Yazılarda Ara

ŞİMDİ BANA KAYBOLAN YILLARIMI VERSELER

Toplam Okunma 1,101

Sanırım Mart ayıydı. Kahvaltıda,  Sevda bir gözlemini paylaştı bazı gören kör arkadaşlık ilişkilerinde şahit olduğu. Her nedense, kimilerinin kör arkadaşına tüm dertlerini, beklentilerini uzun uzun anlatıp, sıra kör kişinin anlatacaklarına geldiğinde, bir bahaneyle konuyu nasıl da değiştirip ortamdan ayrıldığını veya işi yine kendine yonttuğuna dikkati çekiyordu. Üstelik buna da iyi bir kılıf uyduruyordu: “Sen ne kadar iyi bir dinleyicisin, psikolog olmalıymışsın vallahi”. Biz körler de oh ne güzel, toplumda kabul görüyorum duygusu uğruna bu Güzin ablalık abilik rolünü seve seve kabul ediyorduk. Öyle ya, Y kişisi bizi adam yerine koyup dertlerini paylaşmaya değer bulmuştu, kim oluyorduk da ötesini sorguluyorduk ki zaten? “Vallahi kör olduğunu unutuyorum, yaptıklarını ne kadar takdir etsem az”, gibi cümleler yeter de artardı bize.

 

Mürşide de anlattığı sorunların nasıl da genelleştirilip küçültüldüğünden bahsetti tam sohbetin orasında. İşiyle ilgili problemleri anlatmak için bir danışmana gittiğinde aldığı yanıt şu olmuş: “İyi de bunları diğer arkadaşların da yaşıyor, niye büyütüp üzerine alınıyorsun ki?”. Bir iş yerinde herkes işe başladığı halde, sırf bilgisayarına ekran okuyucu geç kurulduğu için, her şeyden geri kalmayı büyütecek ne vardı ki, olay körlüğün fıtratında böyleydi, bekleyeceksin, sabredeceksin, sana verilene razı olup şükredeceksin. Rahatsızlığı dillendirmek, olsa olsa bir kompleksin, nankörlüğün ve hadsizliğin göstergesi olabilir.

 

Neticede galiba bazı ilişkilerimizi yürütmek için, tüm dert ve erişilebilirlik sorunlarımızdan arınmış süper kahramanlar gibi görünmek zorunda kalıyorduk. Hata yapma lüksü olmayan prenses periler gibi sanılmak. Körlükle ilgili dertlerimizi paylaşmak kör gibi olmaya delalet ki, hayatını bundan uzak durmaya adamış biri için ne büyük bir kâbus olurdu bu dudakları uçuklatan?

 

İşte sohbetin burasında Sezen Aksu’nun Serçe albümündeki o unutulmaz şarkı geldi yerleşti dudaklarıma, beynime: “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, şimdi bana seninle bir ömür vaat etseler, şimdi bana yeniden ister misin deseler, tek bir söz bile söylemeye hakkım yok.”

 

Dedim ya, aslında bu yazıyı Mart civarları yazdım, ama araya CSUN ve seçimler girince size sunmak bugüne kısmet oldu. Anılarımı şöyle bir geriye sardığımda, kendimizi etrafımıza kanıtlamak için kaybettiğimiz yılları hatırlamaya başladım. Bir taraftan o sıralarda EEEH Dergi’de yazamamanın kabızlığı, diğer taraftan bindiğim taksiciye, yolu tarif edebileceğimi inandırma çabası. Öbür yandan Meral Hanım’ın, dergi ekibinde olmanın torpiliyle, erken okuma şansına eriştiğim Mart sayısında çıkan “Hüzünlü Kek” yazısındaki satırları. Sanırım bunları yazmalı, paylaşmalıydım. Bu kadar umutsuzluğun içinde yine de içimde bir yerdeki umut kıvılcımlarını da haykırmalıydım ama.

 

Kaybolan, bize kaybettirilen yıllarımız daha çocuk yaşlarımızda başlıyordu. Kimilerimiz yanımızdaki arkadaşımız mahalle okuluna giderken, daha 6 - 7’lerimizde ailelerimizden koparılıp, ayrılık travmasıyla başlıyorduk adeta hayata. Diğerlerimiz de, o yaşlarda ilk ayrımcı muamelelere şahit olup arkadaşıyla gittiği aynı okula alınmıyor, alınsa da, arka sırada bir yere oturtulup biblo gibi davranılmaya başlıyordu. Her iki durumda da, farklı oluşumuzun nasıl da kötü bir şey olduğu kazınmaya başlıyordu zihnimize, yüreklerimize. Ah o okul yılları, bir yanda, Engin bile başardı övgüsünü duymak uğruna çekilen eziyetler, diğer yanda, bir an önce hafta sonu, tatil gelsin de şu yatılı hapishaneden kurtulayım diye edilen dualar. Bir köşede kapuska ve taşlı bulgurla aç yatan çocuklar, diğer köşede, seni bu okula niye aldılar laflarına karşı akıntıya kürek çeken öğrenciler. Bir okulda yetersiz eğitim kalitesi nedeniyle sınavlara hazırlanamayan arkadaşlar, diğer bir okulda test, ders kitabı okutacak kimse bulamadığı için çözdüğü soruları tekrar tekrar çözen körler.

 

Sonraki yaşamımızda bize yaşatılan ek kaygı ve stres verici olaylar. Herkes sınavda çözeceği sorulara odaklanırken, karşılaşacağımız okuyucuyu düşünmek zorunda kaldığımız günler geliyor hatırıma. Şöyle bir silkiniyorum uyanmak için kâbustan, bu sefer, başkaları iş görüşmesinde kariyerlerini planlarken, bizlere söylenen “Sen buraya nasıl geldin hafız” soruları, “Firmamızın sizin için alt yapısı yok” yanıtları uçuşuyor beynime. Şöyle bir tokatlıyorum kendimi uyanayım diye, o da ne, kulağımda “Sizin burada çalışmanız zor, başka bir bölüme geçmek istemez misiniz?” sözleri yankılanıyor. Derken daha en yakınınızdakilerin, “O kadar güzel kız, gitmiş özürlüyü bulmuş evlenmek için” fısıldaşmaları vuruyor ta içimde bir yerlere.

 

Bu düşüncelerle boğuşmayı bırakıyor, stresimden arınıp bir tatil kredisi çekeyim diyorum, “Efendim, ya el yazısıyla bir yazı, ya da iki şahit” diyor bankacı noter. Uçakla keyifli bir yolculuğa çıkayım diyorum, refakatçiniz yoksa binemezsiniz diyor kabin görevlisi.

 

Ben bu kadarını yazdım daha da uzatmamak için. Ama size zorla kaybettirilen yıllarınızı şöyle bir gözünüzün önüne getirin. Durup zorlayın düşüncelerinizi, bir gerçekle karşılaşacaksınız. Size kaygı ve streslerle kaybettirilen yılların nedeni körlüğünüz ve farklılıklarınız değil, bu farklılığın olumsuz bir şey olduğunu dayatan eko sistem. Çevrenizdeki iş planlarını belirli bir tipolojideki insan türüne göre yapan işverenler mesela. Anlatacağı konuyu yalnızca belirli bir gruba kavratabileceğini düşünüp kalan herkesi dışlayan öğretme engelliler örneğin. Sizi ancak kendi sorunlarını dinleyebildiğinizde hatırlayan, sizin dertlerinizi ise, anlamsız alınganlıklar gibi gören arkadaşlarınız misal. İşte gerçekten bunu fark etmeye başladığınız an, o kayıp denen yıllar kayıp olmaktan çıkıveriyor birden.

 

Şimdi gelin biraz daha kurcalayalım hatıralarımızı. Hangisi daha da kaybettirmiş yılları bize? Deminden beri anlattığım çevresel dayatmalar mı, yoksa kendimizi hep aşağıda, hep altta görüp sağlam olana özenme çabamız mı? Etrafımızdaki engellemeler mi, kanıksadığımız bozuk, eksik olma duygumuz mu bizi yıldıran? Biraz daha açık sorayım soruyu. Hangisi daha yıpratıcı, bir işe, bir okula kabul edilmemek mi; adamlar haklı, ben nasıl yaparım ki orada düşüncesi mi? Hangisi daha acı verici? Kaldırımda dizinizi bereleyen mantar mı, aman kimse bilmesin, çarptığımızı görmesin diye bastonu yaşamımıza koymayıp, götürecek kimse olmadığı için arkadaşımızla buluşmaya gidememek mi? Hangisi daha hüzünlü? Okeye dördüncü olamamak mı, erişilebilir bir okey takımı yapmak için uğraşmamak mı?

 

Sorular, sorular, sorular… Uzatması mümkün, ama ben anlatabildim sanırım meramımı. Böyle diyordum yazımda mart civarlarında. Derken seçimler geldi. Malum erişilebilir ve tek başına oy kullanmanın yolarını aradık hep birlikte. Önemli bir geçici kazanıma da imza atmayı başardık başarmasına ama sağlam olanlara özenme maalesef burada bırakmadı yakamızı. O derece hayati bir seçimde nasıl olurdu da tek başına oy kullanmaya kalkardık? Ya mührü basamazsak ne olurdu? Bu işler ciddi işlerdi, oyun değildi. Evet böyle şeyler yazıldı. Kendini bu kadar değersiz ve çaresiz bulan, yanında bir gören olmadan tek başına eksik, yarım olduğunu kanıksayan yazılar, düşünceler. İşte o zaman anladım ki, çevremizdeki dayatmalar bize düşündüğümüzden çok daha fazlasını kaybettirmeye başlamış, kendi öz benliğimizi.

 

Tüm bunları düşünmeye başladığım an, o kayıp yılları bir daha değerlendiriyorum zihnimde. Dönüp geriye bakıyorum da, bugün böyle bir yazı kaleme alabiliyorsam tüm samimiyetimle, bunu sanırım o kaybolan yılların öğretilerine borçluyum. Evet, herkes kadar acı çekip, yıprandık, örselendik, ötelendik belki, ama evet tam da bu ötelemeler, ayrımcılıklar öğretti bize mücadele etmeyi, direnmeyi, sorgulamayı. Evet, hissettik çaresizliği, boş vermişliği, samimiyetsizliği, ama evet tam da bu duygular gösterdi bizlere başka bir dünyanın da mümkün olabileceği umudunu. Yani bir taraftan kayıp gibi görünen yıllar, aslında gerçeğin farkına varmamızı sağlayan bir öğretiydi bazılarımız için: biz kendimizi kayıp görmedikçe, hiçbir şey kayıp değildir. Biz kendimizi eşit ve farklı gördükçe, aslında yaşadıklarımız farkındalığa giden uzun yolun parçalarıdır. Bu nedenle en sonunda şunu düşündüm, şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, yeniden ister misin deseler, tek bir söz söylemeye hakkım yok. Çünkü beni ben yapan, burada yazdıran o kayıp yıllar olmuş. Ve biliyorum ki, ancak ezildiklerinin farkında olanlar değiştireceklerdir dayatılan normallik algısını.


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.