Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Sosyal Model Nasıl Doğdu

Yazar: Engin Yılmaz

Toplam okunma: 1418

engin_yilmaz@yahoo.com

Sayı 47, Ocak 2018

 

Her şeyden önce erişilebilir bir yıl geçirmenizi dileyerek başlayayım sözlerime. Gerek dergi satırlarımızda, gerek başka mecralardaki söylemlerde tıbbi model, sosyal model, bireysel model gibi kavramları sıkça okudunuz, duydunuz sanırım. En azından buradaki yazılarda kullandığımız terimler, vardığımız sonuçlar sosyal model ve sonrasında ortaya çıkan diğer yaklaşımların çeşitli ürünlerini yansıtıyor diyebilirim rahatlıkla. İyi de ne ola ki bu model yaklaşımı? Nasıl ve kimler tarafından ortaya çıkarılmış? Niye ortaya çıkarılmış?

Çoğu zaman kullandığımız kavramların tam olarak neyi ihtiva ettiğini bilmeden dilimize pelesenk etmek gibi kötü bir alışkanlığımız var. O yüzden bu yılki Engelsiz Eğitim konularından birisi sakatlık çalışmaları. Perşembe günleri dergi yazarımız Canan’la birlikte sakatlığa sosyolojik bir temelden bakıp içinde modellerin de bulunduğu konuları beraberce tartışıyoruz. Söyleşilerimize pek de katılan olmuyor, olanlar da çok az konuşuyor, ama yine de yararlı bir paylaşım olduğuna inanmak istiyorum. İşte bu söyleşilerde bahsettiğimiz bazı noktaları siz okurlarımızla da hasbihâl edip yazının gücünden faydalanmak arzusundayım.

Şimdi gelin bundan tam 42 yıl öncesine, 1976’nin İngiltere’sine gidelim. UPIAS adındaki küçük bir grup sosyal modelin en çok alıntılanan “Sakatlığın Temel Prensipleri” adlı bildirisini bu sıralarda yayınlıyor. Bir çeşit kuruluş beyannamesi desek yanlış olmaz bence. Aşağıda bu bildirinin detaylarını anlatacağım, ama önce biraz daha geriye gidip neden böyle bir oluşum ve bildiri ortaya çıktı ona bakalım dilerseniz.

1970’lerin İngiltere’si sakatların yavaş yavaş ayrı enstitü ve bakım evlerinden kurtulmaya başladıkları yıllar. Bu dönemde önemli bir hareket eski birçok sakat örgütünü şemsiyesi altında topluyor: Disability Income Group, yani Sakatlık Gelir Grubu. Bu grubun İngiltere devleti ve parlamentosundan temel bir talebi var: “Sakatlar yoksul durumdadır ve çaresizdir. Devlet tüm sakatlara kabul edilebilir derece maaş ve gelir sağlamalıdır”. Guardian gazetesine yazılan mektupla bir kıvılcım ateşleniyor, birçok sakat grubu kampanyaya destek veriyor.

Yalnız bazı çatlak sesler de çıkmaya başlıyor. Sosyal modelin önemli figürlerinden Michael Oliver’in  (1996) anlatımına göre, çoğunluğu fiziksel engelli ve sakatlar için ayrı enstitülerin varlığından kurtulmuş sakat, bir araya gelerek alternatif bir yapı örgütlüyor: Union of Physically Impaired Against Segregation, Tecrite Karşı Fiziksel Sakatlar Birliği. Sayıları az olan ve yalnızca 15 yıl ömrü olabilen UPIAS’ın yankıları ise günümüzde halen süren çok önemli bir akımı meydana getiriyor: sosyal model. Bu yapının karşı çıktığı en temel unsur, sadaka kültürüne ve yardımlara dayalı sakatlık anlayışı. Hak temelli bir bakış açısıyla 1976’de Sakatlığın Temel Prensipleri adındaki o meşhur bildiri bu koşullarda ortaya çıkıyor.

Bildirinin ana esaslarından üç noktasını ele almak istiyorum bu yazımda. Sakatlığın tanımı ve nedenleri, teknolojinin gücü ve yardımlara bakış.

Her şeyden önce bildiri şu sözle başlıyor: “sakatların yoksulluk sorunu en az diğer yoksulluk sorunları kadar bilimsel ihtimam gerektirir, daha az değil.” Yani verilecek basit sadakalarla avutulamayacak kadar önemli bir ezilen kitle olarak görüyorlar tüm sakat kitlesini.

Buradan birçok makalede ve kitapta en çok alıntılanan sakatlık tanımına geçiliyor: “Sakatlık, fiziksel yeti yitimimiz üzerine empoze edilen ve bizi sosyal yaşama tam katılımdan gereksiz yere tecrit eden bir durumdur. Bu nedenle sakat kitle toplumda ezilen bir gruptur.  Bize dayatılan kısıtların fiziksel yeti yitimimizle hiç ilgisi yoktur.”.

Bu tarihi tanımlama sosyal modelin de temelini oluşturuyor. Tanımdaki bir iki önemli hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Her şeyden önce sakatlığı bireysel bir trajedi ve talihsizlik olarak değil, tamamen sosyal bir olgu olarak ele alıyor UPIAS. Sosyal modeli bireysel modelden ayıran en temel faktör de bu aslen. Bireysel model sakatlık sorunlarını bireylerde arar ve bireyi iyileştirmeye, “normalleştirmeye” çalışır. O nedenle de doktor, fizyoterapist, psikolog, rehabilitasyon uzmanı gibi yetkililerden yararlanır. İşte UPIAS’ın adına sosyal model dememesine karşın ortaya koyduğu ideal, bu uzman modeline karşı çıkıyor.

Bildiride şu cümlelere yer veriliyor: “Sakatların kendi adlarına birilerinin konuşmasına ihtiyacı yoktur ve kendi çözümlerini üretmelidir. Sakatlık alanındaki uzmanların engelliliğin gerçek nedeni konusunda hiçbir fikri yoktur. Uzmanların temeldeki yanılgıları sakatlıkla fiziksel yeti kaybını karıştırmaları ve daha çok yeti kaybının etkilerine yoğunlaşarak sakatlar adına karar vermeleridir.”

Burada da sosyal modeli oluşturan ikinci sacayağının temelleriyi görüyoruz: Yeti yitimi impairment veya özürlülük diyelim dilerseniz, disability yani sakatlık veya isterseniz siz engellilik deyin, birbirinden farklı şeylerdir. Fiziksel yeti yitimi tamamen bireysel bir olgudur ve konumuzla ilgili değildir. Sakatlık ise tamamen sosyal yaşamla ilgilidir ve esas nedeni fiziksel alanlarda, eğitimde, ulaşımda, istihdamda ve diğer yerlerde konan kısıtlar, dezavantajlar ve dışlamadır, fiziksel yeti yitimi değil.

Fiziksel yeti yitimini Oliver (1996) çok güzel bir biçimde tarif etmiş. Diyor ki, fiziksel yeti yitimi, fiziksel bedenin betimlemesinden daha eksik bir şey değildir. Biraz açarsak demek istediği şu: Bir insanı görme özürlü ya da görme engelli şeklinde tıbbi bakımdan tarif ettiğimizde bir bedensel özelliği dile getirmiş oluyoruz. Peki bir erkeği anlatırken de tek X kromozomu olmayan varlıklar olarak anlatsak, ya da mavi gözlü birini siyah gözlü olmayan biri şeklinde ortaya koysak, neden görme engelli tanımı bunlardan daha eksik ve farklı olsun?

Sanırım sosyal modelin en temel üçüncü sacayağı sakatların, bizzat bir kitle olarak kendi sorunlarının çözümünde kendilerinin rol üstlenmesi gereğidir. Yani bizim yıllardır mücadelesini verdiğimiz karar mekanizmalarına dâhil olma çabası. Bu nedenle aslında uzman diye karşımıza çıkarılan kişilerin hiçbir fikirleri olmadığı halde sakatlığımızla ilgili söz söylemeleri UPIAS’ın en çok tepkisini çeken durumlardan birisi olmuş ve sakatların mücadeleye neden etkin katılması gerektiğini şu sözlerle açıklamışlar: “Bizim adımıza devletten yardım dilenen uzmanlar yalnızca sosyal statümüzü düşürmektedir. İstihdam hakkı ve topluma tam katılım mücadelesi bizzat biz sakatların etkin rol üstlenmesini gerektirir. Eğer sakat kitle bu mücadeleye etkin katılmazsa, istihdam ve diğer kapsayıcı olanakların taleplerini karşılayacak zihinsel kapasiteyi geliştiremez.”

Yukarıdaki pasajda UPIAS’ın dikkat çektiği önemli bir nokta var: Sakatların iş yaşamına ve kamusal alanda tam katılıma erişmek için önemli olan zihinsel kapasiteyi geliştirmesi gereği. Yani önce sakat kitlenin bir sosyal farkındalık elde ederek ezen ezilen mücadelesine etkin katılımı önemseniyor ve ancak bu etkin katılımla, yaşamamızı yalnızca kendimizin kontrol edebildiği bir sonuca ulaşacağımız var sayılıyor.

Buradan UPIAS’ın kendi yaşamımızı kontrol etme, bağımsız yaşam ve hayırseverlikle ilgili görüşlerine geçmek yerinde olacak zannımca. Hatırlarsak, UPIAS sakatlara gelir grubunun devletten daha fazla maaş taleplerine karşı doğan bir yapı ve tabii ki sakatlığın temel prensipleri bildirisinde bu konuya da yer veriyorlar. Finansal yardımlara elbette tamamen karşı çıkmıyorlar, fakat şöyle bir pozisyon alıyorlar: “Yapılacak finansal yardımların amacı sakatların günlük yaşamında daha bağımsız kalabilmesi, mobiliteyi başarabilmesi, üretime eşit katılabilmesi ve nerede ve nasıl yaşayacağımıza tamamen kendimizin karar vereceği, yaşamımızın tüm kontrolünü kendimizin sağlayacağı ortamların yaratılması yönünde olmalıdır. Etkin sosyal katılım ve iş yaşamına eşit dâhil olma dışında sağlanacak yararlar tutarlı bir şekilde bağımlılığımızın ve toplumdan dışlanmamızın bahanesi olarak kullanılacaktır ve bu tam da amacımızın tersi olan bir şeydir. Bu tarz yararlar sakatların tarihsel bağışçılara bağımlılığını arttırmanın ötesinde bir fayda sağlamaz.”

Biliyorsunuz biz de, bizim gibi hak temelli yapılar gibi söylemlerimizde çok benzer argümanları ortaya koyuyoruz ve yardımlara, okullardan para toplanması gibi bağış yöntemlerine karşı bir çizgide sürdürüyoruz mücadelemizi. Bundan 42 yıl önce de benzer şeylerin konuşuluyor olması düşündürücü bir husus. UPIAS’ın çaresizliğimizi ve zavallılığımızı vurgulayarak yardım toplanma çabalarına karşı şu sözleri bahsi daha iyi anlatacak gibi görünüyor: “Teknolojinin tüm yaşamımızın kontrolünü sağlama yönünde bize çözüm alternatifleri sunduğu günümüzde, hala kapasite yetersizliklerimizi ve çaresizliğimizi vurgulamak kurtuluşumuz değil, hepimizi daha çok zincire vurmak demektir.”

Evet değerli dostlar, günü kurtarmak adına sağdan soldan elde etmeye çalıştığımız yardımların uzun vadede nelere yol açabileceğini bu satırlarda sürekli anlatıyoruz, ama aslında bundan 42 yıl öncesinde de benzer söylemlerin dile getirilmiş olması yalnız hissetmememizi sağlaması bakımından önemli bence.

Sizlerin de hissedeceği üzere UPIAS satır aralarında teknolojideki önemli gelişmelerin artık sakatları daha da bağımsız kıldığı inancına sahip. Teknolojik gelişmelerin artık toplumsal yaşama tam katılımın önünü açtığını şu sözlerle dile getiriyor: “Son dönemdeki teknolojik gelişmeler en ciddi yeti yitimi olan fiziksel engellilerin bile çalışabileceği ortamları mümkün kılmıştır. Olması gereken, tüm iş alanlarının sakatlar için de erişilebilir kılınmasıdır. Burada önemli olan kapsayıcı iş olanakları ve topluma tam katılımdır.”

Gördüğümüz gibi erişilebilirlik kavramı ve teknolojiden daha o yıllarda söz ediliyor. Körler açısından bakarsak benzer bir teknolojik devrimin 1990’lı yıllarla başlayıp 2000’li yıllarla birlikte doruğa ulaştığını anımsamak yararlı olacak.  Teknolojik devrimle artık bilgiye erişim, ulaşımda bağımsızlık çok daha kolay ve bizler de aynı şeyi söyleyebiliriz: Bu kadar teknolojik gelişmenin olduğu bir ortamda halen ders muafiyetlerini, gereksiz ayrıcalıkları savunmak, bizi daha da bağımlı çaresiz kılmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Ancak buna öncelikle biz körlerin ikna olması ve hakikaten eşit, erişilebilir, engelsiz yaşamın ne demek olduğunun farkına varması gerekli. Bu da tıpkı UPIAS’ın ortaya koyduğu gibi, erişilebilirlik mücadelesine etkin katılımla mümkün olacak.

UPIAS’ın bildirisiyle ivme kazanan ve sonraları çokça tartışılan sosyal model, elbet ciddi eleştirilerle de karşı karşıya kalıyor. Bugün kimileri için sosyal model bir eski moda akım. Kimilerine göre bireyselliği yok sayması, yeti yitimi ve sakatlık arasındaki ilişkiyi koparması gerçekçi değil. Bunların detaylarına da ileriki yazılarımda değinmek istiyorum. Ama sosyal modelin sakatların toplumsal mücadelesinde önemli bir mihenk taşı olduğu kesin. Sosyal model akademik dünyada başlamadığı için, başlangıçta akademik çevreler ve uzman denen kişiler karşı çıkıyorlar bu görüşlere ve alay ediyorlar. Ancak sakatlar kendi gerçeklerine o derece sahip çıkıyor ki, Dünya Sağlık Örgütü bile 1981 ile başlayan sınıflandırmasında artık sosyal kısıtları, çevresel faktörleri resmen sakatlığın sebeplerinden birisi olarak kabul etmek durumunda kalıyor. Bu eğilim Uluslararası işlev hastalık ve sınıflaması ICF ile de güçlenerek devam ediyor.

Yazımı Michael Oliver’in (1996) doktorlarla ilgili şu saptamasına yer vererek sonlandırmak istiyorum. Oliver şöyle diyor: “Tıptaki sorun, doktorlar hastalığı değil sakatlığı tedavi etmeye çalıştıklarında ortaya çıkar, Çünkü hiç bilmedikleri ve uzmanlıkları olmayan sosyal bir alana girmiş olurlar”

Bu tanımda Oliver ve diğer sosyal model savunucularının hastalık ve sakatlığı birbirinden ayırdıklarına dikkatinizi çekeyim. Oliver için hastalık geçicidir ve tedavi edilebilir. Ancak yeti yitimi kalıcı bir durumdur ve onun üzerine inşa edilen sakatlıkla ilgili söz söylemek doktorlar için hiç uzmanlıkları olmayan bir alana girmeleri anlamına gelir. Buna bir körün öğretmenlik yapıp yapamayacağına, bir yerde çalışıp çalışamayacağına doktor raporlarıyla karar verilmesini örnek gösterebiliriz. Bu durumda doktor uzmanlık alanı olan göz sağlığının ötesine geçip bizim sosyal alanda nelere yetkin olup olmadığımıza karar veriyor ki, sosyal model işte bu duruma karşı çıkarak yeti yitimi ve sakatlığın ayrı şeyler olduğunu ortaya koyuyor. Bireysel model ise, sizi normalleştirmeye, normalleştiremiyorsa, mümkün olduğunca normale yaklaştırmaya çalışıyor.

O nedenle eksikleri olmasına, her olguyu açıklayamamasına karşın sosyal modelin sakatlara mücadele alanında yeni bir perspektif kazandırdığını inkâr edemeyiz. Bu yaklaşımla sosyal model çerçevesinde sakatların toplumdan talebini Oliver şu sözlerle ortaya koyuyor ve sanırım bu sözlerin sonrasında yeni bir şey söylemeye hacet yok: “Bizler toplumdan, onların olmamız gerektiğini düşündükleri gibi değil, olduğumuz gibi kabul edilmemizi talep ediyoruz.”

 

Kaynakça

Oliver, M. (1996). Understanding disability: From theory to practice. London: Macmillan.

UPIAS (1976) Fundamental principles of disability (London: Union of the Physically Impaired against Segregation).

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş