Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Ne Gökte Ne Yerdeyim

Yazar: Elif Emir Öksüz

Toplam okunma: 2653

elifemiroksuz@gmail.com

Sayı 39, Mayıs 2017

 

Biz engelliler bazen salt bir yardım objesi oluruz milletin gözünde, bazen de bir kahraman; ama asla bir sıradan insan değil. Bazen yerlerde sürünür, bazen göklere yüceltiliriz ama hiç sizin yanınızda olmayız.

 

Sizin hayatınızdaki yeri sadece yardım alandan ibaret birisiyle nasıl bir ilişkiniz olabilir? Ona hep bir şeyler verirsiniz. Bazen zamanınızı, bazen paranızı, bazen de gücünüzü kuvvetinizi… Neyiniz varsa işte, hep verirsiniz. Karşılık da beklemezsiniz çoğu zaman. Mümkünse bir takdir teşekkür mutlu eder sizi. Ne güzel ne güzel, yardım dediğiniz karşılık beklemeden yapılır öyle değil mi? Birilerine yardım ettiğinizi bilmenin huzuru yeter size. İyi hissedersiniz kendinizi.

 

Peki neleri reddedersiniz bunu yaparak hiç düşündünüz mü? Nasıl bir mesaj verirsiniz karşınızdakine? Bir kere karşınızdakiyle aranıza bir hiyerarşi koymuş olursunuz. Siz üsttesinizdir, o alttadır artık. Siz etkensinizdir, o edilgendir. Eşit bir ilişkiyi kaçırırsınız böylece. Siz ne kadar yardımsever bir insan olduğunuzun tatminini yaşarsınız ama başka bir şey alamazsınız. Karşınızdakinden bir şey öğrenme fırsatınızı kendi elinizle tepersiniz. Başka bir bakış açısı kazanma ihtimalinizi itersiniz. O insana “sen benim dengim değilsin” mesajını verir, onun sizin gözünüzde bir öteki olduğunun altını çizersiniz.

 

Bu anlattıklarım daha çok uzun süreli ilişkilerde geçerli. Yolda yürürken birinin bavulunu taşımasına yardım etmek, ayakta durmakta güçlük çeken birine otobüste yer vermek değil kastettiğim. Şöyle örnekler vereyim. Okulda pek çok yaşıtım insan vardı. Çoğunluğu çok yardımsever insanlardı. Bazıları ilk iş olarak yardıma ihtiyacım olup olmadığını sorardı, yardıma ihtiyacımın olmadığını söyleyince de birbirlerine dönüp akşamki dizi, hafta sonu planları ya da hoşlandığı çocuklar hakkında konuşmaya başlarlardı. Ben o günlük muhabbetin bir parçası olamazdım çoğunlukla. İşte ben o zamanlarda kendimi hep kötü hissederdim. Benim de üzerinde konuşabilecek şeylerim vardı oysa ama ben hiç sıradan biri gibi görülmezdim.

 

O zamanlar ergendim, üzülürdüm buna. Bugün 30 yaşındayım, hala bu durum başıma geliyor. Artık üzülmüyorum neyseki, “işte bir gereksiz insan daha” diyorum kendi kendime ve mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum o kişiden. Bazen eğer kişinin bunu alabileceğine inanıyorsam, geribildirim veriyorum. Bir iki kişide işe yaradı, sonradan daha normal bir arkadaşlık yürütebildik nadir de olsa.

 

Ne Türk ne Amerikalı fark ediyor aslına bakarsanız. Dünyanın her yerinde herkes bunu yapabiliyor. Benimle iletişimi yardıma ihtiyacım olup olmadığını sormaktan öteye gidemiyor. Eğer siz de sürekli birine yalnızca “yardıma ihtiyacın var mı?” diye soruyorsanız durup bir düşünün. Ne hissediyorsunuz bu kişi hakkında. Bu yardım objesi mesela işe başvursa, siz de işveren olsanız alır mısınız onu işe? Çocuğunuzun bu kişiyle evlenmesine nasıl bakarsınız? Bu kişi okulda öğretmeniniz olsa, çocuğunuzun öğretmeni olsa nasıl hissedersiniz? Açık olma ihtimaliniz var mı bu yardım objesine?

 

Gelelim kahramanlık olayına… Engelliler öyle ütopik şeyleri başarıyorlar ki onları takdir etmeden duramıyorsunuz. Mesela size göre hepsi depresyonda olmalı ama değil. Bu takdire layık bir şey. “Ne güzel hayatla barışık” diye takdir ediyorsunuz, onu kahraman ilan ediyorsunuz. Alttan alta, aslında ondan beklentinizin depresyonda olmak olduğunu sezdiriyorsunuz. Doktora öğrenciniz olan bir insanı e-posta gönderebiliyor diye övüyorsunuz, bunu başaramamasını normal karşılayıp başarmasını göklere çıkarıyorsunuz. Bir engelli işinden evine tek başına gidiyor diye ailenizin kahramanı oluyor, sağa sola örnek gösteriyorsunuz. Peki sorarım size, bir kahramanla nasıl bir sıradan ilişkiniz olabilir? Onunla günlük sohbetler eder misiniz? Onun da sizin gibi bir hayatı var mıdır acaba? Bir şeyler anlatsanız dinler mi? Örümcek adamla kahvede tavla attığınızı düşünsenize bir, bu mümkün mü, ya da Zeyna’dan limonlu kek tarifi istediğinizi?

 

Geçenlerde Facebook’ta kendimle ilgili güzel bir haber paylaştım. İki yıl boyunca aynı sınıfta ders aldığım, dersteki zorunlu diyaloglar ve günlük selamlaşmalardan fazla iletişimim olmayan bir arkadaş altına yorum yapmış, “sen benim kahramanımsın” demiş. Yalnız kahraman. Buraya ilk geldiğimde arkadaş edinme konusunda biraz bocaladım. Garip bir aksanla İngilizce konuşan, dünyanın uzak bir ülkesinden gelmiş kör bir kızla arkadaş olmak için sıraya girmiyor ne yazık ki insanlar. “Madem o kadar önemliyim senin için, insan insana bir iletişim kursaydık,” dedim içimden. İki kelime etseydin benimle. Varsın kahraman olmayayım, sıradan bir insan olayım, olmaz mı?

Olmaz efendim olmaz. İnsanların kendilerini soyutlamaya ihtiyacı var. Bir engelliyle eşit olmak ne demek? İster göklere çıkar ister yerin dibine sok ama asla aynı basamakta olma. O zaman kafan rahat eder. Hiç düşünmezsin düşünmek zorunda kalmazsın onun da bir insan olduğunu. O ya bir kahramandır ya da bir yardım nesnesi, ama asla senin gibi değil. Bu bilişsel bir savunma mekanizması. Başına kötü bir şey gelen birinden ne kadar farklıysanız o kadar güvende hissedersiniz kendinizi. Düşünün bir kere, öğreniyorsunuz ki komşunuz ölmüş. Seksen yaşında bir adam. Komşunuz eğer tam sizin yaşlarınızda biri olsaydı hisleriniz nasıl olurdu? Bir trafik kazası olmuş diyelim ki yolda. Kaza yapan araba tam sizin arabanız gibi, aynı model aynı renk ve tam sizin her gün geçtiğiniz yolda olmuş kaza. Daha çok etkilenmez misiniz hiç bilmediğiniz bir şehirde başka bir renk ve model arabanın yaptığı kazaya oranla? Bu yüzden değil midir hastası tarafından şiddete uğrayan bir doktor için daha çok doktorların ayaklanması, bu yüzden değil midir kadına şiddet karşıtı aktivitelerde daha çok kadınların rol alması?

 

Bu güne kadar öyle şahane dostluklarım oldu ki, anılarımızı, paylaştıklarımızı yazsam sayfalar ciltler almaz. Bu insanların çoğu da birbirinden çok farklı insanlar. Her arkadaşlık her dostluk da birbirinden farklı. Fakat hepsinin tek bir ortak noktası var. Onlar benimle ne engelli olduğum için arkadaş oldular, ne de engelli olduğum için benden uzaklaştılar. Demiyorum ki beni hiç engelli biri olarak görmediler. Zaten öyle olsaydı yalan olmaz mıydı? Yeri geldi günlük şeylerden konuştuk, yeri geldi beraber okuldan kaçtık. Bazen bana uygun olsun diye buluşma yerini değiştirdik bazen de bir tandem bisikleti paylaştık. Kısacası birbirimizin ihtiyaçlarına cevap veren karşılıklı bir ilişkimiz vardı hep. Geri dönüp baktığımda, bu insanları çok yardım severlerdi diye hatırlayıp onlara şükran duymuyorum. Her birini ayrı ayrı kendi kişilikleriyle hatırlayıp güzel anılarım için mutlu oluyorum.

 

Şimdi sizi düşünmeye davet ediyorum. Varsa etrafınızda engelli tanıdıklarınız, onları nasıl gördüğünüzü kendinize bir sorun. Cevabı paylaşmanıza gerek yok. Kendinize dürüst olun yeter. Gerçekten bir insanın hayatına dokunmak mı istiyorsunuz? O kişi engelli olsun olmasın, ona içten ilginizi ve muhabbetinizi sunun ve o kişiden alabileceğiniz bir şeyler olduğunu hissettirin yeter. Yalnızlık yavaş yavaş çağın hastalığı olma yolunda ilerliyor. Bir sürü psikolojik araştırma yalnızlığın olumsuz etkilerinin altını çiziyor. Yalnızlık paylaşıldıkça azalır, sevgi ve muhabbet de paylaşıldıkça artar. 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş