Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Kusursuzluğun Kusuru

Yazar: Engin Yılmaz

Toplam okunma: 1834

~~engin_yilmaz@yahoo.com
Sayı 31, Eylül 2016

Sağa yatık bir vücudu var. Koştuğu zaman düşmesi gerekir ama öyle değil. 1933’te dünyaya geldiğinde sağ bacağı içe, sol bacağı dışa doğru kavis yapan bir bedene sahip. Bir de sol bacağı sağ bacağından 6 santim daha kısa.  Ailesinin de gerekli ortopedik tedaviyi yaptırabilecek bir maddi güçleri yok. Zaten yaşıtlarına göre çok daha ufak tefek olan bu çocuk, en fazla futbolcu olmaz olur biter.
Kimden mi söz ediyoruz? Brezilya’nın efsanevi futbolcusu Garrincha. Yukarıdaki bilgileri aldığım Goal.com Türkiye sayfasındaki yazıda, çok güzel bir yorum var Garrincha ile ilgili: “Tatlı Su Futbolseverlerinin ezberden Pele'ye olan hayranlığına Brezilyalılar çoğunlukla söyle karşılık veriyor: Pele de büyüktü ama Garrincha daha büyük...” (Goal.com Türkiye, 2011). Garrincha dünyanın en büyük top sürme ustalarından biri olarak kabul ediliyor. Brezilya’nın 1958 ve 1962 dünya kupa şampiyonluklarında Pele ile birlikte en büyük paya sahip. Çarpık bacakları, rakipleri için tam bir muamma oluyor, onun ne tarafa döneceğini tahmin edemiyorlar ve topu Garrincha’dan almak neredeyse imkânsız. Ne dersiniz, ailesinin gerekli maddi gücü olsaydı ve ortopedik müdahaleler ve fizik tedaviyle çarpık bacakları düzelseydi, bugün Brezilyalıların hayranlık duydukları bu top sürme cambazından söz edebilir miydik?
2008 olimpiyatlarında dünya ilk bakışta basketbolcu veya boksörü andıran bir sporcuyla karşılaşıyor. Milliyet Bloğunda o günlerde çıkan habere göre o sıralarda 86 kilo. Vikipedi boyunu 1.95 olarak bildiriyor. Ancak kendisini, vücut yapısı olarak diğerlerinden çok farklı olduğu 100 metre yarışında görüyoruz. Olimpiyatları adeta rakipleriyle alay ederek kazanıyor. Bir yıl sonra yani 2009’da bu sefer kendisine ait rekoru geliştiriyor ve 100 metreyi tam 9,58 saniyede koşarak dünyanın en hızlısı oluyor. Brezilyadaki olimpiyatlarda da yine geçilemiyor rakiplerince. Çünkü Usain Bolt rakiplerinin yaklaşık 45 adımda tamamladığı 100 metreyi 41 adım atarak tamamlayabilen olağanüstü bir sporcu. Ne dersiniz, dar kalıplara sahip bir beden eğitimi öğretmeni, bu boy ve kiloyla senden atlet olmaz deseydi bu gün o muhteşem rekorlardan söz edebilir miydik?
Gerçek yaşam öykülerinden, gelin biraz da kurguya geçelim. Flaubert’in romanı Madam Bovary birçoğumuzca okunmuştur sanırım. Davis (2006) romandaki yumru ayaklı Hippolyte’i tekrar hatırlatıyor bize. Charles Bovary, Hippolyte’nin yumru ayağını o günkü modaya uyarak düzeltmek için ameliyat eder. Hippolyte’yi ameliyata ikna etmek amacıyla, işini doğru dürüst yapabilmesi için müdahalenin şart olduğu söylenir. Oysa Hippolyte, bir seyis yamağı olarak işini zaten gayet iyi yapmaktadır. Hatta yumru ayağını kendisine avantaj sağlayacak şekilde bile kullanarak ağır bir yük taşırken bizzat yumru ayağına yüklenmektedir. Ancak avantaja dönüşen Hippolyte’nin bu yetisi aslen bir sakatlık olarak görülür ve normalleşmek için bundan kurtulmak şarttır. Çünkü sakatlığa sahip olmak hayvan olmaktır ve onu insanlığa geri getirmek için bu ameliyat kesinlikle gereklidir (Davis, 2006).
Ameliyat başlangıçta başarılı gibi görünse de, Hippolyte’nin bacağı kangren olur ve tamamen kesilmek zorunda kalır. Bacağı kesen doktorun sözleri ise bir ders niteliğindedir: Eski köye yeni âdet getiren Parislileri dinlerseniz olacağı budur! [...] Biz pratisyeniz; biz insanları sağaltırız ve sağlığı kusursuz olan kimseyi ameliyata almayı düşünmeyiz. Topallığı düzeltmek ha! Yumru ayak düzeltilebilir mi hiç! Kamburluğu düzeltmeye çalışmaya benzer bu! (Aktaran Davis, 2006).
Ne dersiniz, bu romanda, işlevini rahatlıkla iyi gören yumru bacağı düzeltmeye çalışanların bugün umut tacirliğiyle insanları kusursuzluğa zorlayanlarla hiç ilişkisi yok mu?
Gerçek vakalar, roman deyip de, film izlememek olur mu? Filmimizin adı Trouble with The Curve (Hayatımın Atışı). 2012 yılı yapımı filmin yönetmenliğini Robert Lorenz üstlenirken, başrollerinde, Clint Eastwood, Amy Adams, Justin Timberlake gibi ünlü oyuncular var. Filmde Gos gitgide görme yeteneğini kaybeden bir beyzbol gözlemcisidir. Artık daha önce çalıştığı takımı bile onun beyzbolcu seçimlerine güvenmez. Kızıyla birlikte çıktıkları son gezilerinde Gos o sıralarda bir yıldız olarak görülen ve beyzbol seçmelerinde herkesin birinci sıra adayı olan beyzbolcuyu beğenmediğini söyler takımına. Ancak adına çalıştığı takım, görme yeteneği olmayan Gos’a artık güvenmeyerek bu oyuncuyu kadrosuna alır. İstatistikler ve bilgisayar verileri dururken, yaşlı kör bir adamın sözüne mi itimat edeceklerdir?  Ama aslında Gos haklıdır. Oyuncu doğru biçimde top karşılayamamaktadır. Gos bunu görme yeteneğiyle değil, topu karşılarken çıkan sesin yeterince tok olmayışından anlar. Sonrasında bu gerçek, takım antrenmanlarında tüm çıplaklığıyla anlaşılır ve Gos’un kızı, o tok top karşılama sesini maçlarda fıstık satan çocuğu tesadüfen izlerken duyar ve takıma müthiş bir beyzbolcu kazandırır. Ne dersiniz, bir işi yapabilmenin tek yolunun görme yeteneğini kullanmaktan geçtiğini söyleyip sizi işe, okula almayanlar, bu filmi izlediyse, acaba aktardığım boyuta hiç dikkat etmiş midir? Yoksa orada yaşanan aşk hikâyesine daha mı çok takılmıştır?
Değerli dostlar size zor bir noktayı anlatmaya çalışıyorum aslında son iki yazımda. Kusursuzluk diye bir şey yoktur. Bugün bize kusur olarak dayatılan şeylerin esasında bize ne getirip götürdüğü kişinin onu nasıl kullandığına bağlıdır. Bunu anlatacak bir çok literatür var, ancak size bunu farklı örneklerle anlatmayı tercih ettim bu sefer. Olayın çıplak gerçekliğini açıklamak için yalnızca şu iki bilgiyi vereyim. Birincisi Davis’in  (2006) iddiasına göre normal kelimesi, İngilizceye 1840-1860 döneminde giriyor. İstatistik bilimin de geliştiği bu yıllarda, iş gücüne en uygun insanı belirlemek için normlar ve standartlar belirlenmeye çalışıyor. Toplumu standarda uyabilenler ve uyamayanlar olarak ayırma eğilimi güçleniyor.
Bu akım neye yol açıyor biliyor musunuz? Öjeni. Nedir Öjeni? Toplumu kusurlu beden ve zihinlerden arındırıp kusursuz bir ırk yaratma çabası. Kimler kusurlu? Sakatlar, kötü alışkanlıkları olanlar, suçlular. 19. ve 20. Yüzyıl başlarında geliştirilen bu teoriyi uygulamaya geçiren ise, hiç yabancı biri değil: Hitler. Gaz odaları ilk etapta engelliler için kullanılıyor. Hayat Güzeldir filmini izlediyseniz, orada çocuklara sorulan dikkat çekici bir matematik problemi var: “Yılda bir zihinsel engelli için 20 mark harcıyoruz, 1000 tane zihinsel engelliyi ortadan kaldırırsak, ne kadar tasarruf etmiş oluruz?” Sorudaki rakamlar tam böyle değildi ama olayın özü bu.
Neyse ki, İkinci Dünya Savaşı sonrası Öjeni fikri terkediliyor belirli bir süre için. Ancak birçok batı ülkesinde 1970’li yıllara kadar engellilerin kısırlaştırıldığını biliyor muydunuz? Sonuçta belirli bir standardı normal kabul edip, bundan sapanları sorunlu kabul etmek, doğal bir şey değil. İş gücünü artırmak için ortaya çıkarılmış bir durum.
Gelin şimdi de ikinci ilginç bilgiyle buluşturayım sizi. Yine Davis tarafından yazılan bir başka makalede, kusursuzluğun illüzyonu bakın nasıl ortaya konuyor. İnsan genom projesi bildiğimiz gibi genetik haritamızı çıkarıp kusurlu olan genlerin belirlenip doğum öncesi ortadan kaldırılmasını da amaçlıyor. İki hastalıklı genden söz ediyor Davis, Kistik Fibrozis ve Orak Hücre Anemisi. Bu hastalıklar taşıyan insanların ciddi sorunlar yaşadıkları muhakkak. Ancak ortaya çıkıyor ki, her iki hastalığın geni de birçok insan da çekinik olarak zaten var. Dahası, Orak Hücre Anemisi geninin sıtmaya, Kistik Fibrozis geninin de koleraya karşı insanları dirençli tuttuğu anlaşılıyor. Yani Davis’e (2006) göre bizi asıl koruyan şey, genlerin ayıklanmasından çok kusurlu genlerle birlikte kolektif çeşitlilik. Çünkü görüldüğü üzere, bir şey için kusur olan bir şey, başka bir şey için koruyucu.
Yazıyı Shakespeare ve Watson’un 2001 yılında yazdıkları alandaki çok hatırı sayılır makalelerinin sonunda söyledikleriyle bağlamak yerinde olacak zannımca. Aslında kusursuz beden diye bir şey yok. Her insan ve canlı genetik olarak kusurlu doğuyor. İdeal kusursuzluk, Davis’in de dediği gibi aslında fantastik bir hayal. O yüzden kusursuzluğu aramak yerine, bize kusur diye dayatılan parçalarımızla bütünleşip kendimiz olmak ve farklılıkları bu bağlamda görmek çok daha güzel.
6-8 Eylül tarihleri arasında Lancaster üniversitesinde düzenlenen sakatlık çalışmaları kongresine katıldım. Oradaki sunumlardan biri de tam bunu söylüyordu, aslında insanlık genetik olarak kusurlu doğar. İşte tam bu yüzden sağlamcılığın, birilerini diğerine göre sağlam ve normal görmek bilimsel olarak dayanaksız. İşte tam bu yüzden, normal, anormal, sakat, sağlam kalıplarını ters düz etmeli. Bu da bizi yeni bir paradigmaya götürüyor: herkesin kusurlarının olduğu bir dünyada, amaç, kusursuzluğu aramak değil, kusurluların dayanışmasını artırmak. Çünkü bu gerçek dayanışma, bize aradığımız bağımsızlık ve özgürlüğü getiriyor. Yani aslında bağımsızlık, karşılıklı bağımlılığı arttırarak mümkün. Yeter ki, ne zaman, kime bağımlı olacağımızı ve ne zaman kimden,  ne kadar yardım alabileceğimizi kendimiz seçebilelim.
Öyleyse insanlığa şöyle haykıralım mı? Sorunu kusurlarda değil, kusursuzluğun kusurunda arayın.
Not
Bu yazımda kullandığım Davis’in iki makalesi ve çok daha fazlasını 2011 yılında Koç Üniversitesi yayınlarından çıkan, Sakatlık Çalışmaları Sosyal Bilimlerden Bakmak kitabında Türkçe olarak bulabilirsiniz. Dikmen Bezmez, Sibel Yardımcı ve Yıldırım Şentürk tarafından, sakatlık çalışmaları alanındaki önemli makaleler derlenerek ve Türkçeleştirilerek oluşturulan bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Kitabın metin formatının GETEM’de de olduğunu hatırlatayım. Buradan kitabı yayınlayanlara kocaman bir teşekkür tekrar.

Kaynakça
Davis, L. J. (2011). kimlik Siyasetinin Sonu ve Dismodernizmin Başlangıcı: istikrarsız Bir kategori Olarak Sakatlık üzerine. D. Bezmez, S. Yardımcı, & Y. Şentürk içinde, Sakatlık Çalışmaları Sosyal Bilimlerden Bakmak (s. 501). Koç Üniversitesi Yayınları.
Davis, L. J. (2011). Normalliğin inşası: Çan Eğrisi, Roman ve On Dokuzuncu Yüzyılda Sakat Bedenin icadı. D. Bezmez, S. yardımcı, & Y. Şentürk içinde, Sakatlık Çalışmaları Sosyal Bilimlerden Bakmak. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.
Goal.com Türkiye. (2011). Çarpık Bacaklı Futbol Şaheseri: Garrincha. Goal.com: http://www.goal.com/tr/news/2556/editoryal/2011/08/25/1784423/çarpık-bacaklı-futbol-şaheseri-garrincha adresinden alındı
Lorenz, R. (Yöneten). (2012). Trouble With The Curve [Sinema Filmi].
Milliyet Blog. (2008, 08 18). Rüzgarın Şimarık Oğlu Usain Bolt. Atletizm / Milliyet Blog: http://blog.milliyet.com.tr/ruzgarin-simarik-oglu-usain-bolt/Blog/?BlogNo=126527 adresinden alındı
Shakespeare, T., & Watson, N. (2001). social model of disability: An outdated ideology? S. N. Barnartt, & B. M. Altman içinde, Exploring theories and expanding methodologies: Where we are and where we need to go (Research in Social Science and Disability, Volume 2) (s. 9-28). Amsterdam: JAI Press.
Vikipedi. (2016). Usain Bolt. 09 11, 2016 tarihinde Vikipedi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Usain_Bolt adresinden alındı

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş