Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Kalem, Rutin ve Yaşama Dair

Yazar: Burak Sarı

Toplam okunma: 326

buraksari2014@gmail.com

 Sayı 58, Aralık 2018

 

Bir önceki günden kopyalanıp bugüne yapıştırılmış bir sabahtı. Yarın da böyle olacaktı bir yıl sonra da. Benliğimi bir aşk gibi saran uykuyu zamansız terk etmeye çalışmam, boşluğa savurduğum gereksiz küfürler, kuruluktan taşlaşmış dilimi hayata döndürmek için yerdeki şişeye uzanışım. Her şey bugüne kadar olduğu gibiydi işte. Yabancılaşma mı rutini doğuruyordu rutin mi yabancılaşmayı bilmem ama boktan bir şeyler olduğu kesindi.” Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” haklı tespitine inat, aynı şeyleri çürümüş bir sakız gibi çiğnemeye devam ediyorduk. Çünkü Irmağın yollarına yapay setler örmüştük. Su akışını kaybetmiş, ne olduğu bilinmeyen pis bir sıvıya dönüşmüştü. Biz de onun içerisinde debelenip duruyorduk işte. Her hareketimizde daha çok kirlenmemizin nedeni de buydu. Sonunda, ırmak ırmaklıktan, biz de bizlikten çıkıyorduk. Ama doğanın kuralları kesin ve inatçıydı. Irmak, ırmak kalabilmek için seti aşındırarak, kendi akış yolunu kazanıyor ve akışına devam ediyordu. Artık gürül gürül akan, aktıkça yenilenen ve bizi kirlerimizden arındırarak kendi benliğimize kavuşturan bir suya dönüşüyordu. Hayal kurdukça, öğrendikçe ve kalıpları zorladıkça biz de zihnimizdeki yapay duvarları yıkıyor ve rutini bozma iradesine kavuşuyorduk. Zihnimizde ki rutini kırmak kolaydı. Yaşamımızın rutininin bozulmasına daha zaman vardı. Ben de herkes gibi kendi rutinimde ilerliyor ve her sabah olduğu gibi kendimi bahçe kapısından dışarı atıyordum. Dışarıya çıktığımda, Ankara’nın o meşhur ayazı yolumu gözleyen bir sevgili gibi sarmalıyordu beni. EEE herkes sevgisini kendi bildiği gibi gösterir. Tepeden tırnağa ürpertici dokunuşlarla hoyratça geziniyordu bedenimde. Bu hoyratlığın sonunun gelmeyeceğini anlayınca bana biraz zaman tanımalısın diyerek kendimi metro istasyonuna attım. Kısa bir süre sonra metro önümde durdu ve taşıdığı yüke yenilerini ekledi. Elbette 90 kiloyla benimde hatırı sayılır bir payım vardı bu yükte. Çoğu zaman olduğu gibi birisi yer verdi. Genellikle böyle durumlarda oturmamayı tercih ederim ama o gün çok diretesim gelmedi. Sabah sabah polemik istemiyordum. Metro yolculuklarını severim. Zihnen çok farklı yolculuklarda olan insanların fiziken aynı yöne gitmesi ilginç gelir. Severim, çünkü hafta içi her gün onunla haşır neşir olmak zorundayım. Bu nedenle onu özlenesi bir hale getirmenin yollarını bulurum. Bu da kitap okumaktır tabi ki. Önce sevdiğim bir şiir kitabından birkaç mısra dinler, sonra okuma listemde olan kitaba davam ederim. Vazgeçilmezlerden birisi olan, “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.” kitabından bir bölüm açtım. “Sen misin seni sevdiğim o kavga, sen o kavganın güzelliği misin yoksa?” Sanki daha önce onlarca kez okumamış gibi, keyifli bir tebessüm oturdu yüzüme. Ne güzel anlatmıştı. Onurlu bir kavga aşksız olur muydu? Şairler bazen aynı yüreği mi paylaşır diye düşündüm. “Kavgadan uzak kalmışsan, sevdadan da uzaksın demektir.” demişti Ahmet Telli. Aynı his farklı güzelliklerle ifade edilmişti işte. Sanki okumam gereken kitaba haksızlık edecekmişim gibi bir kaygıyla şiir kitabını kapattım ve bilmem kaçıncı kez okuduğum kitabıma geri döndüm. Kitap ve yazarı size yabancı gelmeyecektir. İsmini buraya yazmıyorum. Merak eden bir önceki yazımı okusun. Hahahhaa pragmatizm fena bir şey değilmiş. Bu yazara bu kadar yönelişimin nedeni, onu hakkını vererek sizin zihinlerinize ulaştırmaktır. Sanırım bunun için biraz daha beklemeniz gerekecek. Bir umut sağanağı gibi karşıladı yazarımız beni. Dünyayı yorumlamak aşamasından değiştirme aşamasına geçenlerin insanı ne güzel dönüştürdüğüne örnekti yazarımız. Bir işçiyken bir mücadele insanına dönüşüyor, fırtınalı yılların bıraktığı izler onu yatağa bağımlı yaşamak zorunda bırakıyor, kısa bir süre sonra gözleri görmemeye de başlıyordu. Fakat zincirler kırılmak için vardır ve bunu en iyi bilenlerden birisi de kahramanımızın kendisidir. O muhteşem analiz gücüyle, görmemenin ve yürüyememenin onu yolundan alıkoyamayacağını hemen anlıyordu. Aynı yolda farklı yöntemlerle yürüyecekti artık. Sağlamcıların bütün savlarını çürütürcesine dolu geçiriyordu yaşamını. Günün on saatini kitap, gazete okuyarak ve günlük olayları analiz ederek geçiriyordu. Zihninde birikenler yavaş yavaş kaleme dökülüyor ve dünyaya eşsiz bir yazarın doğumu muştulanıyordu. Sonradan bir efsane olarak değerlendirilecek kitabını yazdığında, kıyasıya eleştirilmek istiyordu. Kitap büyük bir sevinçle karşılanıyor ve doğru eleştirilerle besleniyordu. En önemlisi, yazarın fiziki durumuna atıf yapılmıyor ve sert eleştirilerden muaf tutulmuyordu. Yazar ise kalemini insanlığa adamıştı. Artık usta bir kalemşör olmuştu ve dünyaca tanınıyordu.  Kitap keyfim fazla uzun sürmedi. Vagonun diğer ucunda yavaş yavaş yükselen sesler bağırtı halini almıştı. Her zaman olan oluyordu. Yaşamı kabusa çevrilmiş insanlar, biriken öfkelerini yine yanlış yere yani kendilerinden olana yöneltiyorlardı. Kavganın çıkma sebebini bilmiyorum. Kesin saçma sapan bir şeydir. “Sen aynaya bah hele.” diye avazı çıktığınca bağırıyordu adamın biri. Ne yani, karşısındakinin tipini beğenmediği için mi onunla dövüşmeye karar vermişti? Tabi ki hayır. Belden aşağı vurmak ve karşısındakini acıtmak istiyordu. Kimin yarattığını bilmediği yapay güzellik algısını karşındakinin kafasına vuruyordu amca. Muhtemelen kendi kafasına vuranın elinden alıp karşısındakine vurmuştu. Kendi yarasını böyle tedavi ediyordu belki de. Ahhh, herkes doğanın verdikleriyle güzeldir, aynaları dinleme, aynalar seni yanıltır diyebilmeyi ne çok isterdim. Kitap okuma koşullarım fiziken ortadan kalkmıştı. Ne yapayım? Hepimizin vazgeçilmezi olan sosyal medyaya yöneldim. Bir haber hemen dikkatimi çekti. “Tek parmağını kullanarak kitap yazdı, geliriyle annesine ev alacak.” Hemen habere tıkladım. Kitaba dair hiçbir şey yoktu. Kitabın yazarına dair de. Yazar, annesinin yıllarca kendisine baktığını ve bu kitabın geliriyle ona bir ev almak istediğini söylüyordu. İçimden bir şeyler koptu. Yazar aslında yoktu. Fiziken varsa da zihnen yoktu. Toplum, denizi doldurur gibi kendi düşünsel kalıplarıyla onun zihnini baskılamıştı. Belki de zihni gürül gürül akıyordu ama ifade yolları tıkanmıştı. Zihninden geçenleri bilmek isterdim. Ya da zihnine girmek isterdim. Arkadaşım herkes kendisi olmalıdır diyebilseydim. Derdim yazarla değildi. Sadece üretiminin bu kadar hoyratça yutulmasına üzülüyordum. Herkes, kirli egosunu tatmin etmek için kitabı satın alacak ve bir yere fırlatacaktı. Onun zihin yapısını bilmek istemeyecekti. Derdim yazarımızın emekçi annesiyle de değildi. Kim bilir ne zorluklarla ayakta kalmaya çalışmıştı. Sorunum, düzenin çarpıklığıyla. Benim kahramanımın tam tersi bir örnekti yaşanan ve ben bunu hazmedemiyordum. Metro yavaş yavaş ineceğim durağa yaklaşıyordu. Bugün kendime bir güzellik yapmak istedim ve kendi kulağıma “iyi ki varsın” diye fısıldadım. Hayatımda çok kıymetli birkaç insana demiştim” iyi ki varsın” diye. Herkese söyleyip çarçur edebileceğim bir şey değildi. Birisi kendisine söyleseydi çok pis gülerdim. Ama rutini aşabilme irademle bunu hak etmiştim. Neyse, metronun kapısı açıldı. İşe geç kalmayayım. Siz de kafa dinleyin ve sorgulayın. Mutlu günleeer.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş