıksanmış sağlamcılığın taşlarını örüyor.

Bir sonraki yazıda algılananlar, ezilenler, yeti farkı olanların, bir tanıma hapsedilenlerin, tutsaklıktan nasıl etkilendiklerini ve kurtulma çabalarını ele alacağım. Siz siz olun, biraz daha çalıştırın zihninizi, bedeninizi, ruhunuzu, çeşitlilikleri yok saymaktan, birini yalnızca bir özelliğe indirgemekten uzak durun. Unutmayın, hayatı çeşitliliklere borçluyuz.


Sesli Dinle

Yorumlar

Bu yazı için henüz yorum yok.