Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Bana Bozuk Bir Şeymişim Gibi Davranma

Yazar: Engin Yilmaz

Toplam okunma: 919

engin_yilmaz@yahoo.com

30. sayı, Ağustos 2016

 

Biri bana normalin resmini çizebilir mi? Başkası herkes için en kabul edilebilir beden özelliklerini nasıl tarif eder? Yolumda kendi halimde giderken, “Allah şifa versin” sözünü duyduğumda ne anlamalıyım? Bir tekerlekli sandalye kullanıcısını yürüyen birinden daha az normal yapan hangi inanış? Bir kör nasıl nankör olmaktan kurtulur? Birini bozuk diğerini sağlam yapan çizgi nerede başlar?

Değerli dostlar, bu yazımda sizi yeni bir kavramla tanıştırmak istiyorum: sağlamcılık. Aslında gerek benim, gerek diğer arkadaşlarımın çeşitli EEEH Dergi yazılarında kıyısından köşesinden dolaştık bu kavramın. Toplumun engelli bireye bakış açısı, karşılaştığımız tutum ve davranışlar, izlediğimiz filmler, işyerlerindeki vakalar, temel olarak hep bu kavramın pratiğe yansımaları olarak nitelenebilir: birilerinin sağlam, diğerlerinin bozuk olma inancı.

Konuyla ilgili literatürde birçok kaynak bulmak mümkün ama Ben Fiona Campbell tarafından 2009 yılında yazılan Contours of Ableism (Sağlamcılığın Hatları) eserini temel alarak bu yazıyı yazıyorum. Ableism, yani Türkçesiyle sağlamcılık engellilik meselesini engelli olmayanların bakış açısıyla gören bir kavram. Bu anlayışa göre norm olarak kabul edilen ideal bir beden var ve engelliler bu normdan sapmış olan kişiler. Ortada bir sağlam beden ve insanlar var, bir de onlarla kıyaslandığında sağlam olmayan, bozuk, sapkın ve sakat bedenler. Sağlam ve sakatı birbirinden ayıran ise gayet “tarafsız, bilimsel” bir araç var elimizde: Tıp ve biyomedikal düşünce tarzı. Tıp, bizlere normal olarak addedilen, olması gereken bir sağlık manzumesi sunuyor. Bunun dışında kalanlar ise hasta, patolojik veya anormal olarak kabul ediliyor. Kişinin anormal olarak etiketlenmesinin nedeni, sağlamcı bakış açısına göre bedensel sapkınlıkların cinsiyet, etnik köken, ırk gibi doğal insan farklılıklarının bir sonucu olarak değil, bir hata ve bozukluk sonucu ortaya çıktığının düşünülmesi. Neticede sağlamcılık sakat bireyi tamir edilmesi gereken bir üretim hatası olarak görüyor ve ona göre muamele etmeyi tercih ediyor.

Aslına bakarsanız, ilk çağlardan bu yana insanlar kendilerinden farklı olanları sapkın ve aşağı görme eğiliminde. Az evvel doğal farklılıklar olarak sözünü ettiğim ırk ve cinsiyet de bir aşağılama, bir iktidar kurma aracı olarak kullanılmış ve halen zaman zaman kullanılmaya devam ediyor maalesef. Mesela, Aristo’nun kadınlarla ilgili garip düşüncelerini duyanınız olmuştur. Bunlardan bir tanesini dillendiriyor Campbell sağlamcılığın nasıl bir temele oturduğunu örnekleyebilmek amacıyla: “Woman is a mutilated male, (Kadın sakatlanmış bir erkektir)”. Mutilate kelimesi sakatlanmış, bir uzlu kesilmiş, eksik bırakılmış anlamında kullanılıyor. Yani o zamanlarda kadın olma erkek olmaya göre anormal olma ve zayıf olma olarak niteleniyor ve bu düşünce tüm orta çağ Avrupa’sını etkiliyor yüzyıllar boyunca. Belki artık açık açık kimse böyle düşünceler dile getiremiyor ama şimdi de kadın ve erkek olma dışındaki cinsel yönelimler anormal olarak tanımlanıyor ne yazık ki bazı kesimlerce. Orlando’daki 50 kişinin katledildiği korkunç saldırının üzerinden daha çok geçmedi.

Irkçılık da halen çağımızın kanayan yaralarından biri olmaya devam ediyor. İnsanlar derilerinin rengine, etnik kökenlerine bakılarak aşağılanıyor ve beden farklılıkları bir iktidar aracı şeklinde tezahür ettiriliyor. ABD’de de siyah bir başkanın olması, yapılan ayrımcılıkları engelleyemiyor.

Tüm bunları neden mi anlatıyorum? Engellilikle ilgili bugüne kadar ki düşünce kalıplarımızı ve yargılarımızı bir daha gözden geçirmemiz için. Örneğin sizce, körlük neden tartışılmaz biçimde görmeye tercih edilemez? Neden normal olan yürümek, anormal olan tekerlekli sandalye kullanmaktır? Neden bizim işaret dili öğrenmemiz yerine bir sağırın dudak okuma ve konuşmayı öğrenmesini beklemek daha olasıdır? İşte size sağlamcılığın ana hatları. Sağlamcılık kavramında tıpkı cinsiyet ve ırk ayrımında olduğu gibi, normal olan ve anormal olan arasına kalın bir çizgi çekilir. Esasında normal, kendini anormal olandan ayırmak için tanımlar. İktidarını devam ettirmek için bir karşıt yaratır ve kendi gücünü bu karşıttan alır. Her alanda görülen bu güdü beden üzerinden normal ve anormalin tanımlanması noktasında karşımıza çıktığında sağlamcılık adını almıştır.

 

Böyle bir güdünün çok basit bir nedeni var: karşıtını tanımlayarak üstünlüğü pekiştirmek. Üstünlük pekişince ne olacak? İş hayatında, sosyal hayatta ve her alanda normal olan var olacak. Bir iş başvurusunda, bedensel seçilime göre karar verecek merciler, “herhangi bir engeli olmamak” ibaresini başvuru formuna yazacak. Sağlamcılık ilkesiyle hareket eden bir okul, Ceyda Evrimler’i engeli olduğu için işlerine almayacak. Sağlamcılık politikalarını kıramayan yasal düzenlemeler, öğretmenlik ve benzeri işlerin yapılabilmesi için, sağlık raporu kriterini olmazsa olmaz yapacak. Öyle ya, sağlamcı düşünce açısından her şey çok açık, gören kişi kör birinden, belirli bir bilişsel süreçte düşünenler diğerlerinden, işitenler sağırlardan daha sağlıklı. İşte o sağlık ise ciddi işlerin yapılması için ilk ön şart. Diploma, yeterlilik sonra gelse de olur.

Campbell (2009) sağlamcılığın iki temel unsuru olduğunu ortaya koyuyor. Bunlardan birisi yukarıda da açıklamaya gayret ettiğim ebilen ve ebilemeyenlerin, daha terminolojik bir ifadeyle sağlam ve sakatların resmi olarak birbirinden ayrılması. İkinci unsur ise, bir normal insan modelinin üretimi. Bu normal ve mükemmel insan üretimi için, insan ve insan olmayan kategorileri keskin hatlarla belirlenmeye çalışılıyor ve sakatlar insan olmayan kategorisine dâhil ediliyor. Zaten normal ve mükemmel bedeni tanımlamak için, bir de o normalden sapan birilerine ihtiyaç bulunuyor. O yüzden sakatların varlığı gerekli. Kulakları duyabilen, gözleri görebilen, ayakları ve elleri tutabilen, belirli bir IQ seviyesinde olan, belirli bir boy ve kiloya sahip kişileri normal kabul edebilmek için bu sınırların dışında kalan kişiler çok önemli. Çünkü bu kişiler bir karşılaştırma imkânı yaratarak mükemmel insanın çizgilerini tanımlamamızı sağlıyor. Olaya daha sokaktan bir örnek verirsek, kişi durumunu normalleştirmek için “Beterin beteri var” diyerek kendini daha aşağı olduğu başkalarından ayırma eğiliminde değil mi? Sonuçta bir grubun bütünlüğünü sağlamak için kendisini ayırt edeceği bir dış gruba ihtiyaç var ve sağlamların bozuk olarak tanımladığı kişiler bu amaca hizmet ediyor.

Şu ana dek tırnak içinde normal bireyin kafasındaki sağlamcılık perspektifine baktık. Ya engellilere ne demeli? Sağlamcılık bakış açısıyla herhangi bir engellilik durumunun pozitif olarak tahayyül edilmesi bile saçmalık ve sapkınlık başlı başına. Bu noktadan hareketle bizzat bazı engellilerin kendileri için de, sakatlıkları bir eksiklik, bir trajedi ve keşke olmasaydı dedikleri bir şey. O nedenle de amaçları sağlamcılığın kurallarına göre mümkün olduğunca normale yaklaşmak. Örneğin bir kör, görme düzeyi yeterli olmadığı halde baston kullanmaktan ısrarla kaçınıp, neden diye sorulduğunda, ben sizler gibi değilim diyebiliyor. Bir başkası, ekran büyütme programlarıyla bile bilgisayarı oldukça zorlanarak kullanırken, ekran okuyucu kullanmaktan ısrarla kaçınabiliyor. Bir diğeri için, sen hiç engelli gibi değilsin denmesi bir övünç kaynağı. “Benim hiç kör arkadaşım yok” demek bazılarımız için kişisel bir zafer sanki. Campbell bu grupta olan kişiler için bir adlandırma yapmış: Internalized Ableism (Özümsenmiş sağlamcılık). Irkçılık meselesinde de benzer durumların yaşandığını hatırlatan Campbell sağlamcılığı özümseyen engellilerin, mümkün olduğunca kendi sakat parçalarını yok sayma ve kendilerinden ayırma eğiliminde olduğunu anlatıyor. Bu bireyler, engelli olmayanların, engelliler için koruyucu, lider, rehber ve rol model olmalarına izin veriyorlar, çünkü onlara göre “engelli bir kişi, yardıma muhtaç, bağımlı, cinsiyetsiz, üretken olmayan, fiziksel açıdan kısıtlı, duygusal olarak olgunlaşamamış ve yalnızca silik olduklarında kabul edilebilir kişiler” (Campbell, 2009, s. 18).

Pek mi uçlara savrulduk dersiniz? Hiç sanmıyorum. Bugüne kadar şahit olduğum çokça tartışmada, bizzat engelli arkadaşlarımdan şunu duymuşumdur: “Adamlar sizin için o kadar bir şeyler yapmış, sen ne diye nankörlük edip onları küstürüyorsun”. Yani benim adıma ben olmadan bir şeyler yaptığını sanan birine, bunun eksiklerini dile getirdiğimizde bizzat engellilerce suçlanan ve nankörlükle nitelenen bizler oluyoruz çoğu zaman. Bunun en somut örneğini Gören Göz projesinde görmüştük. Görmeyenlerin neler yapabildiklerini hiç dikkate almadan ortaya çıkan bu projeyi eleştirdiğimizde, birçok arkadaşın, verilenle yetinmediğimiz için bizleri suçladıkları günlerin üzerinden uzunca bir vakit geçmedi.

Sağlamcılığı özümseyen engellilerin normal olmaya ve engelli olmayan kişilere yüksünmesi en temel karakteristiklerinden birisi Campbell’a göre.  Bu özenti diğer engelli bireylerden uzaklaşma, engelliliği çağrıştıracak baston, tekerlekli sandalye gibi cihazları kullanmama, mümkün olduğunca sakatlığını açık etmeme şeklinde kendini gösterebiliyor.

Böyle bir özümseyişin ortaya çıkışını açıklamak ise zor değil. Hepimiz insanların adını bilmeseler bile sağlamcılığı empoze ettiği bir çevrede, bir ailede, bir toplumda büyüyoruz. Çoğumuzun ailesi, kendisinden sonra bizi koruyup kollayacak hayırlı bir kısmetin derdinde. Sokaktaki adam, karşımıza geçip, “Vay be aslan gibi de deli kanlıymış, ne de güzel kızmış, tüh yazık olmuş”, sözlerini çekinmeden söyleyebiliyor. Bir anne çocuğuna sizi gösterip “Bak yavrum, amca küçükken çok yaramazlık yapıp annesini üzdüğü için, Allah gözlerini böyle yapmış” diye tembihte bulunabiliyor. Öğretmen okulda herhangi bir derste başarı gösteren engelli öğrencisini tüm sınıfa afişe ederek, “Bakın o bile anlıyor, siz haytalara ne oluyor” diyerek sizin başarınızı bir kıyaslama ve istisna aracı olarak rahatlıkla gösterebiliyor. Bir başarısızlığı görürse de “Seni bu halinle ne diye gönderdiler buraya ayıp” diye serzenişte bulunabiliyor. Tüm bunlarla kuşatılmış bir çevrede büyüyen engelli kişinin amacı da elden geldiğince kendini sağlamlara beğendirmek, onların koruma ve kollamasını elde etmek oluyor. Campbell’in de dediği gibi iyi engelli, mümkün olduğunca sakat bedenini ortaya çıkarmayan, kendisini himaye edenlere minnettar kalan, hayat dolu olabilmeyi engelli gibi davranmamak sanan kişiler oluyor.

Burada kişinin sakat parçası onun hatası olan bir ucube durumunda. Toplumun gerçek bir parçası olmanın yolu ise, ya o ucubeden kurtulmak, ya da bir yolunu bulup sakat parça yokmuş gibi hayata devam etmek oluyor. Kişinin uyarlamalar talep etmek, kendisine uygun düzenlemeler yapılmasını istemeye zaten hakkı yok, çünkü o normlardan uzaklaşarak kendi etmiş kendi bulmuş durumda. Artık yapacağı şey, ona uzatılan şefkatli eli sımsıkı tutup, ona verilenle yetinmek.

Peki, birisi, sakat olarak nitelenen özelliğinden mutluluk duyabilir mi? Çok mu zorladım yine düşüncelerinizi? Gelin Campbell tarafından verilen bazı örneklere bakalım. Campbell kitabının bir bölümünü sağırlar ve koklear implant sistemine ayırıyor. Bildiğiniz gibi koklear implant, sağır kişilerin kulaklarının içine ameliyatla yerleştirilen bir dizi aparatla mevcut sinir hücrelerinin baypas edilip, dışarıdan alınan seslerin doğrudan beyne iletilmesini sağlayan bir yapı. Alandakilere göre, bu, müthiş bir buluş ve sağırların sessiz dünyalarından kurtulmaları ve normalleşmeleri için çok çok önemli bir fırsat. Gerçekten öyle olup olmadığı ise oldukça tartışmalı okuduklarımdan anladığım kadarıyla. Bir kere bu sistem gerçek bir duyma sağlamıyor ama sentetik bir yolla duyma verisine ulaşmayı sağlıyor. Sonrasında bu veriyi öğrenmeniz gerekiyor. İkincisi eğer bir kişinin az da olsa bir duyma işlevi varsa, koklear implant sonrası bu duyma yok ediliyor ve ancak sistemin getirdiği düzenle duyma gerçekleşiyor. Son olarak da bu aşamada koklear implant her işitme engelli de aynı olumlu sonucu doğuramayabiliyor. Sistem kimilerinde çok başarılı olurken, diğerlerinde aynı başarı görülemeyebiliyor. Bilin bakalım başarısız olunan durumlarda suçlu kim oluyor? İmplant yapılan kişi. Bilimsel sağlamcılık kusuru doğrudan bireye atarak normalleşmeye pek de uygun olmadığını ortaya koyuveriyor. Umarım koklear implant konusunda yine bu satırlarda bir işitme engeli arkadaşımız yazar ve onların konuyla ilgili görüşlerini daha yakından anlama şansımız olur. Çok bilmediğim bu noktada ahkâm kesip sizleri yanlış bilgilerle donatmam yanlış olur.

Yalnız, bilimsel sağlamcılık zihniyetinin hiç beklemediği tepkiler de gelmiş Campbell tarafından yapılan literatür taramasına göre. Biyomedikal yaklaşım ve genel görüş her sağırın koklear implant gibi bir çalışmayı kollarını açıp mutlulukla kabul edeceği yönünde. Muhtemelen birçoğumuz da aynı noktadayız. Ancak her sağır bireyin aynı düşünmediğini görüyoruz. Örneğin Avustralya Sağırlar Derneğinden Karen Lloyd’a göre sağırlık doğal yaşamın bir parçası ve onların kimliğini oluşturan önemli bir bileşen. Sağırlık kaybedilen veya tedavi edilmesi gereken bir şey değil (Lloyd, 2001; Campbell, 2009 içinden alındı). Aynı biçimde, Dolnick’e göre, sağır olma, bir sakatlık durumundan çok bir alt kültür ve yabancı dil konuşan bir azınlık olmaktan farksız. Nasıl ki bir Haitili veya Latin Amerikalının tedaviye ihtiyacı yoksa bir sağırın da yok (Dolnick, 1993; Campbell, 2009 içinden alındı). Yani çoğunluğun aksine duymanın kesinlikle duymamaya tercih edilecek bir kavram olduğu, bizzat bazı işitme engellilerce reddedilebiliyor.

Bu tür savlar engelli olmayanlar tarafından tamamen gülünç ve saçma bulunuyor olabilir. Hatta engelli ailelerinin de hemen hemen tamamının ilk isteğinin bir an önce sakat çocuklarını tedavi ettirmek olduğunu biliyoruz. Böyle bir tedavi mümkün değilse bile çocuklarının normal kişiler gibi davranmaları için ellerinden geleni yaptıklarını gösteren çok örneğe rastlayabiliriz. Bunlardan birini tez katılımcılarımdan Ayşe anlatıyor: “Annem çok üzülüyordu, babam çok da kabul etmek istemiyordu ve genellikle görmeyi gerektirecek ve benim yapabileceğim şeyleri görerek yapmamı istiyorlardı; renkleri bulmak, ayırt etmek işte bir şeyi gözle bulmak mesela sofrada bir şeyi elimle bulmama izin verilmezdi” (Yılmaz, 2015, s. 343). Davranışın nedeni çok açık: Görebilmek kesinlikle körlükten daha iyidir ve daha üstündür. O nedenle de bir kişinin mümkün olursa körlükten kurtulmayı istememesi anlamsız ve kişinin kendini kandırması. Tıpkı işitme engellilerin bazıların da olduğu gibi tezime katılan görme engellilerin birçoğu için de bir hap alıp körlüklerinden kurtulma, çok da heves ettikleri bir şey değil (Yılmaz, 2015). Sonuç olarak körlüğün görmeye, sağırlığın duymaya tercih edilebilmesi sağlamcı bakış açısıyla imkânsız olabilir, ancak en azından bazı kör ve sağırlar için durum hiç de öyle değil. Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. İşitmeyi veya görmeyi istemek, bunun için tedavi aramak, çok doğal, insani ve gerekli. İnsanın böyle arayışlara girmesi yaşanan ayrımcılıkları ve zorlukları düşündüğümüzde çok anlamlı. Ancak, tıpkı bunun gibi, kendi fiziksel durumuyla mutlu olmak ve bunun bir avantaj olduğunu düşünmek de öyle. Nasıl tersi durum yadsınamaz ve küçümsenemezse, kişinin kör olmak veya sağır olmaktan mutlu olması da garip ve yanlış bulunamaz. Sağlamcı bakış açısına karşı durmak da bunu gerektiriyor, kendi yapımızın ve durumumuzun tek doğru, daha doğru, daha üstün olduğu inancını alıp çöpe atmak.

Şimdi gelin biraz daha akıl ve mantığımızı zorlayalım. Engelli birinin sakatlığından kurtulmayı isteyip istememesini tartıştık. Peki, bir insan engelli olmayı arzulayabilir mi? Herhangi birisi bacaklarını kestirmek, duyma yetisine zarar vermek veya kör olmayı içtenlikle dileyebilir mi? “Yok artık” dediğinizi duyar gibiyim. Böyle insanlar olduğunu bir arkadaşıma anlattığımda ilk tepkisi “İşte bu bir anomali” olmuştu. Evet, kendisinin aslında yanlış bir vücutta doğduğunu düşünen ve vücudundaki bir parçanın aslında fazla olduğuna inanan insanların olduğunu özetliyor Campbell kitabının son bölümünde. Bunun bir adı var Transableism. Sözlüğe baktığımda kelimenin bir Türkçe karşılığını bulamadım. Ancak bu durum Body Integrity Identity Disorder (Vücut Bütünlüğü Kimlik Bozukluğu) olarak tanımlanıyor. Uzmanlar durumu bir bozukluk olarak nitelese de transabled kimseler, bir uzvunu kesmenin sonuçlarını gayet iyi bilmekle birlikte, ömür boyu istemedikleri bir vücut saplantısıyla yaşamaktansa ampüte biçimde mutlu yaşamayı tercih ettiklerini söylüyorlar. Böyle kişilerin zihinlerindeki beden imajlarıyla gerçek bedenleri çelişiyor ve kendilerini tam ve bütün hissetmediklerini belirtiyorlar.

Campbell (2009) Transable yönelimi olan 17 kişiyle online görüşmeler gerçekleştiriyor. Bu görüşmelerindeki bazı katılımcıların söyledikleri ilginç. Örneğin, bir katılımcı ampüte olduktan sonra, yıllardır çektiği işkenceden kurtulduğunu anlatıyor. Bir başkası kendisini tam ve bütün hissedebilmek için istemediği beden parçasından kurtulmak zorunda olduğunu anlatıyor. Garip değil mi, sağlamcılık anlayışı sakat kişiyi eksik olarak nitelerken, transable yönelimi olan birisi kendini sakatlayınca bütün olacağını düşünüyor.

Görüşmelerde daha ilginç bir gerçek daha karşımıza çıkıyor. Transableism en çok da bizzat engellilerden tepki almış. Bu da özümsenmiş sağlamcılığın nerelere geldiğini anlamak açısından güzel bir örnek. Katılımcılardan Michele durumu şu sözlerle özetliyor: “Sağır olmaktan gurur duyduklarını ve bir işitme cihazı kullanmak istemediklerini söyleyen birçok mesaj alıyorum. Ama aynı kişilerin sağır olmak istememi delilik olarak görmeleri bana çifte standart gibi görünüyor”.

Transableismin nörolojik veya kimyasal nedenleri, bir bozukluk olup olmadığı halen tartışılıyor. Şahsi görüşüm, kişilerin engelli veya engelsiz, oldukları durumu değiştirip başka gruplara yüksünmelerinin bana hitap etmediği yönünde. Ancak bize aykırı gelen her eğilimi bozukluk, sapkınlık olarak niteleyemeyeceğimizi tekrar vurgulamak isterim. Konuyu bu yazıya taşımanın nedeni, hepimizin büyüdüğü ve bir köşesinden içinde barındırdığı sağlamcılık inancını defalarca yeniden sorgulamamızı ve kendimizi yeniden değerlendirmemizi sağlamak.

Dikkat ettiyseniz, bu yazıda genellikle görme engelli yerine kör, işitme engelli yerine sağır gibi kelimeleri kullandım. Daha önce de Kör Gibi Olmanın Dayanılmaz Hafifliği yazımda belirttiğim gibi, kendimizi karşıtımız üzerinden tanımlamanın aslında sağlamcılığa hizmet ettiğine bu kitabı okuduktan sonra daha çok inandım sanırım. Kendi adıma konuşacak olursam, beni kör yapan tek şey görememe eksikliği değil. Elbette bir yeti yitimi söz konusu, ancak kendini bu yeti yitimine göre yeniden şekillendiren beden, bambaşka bir formasyon oluşturup kendine yepyeni yetiler sağlamış olabilir. O yüzden bazı arkadaşlarımızdan sıkça duyduğumuz şu sözler pek doğru olmayabilir: “Bir de kör olmasaydın, kim bilir nasıl olurdu”. Buradaki inanç kör olduğu halde bunları yapan birinin, körlük ortadan kalksaydı kim bilir başka neler yapabileceğine ilişkin bir hayranlık durumunu anlatıyor. Hâlbuki belki de kişi kör oluşu sayesinde şu anda oluşturduğu yeteneklere ve yetilere sahip olmuş olabilir. Yani sağlamcılık inancının aksine, engelli kişiyi tek tanımlayan sahip olmadığı yeti değil. Bu yeti yitimiyle oluşturduğu farklılık ve farklı kapasite kullanımı. Bu farklılık o yetiye sahip birinden onu eksik yapmıyor, daha üstün veya daha aşağı da yapmıyor, yalnızca insan çeşitliliğini arttırıyor.

Aslında daha yazacak çok şey var, ama bir yerde durmam lazım galiba. Sağlamcılık anlayışını yalnızca sakat normal ayrımı üzerinden düşünmeyin. Sistem bir mükemmel beden imajı yaratıp herkesin ona uymasını, bunun için daha çok tüketmesini amaçlıyor. Kilolu olan tüm kişiler yalnızca sağlık nedenleriyle mi belirli bir ölçüye sokmaya çalışıyorlar kendilerini? Neden belirli bir boy, belirli bir kilo, belirli bir ölçü doğru kabul ediliyor ve bunun dışındakiler anormal gibi gösteriliyor? Bu soruların sonu yok. Ancak bunlara karşı durabileceğimiz önemli bir argüman var: Farklılıklar bozukluk değil zenginliktir. Kafamda yazının parçaları dolaşırken, Love The Coopers “Mutlu Yıllar” adında bir Noel filmi izliyordum. Bu filmde kızı annesine çok güzel bir şey söylüyordu hareketlerini yargılamaması için: “Bana bozuk bir şeymişim gibi davranma”.

Evet değerli dostlar, bu sözler aslında tüm yazıyı özetliyor. Sağlamcılık aslında farklı olanların eksik, anormal, sapkın olarak nitelendiği ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı gibi olguların engellilere uygulandığı zaman aldığı ad olarak tanımlanabilir. Hepimiz ailemizden, arkadaşlarımızdan, öğretmenlerimizden, işverenimizden, politikacılardan sağlamcılık kodlarını soluyoruz sürekli. Önemli olan bu kodları özümsemekten vazgeçmek ve tüm dünyaya haykırmak: Bana bozuk bir şeymişim gibi davranma.

 

Kaynakça

Campbell, F. (2009). Contours of ableism: The production of disability and abledness. London and New York: Palgrave Macmillan.

Yılmaz, E. (2015). Kör Gibi Olmanın Dayanılmaz Hafifliği. Eşit, Erişilebilir, Engelsiz Hayat Dergisi(22). http://engelsizerisim.com/eeeh/yazi/33/kor_gibi_olmanin_dayanilmaz_hafifligi adresinden alındı

Yılmaz, E. (2015). The Phenomenon of Disability Perception in Blindness. istanbul: Dissertation.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş