Toplam Okunma 0
Bir çok el tarafından uzunca gövdesi sıkıca tutulan gri renkli bir terazi, boş kefeler aynı ayarda duruyor.

Merhaba dostlar. Öncelikle bir kadın olarak sizlere bu sayfalardan seslenebilmemi sağlayan, beni kafesler ardındaki bir çift gözden, toplum hayatındaki bir insana dönüştüren Cumhuriyetimizin 100. yılı hepimize kutlu olsun. Daha aydınlık, daha eşit, daha erişilebilir ve engelsiz nice 100 yıllarımız olsun.

 

21-22 Ekim 2023 tarihlerinde Türkiye Barolar Birliği bünyesinde, benim de üyesi olduğum Türkiye Barolar Birliği Engelli Hakları Komisyonu’nun ev sahipliğinde ilk kez bir Engelli Hakları Çalıştayı düzenlendi. 60’a yakın baronun temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen çalıştayda sevgili dergidaşım Elif Emir Öksüz muhteşem bir sunumla toplumdaki önyargılar, kalıp yargılar ve normallik algısını anlattı. Kendisine bir de bu satırlardan teşekkür ediyorum. O çalıştayda yapmış olduğum sunuma ait konuşma metnini paylaşmak istedim bu ay sizlerle. Eşitlik ve engelliliğe dayalı ayrımcılık konularında hiç bilgisi olmayanlara yönelik bir sunum olduğunu dikkate alarak okumanızı rica ederim.

 

Eşitlik, hem birçok uluslararası metinde hem de 1982 Anayasası’nın 10’uncu maddesinde kendine yer bulmuş evrensel bir insan hakkı olarak karşımıza çıkmaktadır. Eşitliği sadece kelime anlamıyla dikkate alırsak; Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük’te “iki veya daha çok şeyin birbiriyle eşit olması” olarak tanımlamış. Elbette biz hukukçular için önem arz eden kısmı, öncelikle kanun önünde ve ardından da toplumsal hayatta eşitliktir. Kanunların herkes için eşit olmasından ne anlamamız gerektiğine gelince, işte burada eşitliğin sözlük anlamından uzaklaşıp öz anlamına dönmemiz gerekiyor.

 

Birkaç örnekle durumu netleştirmeye çalışalım. Bilindiği gibi 1982 Anayasası uyarınca, eğitimin her Türk vatandaşının hakkı olduğu, hiçbir şekilde eğitim hakkının engellenemeyeceği ve ilköğretimin zorunlu olduğu hüküm altına alınmış. Eh bu durumda herkes için eğitim hakkını tanıdık, zorunlu da kıldık. Haydi bir iyilik daha yapalım, kitapları da biz dağıtalım ve eşitliği sağlayalım. Bu düşünce sizce ne kadar eşitliği sağlar? Evet, okul binaları yapılıyor, kitaplar ders yılı başında öğrencilere dağıtılıyor, akıllı tahtalar sınıflara yerleştirildi, imkanlar ölçüsünde öğretmen atamaları da yapıldı. Peki bitti mi? Eşitliği salt kelime anlamıyla alırsak bitti. Ama özünde ne ifade ettiğini de esas alarak bakarsak daha çok eksik var. Birincisi, kör öğrenciler ile tekerlekli sandalye ya da koltuk değneği veya ortez ve protez kullanan öğrenciler için okullar ne kadar erişilebilir yapıldı? Bu öğrenciler okul bahçesinde serbestçe dolaşabiliyorlar mı? Yemekhane, tuvalet, seminer salonu, müzik odası, resim atölyesi, laboratuvar gibi ortak alanlara rahatça ulaşabiliyorlar mı? Kör ya da az gören veya zihinsel yeti farklılığı bulunan öğrencilerin erişimine uygun kitap ve diğer eğitim materyalleri hazırlanıp bu öğrencilerin kullanımına sunuldu mu? Bu öğrencilere eğitim verecek öğretmenler engellilik farkındalığına sahip mi? Tüm öğrencilerin yetenekleri doğrultusunda eğitim alabilecekleri olanakları sağlandı mı? Tüm bu sorulara “Evet” cevabını verebildiğimiz zaman eğitimde eşitliği sağlamışız demektir. Ama bu sorulardan bir tanesine bile “Hayır” cevabı veriyorsak, ki ülkemiz gerçeğinde neredeyse hepsinin cevabı “Hayır”, o zaman eşitlikten söz edemeyiz.

 

Yine 1982 Anayasası’na göre, her Türk vatandaşı seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Her Türk vatandaşı gizli oy, açık sayım döküm ilkesine göre düzenlenen seçimlerle seçme ve seçilme hakkını kullanır. Buraya kadar her şey güzel. Eşitliği sağladık, öyle değil mi? Çünkü “her Türk vatandaşı” dedik ve herkes için seçme seçilme hakkını tanımladık. Yine seçimlerin nasıl olacağını da belirledik ve yasa koyucu olarak üzerimize düşen görev tamamlandı. Peki gerçekten öyle mi?

 

Görme yetisini toplumun normal kabul ettiği ve çoğunluğun kullandığı gibi kullanan gören arkadaşlar, bir an için oy pusulalarının Braille alfabesiyle hazırlandığını düşünün ya da hiç bilmediğiniz bir yazı biçiminde. Bu Krilce ya da Hiyeroglif veya çivi yazısı da olabilir. Çevrenizde bu yazıyı bilenler var ama siz bundan hiçbir şey anlamıyorsunuz. Yapılan tercihi herhangi bir şekilde kontrol etme şansınız da yok. Size deniliyor ki “Seçimler var. Oy pusulaları da hazır. Sen vatandaşsın ve sana eşit oy hakkı tanıdım. Şimdi git, oyunu kullan. Tercihini sandık görevlisine, komşuna ya da aile bireyleri veya arkadaşlarından birisine söyleyeceksin ve o senin adına senin söylediğin tercihi yapacak.” Hanginiz buna güvenerek siyasi iradesini ortaya koymayı kabul eder? İşte yıllardır körler için tam da bu yapılıyor. Bizler çok güvendiğimizi düşündüğümüz ya da tesadüfen o an orada olan birisiyle oyumuzu kullanmaya zorlanıyoruz ve bunun adına “gizli oy” deniyor. Sizce gerçek anlamda eşitlikten söz edilebilir mi?

 

Sözünü ettiğimiz örneklerden de anlaşılmaktadır ki bireylerin ihtiyaçları gözetilmeksizin tek tip insan modeli esas alınarak gerçekleştirilen faaliyetler, aslında eşitliği sağlamaktan çok uzaktır. Bu eylemler sonucunda da engellilere yönelik ayrımcılık ortaya çıkmaktadır. Çünkü gerçek anlamda eşitlikten söz edemediğimiz her yerde ayrımcılık vardır.

 

Türkiye’nin de taraf olduğu ve hiçbir maddesine çekince koymadan kabul ettiği Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 2’nci maddesinde engelliliğe yönelik ayrımcılık; “engelli bireylerin sosyal, ekonomik, kültürel ve toplumsal hayatta insan olmalarından kaynaklı sahip oldukları tüm hak ve özgürlüklerini, diğer bireylerle eşit biçimde kullanmalarının önünde bulunan engellerin kaldırılmaması” olarak tanımlanır. Bu ayrımcılığın önlenmesi için ise makul uyumlaştırma çözümlerinden söz edilir ve taraf devletlere, hayatın her alanında makul uyumlaştırmanın gerçekleştirilmesi yükümlülüğü getirilir. Sözünü ettiğimiz sözleşme hükümlerinden hareketle, 1982 Anayasası’nın eşitliği düzenleyen 10’uncu maddesine, engellilere yönelik yapılacak düzenlemelerin eşitlik ilkesini ihlal etmeyeceği yönünde bir hüküm konmuştur. Aslında söz konusu cümle tirajı komik bir ifadedir. Zira, maddenin de ön görmüş olduğu eşitliğin sağlanabilmesi için bir başka deyişle, engellilere yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırılabilmesi için bu makul uyumlaştırma çalışmalarının yapılması bir zorunluluktur.

 

Eğitim hayatında, okullarda rampa, erişilebilir yüzey, Braille alfabesi ve diğer ihtiyaçlara göre hazırlanmış kitap ve materyal bulunmadığı sürece eğitimde eşitlik değil, engellilere yönelik ayrımcılık vardır. Seçme hakkı kullanılırken Braille ya da diğer ihtiyaçlara göre düzenlenmemiş oy pusulaları ve seçmen kaydı kontrolü için erişilemez web siteleri ile muhtarlık listeleri varsa seçimlerde eşitlik değil, engellilere yönelik ayrımcılık vardır. Yeti farkı bulunan bir birey tedavi olmak için gitmiş olduğu hastanedeki sıra numarasını takip edemiyor, laboratuvarın bulunduğu kata yardımsız inemiyor, muayene masasına kucaklara alınarak çıkarılıyor, kendisi değil hastalığı için yanındaki kişi muhatap alınıyor ise sağlıkta eşitlik değil, engellilere yönelik ayrımcılık vardır. Adliye binalarında rampa ve erişilebilir yüzeyler yoksa, duruşma salonlarındaki ekranlardan duruşma takip edilemiyorsa, duruşma salonunun önünde beklerken hiçbir uyarı olmadığı için duruşma sırası kaçırılıyorsa, bir meslektaş UYAP Sistemi üzerinden göndereceği dilekçesinde istediği yerlerin yazı sitilini ya da puntosunu değiştirip vurgu yapamıyorsa, adliyelerde işaret dili tercümanı bulmak atomu parçalamaktan daha zorsa, kör bireyler retina taramasından geçemediği için ceza evindeki yakınını ziyaret edemiyor ya da müvekkiliyle görüşemiyorsa adalete erişimde eşitlik değil, engellilere yönelik ayrımcılık vardır. Alanda uzmanlaşmış, eğitimini tamamlamış bir engelli sahip olduğu mesleği yapamıyor ya da onun hangi mesleği yapacağına sadece doktorlardan oluşan bir kurul karar veriyorsa çalışma hayatında ve ekonomik hayata katılımda eşitlik değil, engellilere yönelik ayrımcılık vardır.

 

İşte aslında günlük yaşamda “normal” adledilen insanlara göre düzenlenmiş toplumsal hayatta, çok küçük makul uyumlaştırma dokunuşları yapılmadığından engellilerin ne kadar ayrımcılığa uğradığı, hayatlarının her aşamasında bir hakkı elde edip kullanabilmek için normalin iki belki on katı mücadele vermek zorunda kaldığı noktası bir parça da olsa netleşmiştir diye düşünüyorum.

 

Aslında burada çok daha bariz ayrımcılık örneklerinden de söz etmek istiyorum. Ancak öncelikle üzerinde hiç düşünmediğimiz noktalarda biraz bakış açısı uyandırmak istedim. Bugün sadece zihinsel yeti farkı olduğu için sözde öğretmenler tarafından birçok çocuk sınıfa kabul edilmiyor ve tecrit edilmiş sınıflarda eğitim almak zorunda kalıyor. Hatta bu çocukların birçoğu için herhangi bir okula kabul edilmek bile mucize oluyor. Aileler tarafından okul okul geziliyor, yalvar yakar olunuyor. Kör bireyler noterde işlem yaptırmak istedikleri zaman, eğitim düzeyleri ne olursa olsun tanıksız imza atamayacakları savıyla karşılaşıyorlar. Bugün bu konuda hala yargılaması devam eden olaylar var. Avukat arkadaşlarımızın vekaletname çıkarmak ya da araç satışı yapmak için gittikleri noterlerde, yapacakları işlemin sonuçlarını bilemeyecekleri gerekçesi ile şahit dayatmasına maruz bırakılmaları inanılması güç ama gerçek uygulamalar. Hatta daha ilerisi, noterde uğradığı ayrımcılığı şikayet etmek için gittiği savcılıkta yaşadığı olayı anlatmak için şahit huzurunda ifade vermesi istenen kör bir meslek üstadımız var. Hukuk doktorası yapmış birçok kör meslektaşımız, sadece kör oldukları gerekçesiyle kurumlarının santral servislerinde çalıştırılıyorlar. Eğitim fakültesinden mezun olmuş öğretmenlerin öğretmenlik yapıp yapamayacaklarına doktorlardan oluşan bir kurul karar veriyor.

 

Son ve çok üzücü bir örnekle sözlerimi tamamlamak isterim. Biliyorsunuz, 2020-2022 yılları arasında dünya Covit-19 salgını ile mücadele etti. Hepimizin daha önce hiç bilmediğimiz bir pandemi süreci yaşandı. Birçok ülke, hastanelerde yaşanan yoğunluk nedeniyle engelli hastaların diğer hastalar yerleştirildikten sonra, yer kalması halinde tedavi edilebileceği uygulamalar başlattı. Hepiniz bu durumu basından izlemişsinizdir. Üzerinde tartışılması dahi söz konusu olmayan sağlık hakkı, toplumun kendince “sağlam” adlettiği insanlar söz konusu olduğu zaman engelliler için bir ayrımcılık nesnesi haline dönüştü.

 

Elbette yürüyecek çok yolumuz var. Elbette mücadele edilecek çok alan var. Bizler istiyoruz ki bu mücadelemizi bizimle birlikte tüm meslektaşlarımız omuzlasın. İstiyoruz ki bir ayrımcılık karşısında hepimizin sesi tek ve gür çıksın. Bu nedenle, bugün kıymetli hafta sonlarınızı bize ayırmanızı istedik. Umarım ben ve diğer tüm arkadaşlarım, aslında neden bahsettiğimizi tam olarak anlatabiliriz. Umarım bundan sonra vereceğimiz tüm mücadelelerde tüm meslektaşlarımızla el ele yürürüz. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.


Sesli Dinle

Yorumlar

Bu yazı için henüz yorum yok.