Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Beni Bilirsiniz

Yazar: Meral Sözen

Toplam okunma: 945

meralsozen1@gmail.com

Sayı 45, Kasım 2017

 

"İnsanın kaderiyle alay edercesine güneşli bir gün"

Taksinin arka koltuğuna yayılmış, bu cümlenin aslı nasıldı diye düşünüyordu. Nasıl da etkili söylemişti Ahmet Hamdi Tanpınar. Yoksa şöyle miydi: Güneşin, insanın talihiyle alay edercesine parladığı bir gün.

İşte öyle bir gündü. "Hedefinize ulaştınız!" dedi navigasyon. Bu uyarıyı her duyduğunda zihninde, "Emin misin? Ne de kolay söylüyorsun, daha ulaşılacak ne çok hedef var" gibi pek çok cümle uçuşsa da, o an en lazım olan cümleyi seçip iletti taksi şoförüne: "Üst geçidin orada bırakır mısınız beni"

Taksi birden durdu, önünde bir araç olduğundan mı yoksa tam da üst geçide gelmiş bulunup sağa yanaştığından mı emin olamadı. Şoförden bir tepki bekledi, "Buyrun" gibi bir şeyler demesini bekledi, ses yok. İnsanların hiç de gerekmeyen durumlarda fazladan konuşup, gerektiğinde de susmayı tercih ediyor olmalarına bir kez daha hayret ederek, "Risk budur" deyip açtı taksinin kapısını.

İndiği yerde iki yöne doğru da insan seli vardı. İnsanlar kitleler halinde üst geçide ulaşmaya çalışıyor veya oradan ayrılıyordu. Köprünün ileride mi geride mi olduğunu anlayıp yönünü bulabilmek için olduğu yerde durarak, görebildiği kadar, yakın çevresinden başlayarak etrafı taramaya başladı. Ancak durmak yasaktı. Durursan ölürsün.

Kalabalıktan bazıları çarpıp geçiyor; elindeki bastonu fark edenler ise önce ne yapacağını bilemez halde duraksıyor, sonra da sağından veya solundan geçmek suretiyle bu zorlu engeli aşarak kutsal hedeflerine doğru ilerliyordu. Her biri adeta tarih yazmaya gidiyordu.

Birinin gelip koluna yapışması uzun sürmedi: "Nereye gideceksiniz?" Aslında bastonuyla yoklayarak kendi bulmak istiyordu köprüye çıkan merdivenleri ama mümkün olmuyordu bir türlü. Koluna yapışan kişiye yardımcı oldu hemen: "Üst geçide çıkacağım"

O andan itibaren pek çok kişiyle sayısız diyalogta bulundu:

-Metrobüse mi bineceksiniz?

-Hayır karşıya geçeceğim.

-Ne yöne gideceksiniz? Orada nereye gideceksiniz?

-Nereyi arıyorsunuz?

-Müzik merkezine gideceğim.

-Orada iki tane var yan yana, hangisine gidiyorsunuz?;

Şuna gidiyorum.

-Nereye bakmıştınız?

-Şu müzik merkezine.

-İşte şurada. Müzik dersi mi alıyorsunuz?

-Evet.

-Enstrüman mı çalıyorsunuz?

-Hayır.

-Nereye gidiyorsunuz?

-Nereden geliyorsunuz?

-Her gün mü geliyorsunuz?

-Eviniz mi orada?

-Neyle geliyorsunuz?

-Buyrun burada ama orası en üst katta.

-Biliyorum sorun değil.

Gideceği yere nihayet vardı ama artık kendi çapımda tanınan biri. Bu yüzden devamını kendi anlatmak istiyor:

Beş dakika içinde civardaki pek çok kişi benim hakkımda aşağı yukarı bir fikir sahibi oldu. Yüzlerce insan var çevrede ama kimse kimsenin nereye gittiğini, ne iş yaptığını bilmiyor. Yolda bir kız telefonda bağıra çağıra kavga ediyor, muhtemelen sevgilisiyle, kimse onun yanına gidip "Sorun nedir? Yardımcı olayım" demiyor.

Aynı hedefe bir sonraki gidişimde, geçen sefer konuştuğum kişi sayısından daha fazlası tarafından tanınıp bilindiğimi fark ettim. Hiç tanıdık gelmeyen pek çok ses, "Böyle gideceksiniz, şu tarafta" falan diyerek yönlendiriyordu beni. 

Her gidişimde biraz daha topluma mal oluyorum. Ünlü olmak zor hakikaten. Yaşamınızı hep gözler önünde sürdürmenin baskısını hissediyorsunuz üzerinizde.

Bazen aynı yolda yürürken, "Acele etmeyin daha vakit var" veya "Beş dakika geç kaldınız" gibi şeyler duyduğumu sanıyorum. Zihnimin derinliklerine sesleniyorum: "Big Brother sen misin?"

Bu bölgedeki şöhretimi iyiden iyiye benimsedim artık.

Bugün hedefe otobüsle gelişim kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Simitçi, sucu, güvenlik görevlisi, tinerci... Hepsi nefesini tutmuş benim otobüsten inişimi izliyor. Ve perde açılıyor, otobüsün kapısı müthiş bir gıcırtıyla iki yana aralanıyor, güneşin delici ışıklarıyla aydınlanan sahneye ağır ağır iniyorum basamaklardan. Asamı yere vuruyorum bilgece ve bir o kadar da otoriterce. Pelerinimi evde unutmuşum, onun yerine saçlarımı savuruyorum rüzgarda.

Ve evin Fransız balkonundan halka vaaz veren kahramanımdan esinlenerek, ben de seslenmek istiyorum kitlelere:

“Ey yığınlar! Birleşseniz dünyayı değiştirebilirdiniz, ama siz işe gitmeyi tercih ettiniz”

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş