Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Okudukça Anlamak; Anladıkça Daralmak

Yazar: Elif Emir Öksüz

Toplam okunma: 173

filerime@gmail.com

Sayı: 60, Şubat 2019

 

Uzun zamandır sessizim sevgili okurlar. Yazacaklarım bitmedi; yok, hayır! Fakat ben bittim birazcık. Bir yandan doktora tezi yazmaya çalışmak bir yandan da çocuk bakmak hiç de kolay değil. Artık hiçbir şeye zamanım yok. EEEH Dergi’nin beşinci yaşının yüzü suyu hürmetine, öteki odada, babasının kucağında ağlayan bir Bahar eşliğinde yazıyorum bu ay.

EEEH Dergi, toprağa ektiğim bir tohum gibi benim için; büyümesini, güzelleşmesini izlemek şahane bir zevk. Bir yandan da kafamdakileri sarıp sarmalayıp yüklediğim kara bir tren; denizleri, kıtaları aşıp beni sizlerle buluşturan. Beşinci yıl özel sayısında yazmadan edemezdim. Bir şeyler eksik kalırdı içimde. Toprak sulanmamış, çiçek boynunu bükmüş gibi gelirdi. Hem kafamda deli bir soru... Yazıp irdelemeden olur mu?em kafamda bir deli soru...

Bu aralar tez çalışmalarım nedeniyle, engellilik ve engelliler hakkında çok şey okuyorum, doğal olarak da birçok şey öğreniyorum. Yeni kavramlar, tarihsel bazı önemli olaylar, kara lekeden bile kara ayrımcı uygulamalar, tarihe adını altın harflerle yazdırmış cesur ve ileri görüşlü engelliler, yapılan yanlışlar ya da doğrular, gelecek için öneriler falan filan... Bazen okudukça okuyasım geliyor. Bir bakıyorum dalıp gitmişim Tez konusu çok geride kalmış, ben kitaptan kitaba, makaleden makaleye zıplamışım. Bazen de kaldıramıyorum okuduklarımı, çat diye kapatıyorum bilgisayarı.

Yeni şeyler öğrenmenin yanında, yeni duygular da yaşıyorum, eski olaylara ait yeni duygular. Bazen öyle bir şey okuyorum ki, tam beni anlatıyor, Yaşanmış bir olayı canlandırıyor. O zamanlar anlam veremediğim şeyleri, bugünkü öğrendiklerimle düşünüyorum ister istemez. Sonra olan oluyor... Yaşanmış bitmiş olaylara yeni kırgınlıklar, öfkeler, acıma, üzüntü... Adı neyse ne ama içeriği hep olumsuz duygular ekleniyor.

Geçenlerde okuduğum bir makale, engelliliğin ve engelli öğrencilerin psikoloji bölümlerindeki ötekileştirilmelerinden ve bunun tez konusu seçimine olan etkisinden bahsediyordu. “Engelli öğrenciler, kendilerine rol model olabilecek engelli bir öğretim üyesiyle genelde karşılaşmıyor ve engellilik bir araştırma konusu olarak bazı öteki konular kadar değer görmüyor, böyle olunca da engelli öğrenciler engellilik ile ilgili bir tez konusu seçmekten uzaklaşıyor.” deniyordu. Geri gidip şöyle bir düşündüm. Yüksek lisans tez döneminde tez konusu seçmede yaşadığım ikilemi hatırladım. Bir yandan engellilik ile ilgili bir şeyler yapmak istiyordum; bir yandan da daha “saygıdeğer” bir konu çalışıp engellilerin yalnızca çalışma alanı olarak engellilikle sınırlı olmadıklarını göstermek istiyordum herkese. Makaleyi okuyunca üzüldüm on yıl öncecki kendime. Meğer ne kadar da tek başıma kürek çekiyormuşum bana ters akan bir nehirde. Seçtiğim ya da seçmediğim konuya değil, konu seçimimin böylesine sistematik bir ötekileştirme nedeniyle etkilenmiş olmasına üzüldüm. Okumadan önce, bu benim için tez konusu seçimiyle ilgili bir anıydı sadece fakat şimdi bir engelli olarak nasıl da ötekileştirilmiş olduğumun göstergesi.

Bu dergide de çok yazıldı mikrosaldırganlıklar. Geriye dönüp bakıyorum. Beni o zamanlar sinir eden olaylara artık birer isim verebiliyorum. Yalnızca fax çekebildiğim için beni öven müdür yardımcısı, nişanlanmış olmasaydım, beni fikrimi dahi sormaksızın, tanıdığı başka bir körle başgöz etmeye niyetlenen öğretmen arkadaş, çekinmeden ve sormadan elime koluma dokunmaya hakkı olduğunu düşünen insanlar, yol ortasında çevirip “Zor olmuyor mu?” diye soran teyze, evli olmamıza rağmen eşimi ve beni kardeş zanneden üst kat komşu, benimle değil yanımdakiyle muhatap olan klinik profesörü şahıs... Liste uzar gider. Şimdi çok daha iyi anlıyorum bu davranışlarının altında yatan süreçleri. Sonra düşünüyorum, ne işime yarıyor anlamak? Acaba daha mı iyi hissediyorum anladıkça yoksa daha mı kötü? Ha bu arada yeni öğrendim, azınlık gruplarının grup içinden biriyle evlenmelerinin onaylanması, veya beklenmesi de denebilir, bir azınlık grubu tanımlama kriteri olarak geçiyormuş literatürde.

Başka bir makaleyi okurken, engellilerin yokluğu değil varlığının fark edilmesi ile ilgili bir paragrafa rastladım. Hakikaten ne kadar doğru. Hiçbir öğretmen sormuyor, düşünmüyor acaba neden şu elli kişilik sınıfta bir tek engelli bile yok; nüfusun yüzde onundan fazlası engelliymiş, peki nerde bu insanlar; haftasonu İstinye Park’ta neden hiç görmüyoruz mesela? Sonra varlığımın telaşe ve hatta bence rahatsızlık verdiği durumları ve ortamları düşündüm. Bilmiyordu insanlar, benimle ne yapacaklarını bilmiyordu. Telaşlanıyor ve bazen de saçmalıyordu.

Bir de şu engelli kapıları, engelli tuvaletleri, engelli köyleri, mahalleleri meselesi var. Bir yazar soruyordu: “Siyahlar için ayrı kapılar, tuvaletler, mahalleler düşünebiliyor musunuz günümüzde?” diye. Peki neden konu engellilik olunca, bu ötekileştirici uygulamalar bırakın yasaklanmayı bir lütuf bir hizmet bir ayrıcalık gibi sunuluyor? Evet okudum bunları, evet düşündüm ve evet bir öfke dalgası kabardı içimde.

Bir ara da detaylı detaylı engellilerin zorla kısırlaştırılması hakkında makaleler okudum. Davalardan, mahkeme kararlarından direk alınmış hikayeler. Engelli insanların sözleri, ailelerinin ifadeleri... Yoksulluğun, engelli insanlara vurduğu ikinci darbeyi, parası olan ailelerin çocuklarını kısırlaştırılmaktan kurtarabilme şanslarının olduğunu falan filan da kitaplardan okudum yine. Bugün açık açık kısırlaştırılmıyor belki engelliler, ama neden engellilerin üremesi ya da engelli kadınların sağlığı daha az değerli? Kaçınız bir tekerlekli sandalye kullanıcısının erişebileceği bir kadın hastalıkları veya doğum kliniği gördünüz? Neden mesela ben bir tane bile erişilebilir belge almadım hamileliğim ve hastane maceram boyunca. Oysa ilk randevuda kocaman bir dosya verildi elime, ne yenmeli ne yenmemeli, ne yapılmalı ne yapılmamalı, hastane neler sağlıyor neler sağlamıyor, beni bu süreçte neler bekliyor... Hepsi anlatılıyordu dosyadaki belgelerde. Neden benim bunları bilmem diğer hamile kadınlardan daha az önemliydi? Eskiden olsa, sadece erişilebilir belgeler sağlanmadığı için öfkelenirdim. Artık engelli bir kadın olarak benim diğer kadınlardan daha önemsiz görüldüğüm için bu belgelerin erişilebilir olmadığını düşünüyorum ve daha çok öfkeleniyorum. Artık erişilebilir belge sağlanmaması, belgeye erişememenin yanında, ikinci sınıf vatandaş ya da istenmeyen önemsenmeyen hamile anlamına geliyor ve daha çok delirtiyor beni.

Sanki bu son örnek demek istediklerimi açıklayan en iyi örnek oldu. Okumak, bilmek, daha iyi anlamak bilmiyorum daha mı iyi oldu. Yaşadığım bireysel sinir bozucu olaylar, birdenbire tüm engellilere asırlardır yapılagelmiş ayrımcılıklarla birleşti zihnimde. Öfkelenmemin nedeni, artık yalnızca karşımdaki bireyin davranışları değil, birey ve toplumun kollektif ve sistematik ötekileştirmeleri haline geldi.  Siz ne dersiniz peki? Size nasıl geliyor EEEH Dergi okumak ya da engellilik hakkında yazıp çizmek, düşünmek, tartışmak? Yüreğinize su serpiliyor mu? “Bunları yaşayan yalnızca ben değilmişim.” diye düşündüğünüzde; yoksa öfkeniz alevleniyor mu? “Bunları yaşayan yalnızca ben değilmişim.”, Asırlardır sırf “sağlam” doğdular ve yaşadılar diye benim gibi milyonlarca engelliyi ötekileştirme hakkını kendilerinde buldular diye düşündüğünüzde?

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş