Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Mikro - Saldırılarda Üçüncü Perde

Yazar: Deniz Aydemir Döke

Toplam okunma: 1488

daydemird@gmail.com

 

Son üç aydır sizlere mikro-saldırılardan bahsediyorum. Bu saldırılar mikro çünkü genelde saldırıda bulunan verdiği mesajın farkında değil ya da ayrımcı tutumu bilinç dışında olduğundan kendini çok harika birisi zannediyor. Benlik algımızın olumlu olması bizim için çok önemlidir. Bundan ötürü insanlar genelde kendilerinin çok iyi, yardım sever olduklarına inanır ve karşı yöndeki kanıtları ya görmezden gelir ya da çarpıtır. Yani kimse hele hele toplumsal norm o yönde değilse, “ben ırkçıyım, homofobiğim, kadınların erkeklerden daha aşağılık olduğunu düşünüyorum” demez açıktan açığa. Peki ne yapar? İma eder, bilinç dışı bir şekilde onu ifade eder. Mikro-saldırılar da genelde bu bilinç dışı ayrımcılığın ifade ediliş biçimlerinden biri.

 

Mikro - saldırılar günlük hayatın bir parçası maalesef. Önceki yazılarımı okuyanlar belki diyordur ki “ne olmuş canım adam sana değil de annene sorduysa çay içer mi diye, siz de pek alıngansınız”. Bir kere bu da kişinin deneyimini küçümsediği ve yok saydığı için bir mikro saldırıdır ama neyse, biz bu gündelik saldırıların neden bu kadar etkili olduğundan bahsedeceğiz.

 

Mikro-saldırıların psikolojik sağlık üzerindeki etkisinin büyük olduğu hatta açıktan açığa yapılan ayrımcılıktan daha güçlü bir olumsuz etki yaratabildiği biliniyor (Sue, 2010). Zira bu saldırılar bireysel düzeyde yaşansa da, bir dünya görüşünü dile getiriyor ve makro düzeyde etkili oluyor. Yani otobüste karşılaştığınız bir kişinin sizi engelinizden ibaret görmesi ve size tuhaf davranması sizi o gün sistematik düzeyde belki etkilemiyordur ama o kişi iş üzerinizdeki müdürse ve sizi sadece zavallı bir kör olarak görüp size sorumluluk vermiyorsa bu sistemli bir ayrımcılık haline geliyor. Düşünün, dolmuşçu sizden engellisiniz diye para almamaya kalkıyor, evde anneniz diğer kardeşlerinizden beklediği hiçbir sorumluluğu sizden kör olduğunuz için beklemiyor, yatağınızı bile anneniz topluyor, arkadaşlarınız sizi paylaşmaya değer görmüyor… Yaşamın her alanında sağlamcılarla birliktesiniz. Bazı engelliler bu sağlamcılığı içselleştiriyor ve öğrenilmiş çaresizlik içerisinde kendisinden bir şey beklemiyor bile. Bu kişiyi gerçekten kaybettik. Diğerleri ise bu algıyı içselleştirmeden, diğer insanları gücendirmeden, bu mücadeleye duygusal ve zihinsel enerji harcıyorlar. Şahsen bu enerji beni tüketiyor bazen.

 

Peki nedir psikolojik boyutu bu mikro-saldırıların? Ezen misinizEezilen mi yazımda da belirttiğim gibi, baskın gruplar gücü elinde tutar ve bu güç fiziksel bir güç olmak durumunda değil. Mikro-saldırıların ilk psikolojik açmazı gerçeklik çatışmasıdır (Sue, 2010). Bu gerçeklik çatışmasının galibinin kim olduğunu tahmin etmek zor değil zannımca. Kim toplumsal gücü elinde tutuyorsa, o, çatışmaları kazanır. Yani sağlamlara göre engelliler yaşayıp gidiyordur işte. Otobüsler de konuşuyordur, devlet onlara iş maaş falan da veriyordur zaten, artık hiçbir şey eski günlerdeki gibi değildir. Engellilerin karşılaştığı sorunlar münferit olaylar ya da önemsiz ayrıntılardır. Engellilerin okula gidip gidemediği, istediği kitabı okuyup okuyamadığı, ya da alışveriş yapıp yapamadığı sağlamların derdi değildir zaten. Onlar değildir adımlarını kapıdan dışarı atar atmaz “burası sana göre değil, en iyisi evine dön” mesajını alan. Yani onlara göre “hava hoş”. Ortamda bir ezen ve bir de ezilen grup varsa kim söz sahibidir? Kadın hakları ihlallerini ve kadına karşı ayrımcılığı kim yaşar ve buna karşın kim gücü elinde tutar? Kimin gerçekliği günlük hayatta ön plandadır, kadının mı erkeğin mi? İşte böyle, sağlamlar sağlam olduklarından onların hayatının parçası değildir erişilebilirlik, eşitlik, ya da ÖSYM tarafından sunulan sınava girebilmek için verilen mücadele. Geçen ay ÖSYM sınavı oldu sahi ya, çıkan haberlerin yüzde kaçı engelliler ile ilgiliydi ve bu haberlerde engelliler nasıl ele alınmıştı diye sorsam, cevapta saklı kimin gerçekliğinin ön planda olduğu.

 

İkinci psikolojik boyut ise, mikro-saldırıların temelinde olan önyargının görünmez oluşu (Sue, 2010). Görünmezlikten kasıt mikro-saldırıların büründüğü olumluymuş izlenimi, bilinç dışındaki, örtük bir önyargıdan ortaya çıkıyor oluşu ve durumda gerçekten bir ayrımcılık mı var yoksa karşıdaki iyi niyetli mi ikilemi (Sue, 2010). Engellilik özelinde bakınca bu iyi niyet varsayımı diğer ayrımcılık guruplarına göre daha farklı bir görünüm alıyor. İnsanların size sormadan yardım etmeye çalışmasının altında yatan “bu zaten zavallının biri, kendisi bir şey yapamaz” önyargısının kaç kişi farkında dersiniz? Ya da bu farkındalık kaç önyargı sahibini gerçekten rahatsız eder? Bence burada Sue’nun (2010) bahsettiğinden biraz daha farklı bir durum var. Bana göre engellilerin yaşadığı merhametli bir ayrımcılık olduğundan, mikro saldırıyı yapan kişi bilinç düzeyinde önyargısının farkında da olabilir.

 

Engellilerin yaşadığı ayrımcılık kısmen merhamete ve acımaya dayanıyor. Acıma ve merhamet ise kişinin benlik algısını tehdit eden bir şey değil. Günümüzde birilerinin çıkıp ”ben ırkçıyım, benim ırkım tüm diğer ırklardan üstün ve ben sırf bu yüzden ırkı benimkinden farklı olanlardan üstünüm” diye bir şeyi o kadar da kolay dile getirmez. Onun yerine bilinç dışında ya da örtük bir şekilde ırkçılık yapar. Ama engellilere merhamet göstermek, engellilere acımak ırkçı olmak kadar olumsuz algılanan bir şey değildir, aksine olumlu getirileri, yani ikincil kazançları olma ihtimali yüksektir.

 

Engellilerin yaşadığı ön yargı sadece görünmez değil, hatta görünür ve benimsenmiş bile olabilir. Yani önyargı değildir ki bu biçare körlere sevabına her gördüğünde yardım etmek.

 

Üçüncü psikolojik boyut, mikro-saldırıların ufak tefek olaylar olduğu, abartılmaması gerektiği görüşü (Sue, 2010). Birinin size gereksiz yere yardım etmesini, sizi çocuk yerine koymasını, ara sıra sizin yerinize karar vermesini, sizin cinselle varlığınızı yok saymasını, sizi bir türlü kendine denk görmemesini abartacak bir şey yok canım! Bunlar ufak tefek münferit olaylar, pireyi deve yapıyor bu sakatlar. “Canım, çok alınganlar. Ben o yorulmasın diye çayını karıştırıyordum, o yorulmasın diye onunla değil de yanındaki insanla konuşuyordum, Bunlara iyilik yapıyorsun yaranamıyorsun.” Sue (2010) mikro saldırıların etkilerinin hiç de öyle mikro olmadığını söylüyor. Çeşitli çalışmalar mikro-saldırıya maruz kalan kişilerin psikolojik olarak örselendiğini, öfke ve duygusal karmaşa yaşadığını, özgüveninin düştüğünü gösteriyor. Yani bu ufak tefek olaylar bir değil, iki değil, hep yaşanıyor. Sadece sokakta değil, okulda, işte, hastanede, devlet dairelerinde, komşuyla sohbette, alışverişte, çocuğunuzun okulunda ve hatta evinizde yaşanıyor, kaçış yok mikro-saldırılardan. Hal böyleyken de tek bir olayın küçümsenen etkisi değil insanı sarsan, yoğunluğu yüksek bir sürü olayın toplam etkisi.

 

Sue’ya (2010) göre son psikolojik boyut ki bana göre en zorlu olanı, bu mikro saldırılara nasıl tepki verileceğine karar vermek. Mikro-saldırıya uğrayan kişinin aklından bir sürü soru geçer (Sue, 2010): Düşündüğüm şey mi oldu gerçekten? Kişi ne dediğinin ya da ne yaptığının farkında mı? Bu iyi niyetli bir davranış mıydı? Ne yapmalıyım? Görmezden mi geleyim yoksa karşımdakini yüzleştireyim mi? Yüzleştirsem, ona yaptığının önyargılı bir şey olduğunu nasıl kanıtlayacağım? Yüzleştirmeye değer mi? Burada karşınızdaki kişiyle olan ilişki de önemli. Eğer saldırganla aranızda bir güç farkı varsa, saldırgan sizin üstünüzse nasıl davranmak lazım. Ya da sokakta rast gele gördüğünüz bir adama meramınızı anlatmak için harcayacağınız psikolojik güce değecek mi? Ya da siz mikro saldırıya uğramıyor da gözlemliyorsanız ne yapmak lazım, herkesi eğitmek için yeterince gücünüz var mı?

 

Bu belirsizlik insanı çok zorlayan bir süreçtir. Şimdi sizi süper kahraman gibi gören birisinin asıl varsayımının engellilerin bir şey beceremeyeceği olduğu ve siz bu inancı sarsıyorsunuz diye sizi süper kahraman mı sandığı, yoksa gerçekten sizi takdir ettiği mi olduğuna karar vermek. O arada adamın bir taraftan söylediği “sağlamlar bile” söylemlerinden kendinizi korumak ve adama ne tepki vereceğinize karar vermek… Ya da “seni neden tek başına salıverdiler” diyen birine durumu anlatmaya nereden başlamak gerektiği. Ve bu olaylar gündelik hayat içinde o kadar çabuk oluveriyor ki, siz kadının ne söylediğini hazmederken o kişi çoktan başka bir konuya geçmiş oluyor ya da artık yanınızda bile olmuyor. Sonra gün yüzü görmemiş küfürlerinizle baş başa kalıyorsunuz.

 

Diyelim tepki verdiniz, karşıdaki ne yaptığını anlarsa ne ala, ama “hem kör hem nankör” olmakla yaftalanmak, çok alıngan ya da saldırgan olarak algılanmak, yalnız bırakılmak ve cezalandırılmak riski hep sizinle. Ama nasıl kurtulacağız bu tepkilerden o zaman? Bu sorunun cevabı başka bir yazının konusu.

 

Not: şu anda burada hava çok güzel, sabah yürüyüşe çıktım, planladığımdan daha uzun yürüdüm zira yeni bir yol deneyeyim derken kayboldum, ama sora sora buldum evin yolunu tekrar. Bağımsız yaşayabilmek çok güzel bir şey. Kaybolmanın tadını çıkarabileceğiniz güzel günler dileğiyle. 

 

Kaynakça

Sue, D. W. (2010). Microaggressions in everyday life: Race, gender, and sexual orientation: John Wiley & ons.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş