Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Şiddetin Öteki Yüzü

Yazar: Elif Emir Öksüz

Toplam okunma: 1697

elifemiroksuz@gmail.com

 

Kadına yönelik şiddet hakkında çok yazıldı çizildi, çok konuşuldu son günlerde. Özgecan şiddetin en vahşi türünün hedefi oldu. İçimiz öfke doldu, gözyaşları sel oldu aktı. Ortalama her iki günde bir, bir kadının erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitirdiği bu topraklarda, psikolojik, duygusal veya sözel şiddetten bahsetmekse, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.” demek kadar abes bir hale geldi. Olsun, biz yine de bahsedelim. Bir ara, sıra pastaya da gelir elbet.

Şiddet ve istismar çok temel olarak, failin kendi çıkarları doğrultusunda karşıdaki kişi ya da grup üzerinde kontrol sahibi olmak ve bunu sürdürmek için sergilediği davranışlardır. Güç eşitsizliğinden temel alır. Yalnızca bir defa da olabilir, yıllar boyu da sürebilir. Şiddetin dokuz tipi vardır: Fiziksel, cinsel, duygusal, psikolojik, manevi, kültürel, sözel ve maddi şiddet ve ihmal.

Ben bu yazımda duygusal, psikolojik ve sözel şiddete odaklanmak istiyorum. Her ne kadar fiziksel ve cinsel şiddetin yanında masum görünseler de, hiç de öyle olmadıklarının altını çizmek istiyorum. Duygusal şiddet, failin karşısındakini aptal veya değersiz hissettirmek için yaptığı davranışları ve söylediği sözleri kapsar. Psikolojik şiddet, tehdit aracılığıyla karşıdaki üzerinde kontrol kazanmak anlamına gelir. Sözel şiddet ise karşıdakine zarar veren sözlü ya da yazılı dili ifade eder.

Gelelim olayın engellilikle ilişkisine…

Engelli olmak güçsüz kılar bizi toplumun gözünde. Bu toplum dediğimiz şey, anamızı, babamızı, eşimizi, sevgilimizi, arkadaşımızı da içerir. Büsbütün uzak ve farklı değildir bizden. Olay vurma, sövme, itme, kakma olsa tanımlamak kolay. Şiddet gördüm ya da görüyorum dersiniz fazla düşünmeden. Peki ya şiddet fiziksel ya da cinsel değilse ve bize bakan, yetişemediğimiz yerde eksiğimizi kapatan, hayatını bize adayan, fedakârlığın kitabını yazan, bizi her şeye rağmen kabul eden ve seven aile bireylerimiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz ya da eşlerimiz tarafından yapılıyorsa, bu kadar kolay mıdır “Şiddet gördüm.” demek?

Değildir elbette. İlk başta bunu kabul etmek zordur. Sonra da dillendirmek. Suçluluk ve vicdan azabı bırakmaz engellinin yakasını. Bir de “Buna şükür, daha kötüsü de olabilirdi.” düşüncesi keser mağdurun sesini. Suçluluk duyar engelli, çünkü kendisi için pek çok fedakârlık yapan pek sevgili anne-babasına öfkelidir. Öfkelidir çünkü şiddetin duygusal, psikolojik ya da sözel olanına maruz kalmıştır. “Buna da şükür.” der engelli, çünkü daha kötüsü olabileceğini aklından geçirir.

Nevzat 22 yaşındadır. On yaşından beri tekerlekli sandalye kullanmaktadır. Lise diplomasını aldıktan sonra evden çağrı merkezi elemanı olarak çalışmaya başlar. Banka kartı eve geldiğinde, babası posta kutusundan kartı alır ve Nevzat’a, “Sen nasıl olsa gidip çekemeyeceksin, zaten paraya da ihtiyacın yok. Kart bende kalsın der.” Nevzat aylarca çalışır ama eline hiç para geçmez. Bir yandan çok mutsuzdur, bir yandan da yıllardır kendisine bakan, hayatlarını feda eden anne babasına bir parça da olsa borcunu ödediğini düşünür.

Ceren 21 yaşında görme engelli bir üniversite öğrencisidir. Hukuk fakültesini kazanınca ailesini Uşak’ta bırakıp İstanbul’a gelmiştir. Geleli tam üç yıl olmuştur. Etrafında hemen hemen herkesin iyi kötü bir erkek arkadaşı olmuştur. Ceren pek belli etmese de bu duruma içten içe üzülmektedir. Derken edebiyat kulübünden Ali isimli genç Ceren’e yakınlık göstermeye başlar. Ceren ve Ali çıkmaya başlarlar. Grup halinde dışarı çıktıklarında Ali, Ceren’in arkadaşlarıyla tavla oynar, onları dansa kaldırır, sürekli telefonundan fotoğraf ya da video gösterir. Ceren giderek kendisini eksik, beceriksiz ve dışlanmış hissetmeye başlar. Fakat uzun süre sesini çıkarmaz. Benden hoşlanan biri var, bu kadar kusur her ilişkide olur, diye kendini avutur. Hislerini Ali ile paylaştığında “Hayatım sen görmüyorsun, sana nasıl fotoğraf göstereyim veya seninle nasıl tavla oynayayım?” cevabını alır. Ceren çok kırılsa da ilişkiyi bitirecek gücü kendisinde bulamaz. Çünkü Ali’den başka kimsenin kendisini kabul etmeyeceğini, sevmeyeceğini düşünmektedir.

Selen 29 yaşında bir muhasebecidir. Kendini bildi bileli tekerlekli sandalye kullanmaktadır. İşe kendi arabasıyla gidip gelmekte, evde kişisel bakım dâhil pek çok konuda annesinden yardım almaktadır. Selen, kendisi gibi tekerlekli sandalye kullanan Onur ile yakınlaşır ve ilişkileri kısa zamanda ciddileşir. Evlenme kararını ailesine açıkladığında, Selen’in anne ve babası şiddetle karşı çıkar ve evlendiği takdirde tüm desteklerini kesmekle tehdit eder. Annesi sürekli ağlamakta ve hiç bir şekilde onunla görüşmeyeceğine yeminler etmektedir. Selen onları bu kadar üzdüğü için kendini suçlu hisseder ama bir yandan da çok öfkelidir. Kendisini bir çıkmazda hisseder.

Kimse kimsenin kılına zarar vermedi. Kimsenin canı yanmadı. Kırık, çıkık, morluk, çürük yok hiç bir bedende, kırılmış kalpleri saymazsak tabii. Şiddetin illa ki fiziksel ya da cinsel olması gerekmiyor. Nevzat, Ceren ve Selen hepsi güçsüz, aciz ve mutsuz hissediyor. Hepsinin davranışları başkalarının kontrolü altında. İşte sözel, duygusal ve psikolojik şiddet böyle bir şey.

Peki ne yapalım?

Önce şu “her şeye rağmen” lafından başlayalım. Neymiş bu “her şey”? Görmemek, duymamak, yürümemek mi? Evet engelliler bedensel farklılıkları yüzünden farklı çevresel düzenlemelere ihtiyaç duyabilirler. Bu düzenlemeler yapılmadığında da hayatın her alanına erişemeyebilirler. Engellilik eksiklik değil farklılıktır. Birinin sizi “her şeyinize rağmen” kabul ettiğini düşünüyorsanız, ona size istediği gibi davranması için açık çek veriyorsunuz demektir. Kendinizin değerini bilin. Güçlü yönlerinizi keşfedin. Eksik yönlerinizi geliştirin. Kendinizin değerini bilin. Kimse, ama hiç kimse sırf yürüyebiliyor, görebiliyor ya da duyabiliyor diye sizden üstün değildir.

Gelelim fedakârlık olayına. Tüm sorumlu anne babalar, engelli olsun ya da olmasın çocukları için sayısız fedakârlık yaparlar. Çünkü o çocuğu dünyaya getirme kararını onlar vermiştir ve sorumluluk onlarındır. Engelli bir çocuk sahibi olmak tartışmasız farklı bir durumdur. Ailenin bilgi ve farkındalık düzeyi, maddi durumu, çocuğun engel durumu ve devletin sosyal politikaları da dâhil olmak üzere pek çok faktör doğrultusunda, aileler engelli bir çocuk sahibi olmaktan farklı biçimlerde etkilenir. Anne babalar sırf fedakârlık yapmak ve engelli çocuğu minnet borcuna boğmak için engelli çocuklarına destek olmazlar. Öncelikle onlar anne babadır ve çocuklarından sorumludur. Tüm anne babalar belli bir yaşa gelene kadar engelli olsun ya da olmasın çocuklarına bakmak zorundadır. Engelli çocuğu olan anne babalar, bazen duydukları suçluluğu hafifletmek, bazen çevreye iyi birer ebeveyn gibi görünmek bazen de bu zorlu görevin üstesinden gelerek kendilerini tatmin etmek için engelli çocuklarına aşırı ilgi gösterebilir. Bunda yanlış bir taraf yoktur. Amacım anne babaları çıkarcı ve bencil göstermek değil. Söylemek istediğim, evet onlar bizim için fedakârlık yapıyorlar ama bunu yalnızca bizim için yapmıyorlar. Kendi kişisel motivasyonları da işin içine karışıyor. Evet, onlara teşekkür borçluyuz elbette, ama bu, vicdan yüküyle onlara bağlanmamızı gerektirmiyor.

Son olarak da kendimizi geliştirmekten bahsedelim. Mümkün olabildiğince bağımsızlığınızı kazanın ve kendi ayaklarınız üzerinde durun. Böylece başkalarına daha fazla minnet borcunuz olmaz ve şiddete dur diyebilirsiniz. Eğer Nevzat vicdanen kendini borçlu hissetmese, babasından kartını isteyebilirdi. Ceren’in özgüveni yüksek olsaydı Ali’nin tek seçenek olmadığını, başka birini bulabileceğini ya da hayatın tek başına da gayet güzel olduğunu anlar ve Ali’yi terk edebilirdi. Daha da ötesi, kendisinin eksik ya da beceriksiz olduğunu hissedip üzülmek yerine, Ali’nin kendisine kötü davrandığını fark edip ona öfkelenebilirdi. Selen eksik kaldığı konularda kendisine destek olabilecek birine makul bir ücret ödeyerek ailesinden bağımsızlaşabilir ve Onur ile mutlu bir birliktelik kurabilirdi.

Özetle, önce kendimizi mümkün olduğunca geliştirmeli, sonra da “eksik” olduğumuz inancını kafamızdan çıkarmalıyız ki, zararsızmış gibi görünen ama aslında şiddetin yalnızca başka türleri olan bu davranışları hak etmediğimizi çok geçmeden anlayabilelim. Her insan, din, dil, ırk, cinsiyet, yaş, ekonomik durum, engelli olup olmama, cinsel yönelim ve başka tüm farklılıklardan bağımsız olarak insanca muamele görmeyi hak eder ve karşısındakine insanca muamele etmek zorundadır.

 

http://www.gov.nl.ca/VPI/types/

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş