Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Sokakta bir kör, sokakta bir kadın, sokakta kör bir kadın

Yazar: Elif Emir Öksüz

Toplam okunma: 3785

elifemiroksuz@gmail.com

 

Caddede, ara sokakta, üst geçitte, otobüste, takside kadın olmak, erkek olmaktan çok farklıdır bu topraklarda. Kimse erkeklere yiyecekmiş gibi bakmaz adamcağız işine ya da evine giderken. Hiçbir erkek yolunu uzatmak pahasına, hele ki saat azıcık da geçse, ara sokaklardan kaçınıp kalabalık yollardan gitmeyi seçmez taciz korkusuyla. Medeni bir biçimde karşıya geçmek için üst geçide çıkan hiçbir erkeğin eteğinin altı dikizlenmez. Otobüste, takside veya dolmuşta, kalabalık fırsat bilinip çaktırmadan tacize uğrayan erkeğe de henüz ben rastlamadım.

Sokaklardaki bakışlar, dokunuşlar ve yazmaya elimin varmadığı utanç verici faaliyetler, yalnızca kadınlara özgüdür. Yani eylemleri yapmak erkeklere özgüdür de maruz kalmak, muzdarip olmak biz kadınlara has bir durumdur. Kadınlara has bir başka husus da kadının teklikten yoksunluğudur. Hastane-postane kuyruklarında, çarşı-Pazar yollarında veya otobüs duraklarında kadınların refakatçileriyle birlikte görülmesi, en az erkeklerin her yerde tek ve dimdik görülmeleri kadar normal karşılanır. İkili üçlü gezer kadınlarımız yollarda, kol kola girerler hatta kimi zaman. Oysa erkekler sıklıkla yalnızdırlar kamusal alanda. Keyfi bir eşlikçileri varsa dahi kimse kimsenin koluna girmez. Çünkü maazallah adamı ne sanarlar yolda. Bu ülkeye homoseksüellik de her şey gibi yarım yamalak ithal edilmiştir. Geylik ölesiye korkulur hale gelirken, lezbiyenlik unutulmuştur adeta. Erkeklerin kişisel alanı vardır da kadınlarınkine bir başka kadın iteleniverir nedense. Güpegündüz çarşıda, pazarda teklik yasaktır kadına; değil ki hava kararınca serbest olsun.

Trafikte de kadın olmak, erkek olmaktan farklıdır. Doğduğundan beri arabalarla oynayan, henüz on iki yaşındayken direksiyona oturan erkekler trafiğin kralı sayarlar kendilerini. Yaşı gelir gelmez ehliyet kurslarına giden genç kızlarımız ise bir heves aldıkları ehliyetlerini sıklıkla sadece kimlik niyetine kullanırlar. Yıllar sonra bir araba aldıklarında, oturdukları direksiyon koltuğu pek tanıdık gelmez haliyle. Tabii bu durumda olmayan kadın sürücüler de vardır; ama biz onları cinsiyetlerinden soyutlar, onlara “erkek gibi kullanıyor vallahi!” diye iltifat ederiz. Diğer yandan da, çok iyi şoför olduklarına inanan erkekler, gördükleri sürüş hatalarını hemen bir kadın sürücüye atfederler. Dahası, eğer yeteneksiz sürücü erkekse “karı gibi kullanıyor” diye de cinsiyetimizi bir hakaret sözcüğüne dönüştürürler. Daha maganda ruhluları ise kadın şoförleri bile bile zor duruma sokmaktan, trafikte sıkıştırıp panikletmekten zevk alırlar. Hâlbuki bir erkeği sıkıştırmak, trafikte rahatsız etmek o kadar da kolay değildir, daha çok yürek ister.

Tıpkı kadın olmak gibi kör olmak da çok farklıdır dışarıda. Hoş içeride de farklıdır da, şimdi konumuz dışarısı. Öncelikle şunu söylemeliyim. Dışarıdan görüldüğü gibi inanılmaz bir şey değil bir kör olarak bir yerden bir yere gitmek. Asıl inanılmaz olan, bir kör, bir yaşlı, bir hamile, bir tekerlekli sandalyeli ya da kısa biri olarak medeniyetten yoksun bir şehirde sokakta olmak için inat etmek. Daha da inanılmaz olan şey ise, “normal” insanlar için bile erişilebilirliği sorgulanabilecek bir yerde yaşayıp da tamamen kör gözler ve sağır kulaklarla şükredip yönetime tapmak.

Bir kör olarak sokağa çıkma ritüeli şöyledir: Önce herkes gibi üst baş sokağa uygun hale getirilir. Daha sonra ayakkabılar giyilir. Son olarak da baston ele alınır ve kapıdan çıkılır. Tabi bu ideal ve normal olandır. Bir diğer ritüel ise şu şekildedir: Önce gidilmesi gereken yere kiminle gidileceği düşünülür. Eğer bu kişi ev içindeyse, müsait olup olmadığı sorulur. Eğer kişi dışarıdan biriyse, gerekli telefon konuşmalarıyla iş ayarlanır. Daha sonra ayakkabılar giyilir. Son olarak da refakatçinin koluna girip gidilecek yere doğru yola çıkılır. Görüldüğü gibi ilk durumda tek fark eldeki bastondur. Bu bastonun ne gibi maceralara sebep olduğu ise neredeyse bu yazının temel konusudur.

Sokakta elinde beyaz bastonla tek başına yürümek, “ben körüm” diye haykırmaktır aslında. Bu haykırışları ilk duyan, “kör” sözcüğünün altında yatan çeşitli önyargılardır. Bu minik minik edinilmiş, damla damla birikmiş naçizane fikirler, beyaz bastonun çığlığıyla hemen uyanır ve hedefini bulmuş oklar gibi göreve koşarlar. Bu coşkulu kalabalığın görevi, hemen akıl tutulması yaratıp, diğer düşünceleri susturup davranışları kontrol altına almaktır. Bu durumun getirisi olan sinir bozucu komik olaylar bu yazıda bol bol anlatılmıştır. Akıl tutulması yalnızca sokakta yaşanmaz. Önyargının açığa çıktığı her yerden bu tutulma her mevsim izlenebilir. Yerel yönetimler ve hükümet politikaları bu tutulmanın uzun süreli izlenmesine fırsat vermektedir. Nasıl olsa bir “sakat” sokağa çıkmayacağı ya da çıksa da bir işe yaramayacağı için çevreyi ona uygun düzenlemeye zaten gerek yoktur. “Evrensel tasarım” dedikleri ise anlamı meçhul bir sözcüktür tabandan tavana herkes için.

İşte hal böyle olunca, kafalar bu şekilde çalışınca da bir kör olarak sokakta olmak, anlatılmaya değer eşsiz bir olgu haline gelmektedir.

İlk olarak  “ben körüm” diye haykıran beyaz bastonu ele alalım:

Beyaz baston körler için olmazsa olmaz bir araçtır. Bu bastonun herhangi bir süpersonik özelliği yoktur. Yani bize, “aman kardeş karşıda bir araba var, yol ikiye ayrılıyor, gelen otobüsün numarası 413 veya karşıdan gelen teyze sana cins cins bakıyor” şeklinde bilgiler vermez. Olay oldukça basittir. Sopayı bulunduğun yerden yarım metre, bir metre ileriye sürtersin ve oranın durumunu yoklarsın. Basamak mı var, çukur mu var sopayla yoklayarak bakarsın. Bastonların en teknolojik olanları, ucunda dönen bir aparat olanlarıdır ki bu teknolojik aletler Türkiye’de kolay kolay makul bir fiyata bulunamaz. Bu aparat sayesinde bastonla yeri kontrol etmek için daha az enerji harcarsın. Yani sadece daha konforlu bir tasarım, işte o kadar. Bir de titreşimle uyarı verenler varmış; ama onlar da bizim sokaklarımızda hep titreyeceği için eli yorar diye düşünüyorum. Henüz birkaç bin dolar verip de bu titrek arkadaşları deneme şansım olmadı, o nedenle şimdilik sadece düşünüyorum.

Lütfen, böyle detaylı detaylı anlatarak saçmaladığımı düşünmeyin. O elimizdekilerin ne olduğunu bilmeyen çok kişi var. Ben Ankara’da uzun yıllar yaşadım ve orada bu tarz şeyler yazmamı gerektiren pek çok soru aldım teyze         ve amcalardan. Gerçi bu durum ne Ankara’ya ne de teyze ve amcalara özgü tabiî ki. Küçük çocuklar da soruyor haliyle. Ne yazık ki onlara da anneleri babaları cevap vermiyor adam akıllı. Belki de veremiyorlar. Birkaç adım önünde giden ablanın görmediğini, elindeki sopanın yolda yürümek için kullandığı bir araç olduğunu açıklamak ayıp sayılıyor. Çünkü köre “kör” demek ayıp ama insan yerine koymamak, kız vermemek, işe almamak, dilenci sanıp eline para tutuşturmak normaldir bu toplumda.

Peki, bu öğrenmeye açık çocuklar masum sorularına cevap alamayınca ne oluyor biliyor musunuz? İşte birkaç yaşanmış örnek…

Bundan beş altı yıl önce ilk kez tekerlekli bir bastonum oldu. Ben de bir heves herkese gösteriyorum “bak ne kadar güzel dönüyor” diye. Yer Bursa Öğretmen Evi. Bir arkadaşımla içeride oturuyoruz. Mekana birlikte girdiğimiz için elimde baston yoktu. Laf lafı açtı. Açıverdim bastonu. Yerde sürüyorum. Bir heves, tekerleğin ne kadar güzel döndüğünü gösteriyorum. Birden koşarak bir garson yaklaşıyor.

Garson: Pardon! Elinizdeki altın dedektörü mü?

Ben: Hayır, kör bastonu.

Şaşkınlık ve utançtan mosmor olduğunu tahmin ettiğim adamcağız, hiçbir şey demeden koşarak, kaçarcasına uzaklaşıyor. Bize de vaktinde soruları cevaplanmamış bu büyük çocuğa gülmek kalıyor.

Başka bir gün yine benzer bir olay geliyor başımıza. Yazar arkadaşlarımızdan Zeynep ile birlikte Ankara Numune’de sıra bekliyoruz, kör olduğumuzu belgeleyecek bir rapor alacağız. Tabii ki bastonlarımız açık. Biz ayakta dikiliyoruz ve koyu bir sohbete dalmışız. Biri ortalığa sesleniyor gibi geliyor, kulak kesiliyorum. Yaklaşık üç metre uzağımızdaki banklarda oturan bir teyze meğerse bize sesleniyormuş

Teyze: Heeey, şişşşt, baksanıza!

Sessizlik

Teyze: Ya hu duymuyor musunuz?

Ben: Bize mi seslendin teyze?

Teyze: Evet evet size diyorum. O elinizdeki çubuklar ne öyle?

Ben ve Zeynep bastonları göstererek soruyoruz. Bunlar mı?

Teyze: He onlar onlar. Ne yapıyorsunuz siz onlarla?

Ben: Teyze biz körüz. Bunlar da baston. Yolda yürümek için

Teyze: Heeee…

Kim bilir teyzenin yüzünde nasıl bir ifade vardı. Belki mahcup oldu, belki de “kör” dedik diye ayıpladı bizi. Kendisiyle dalga geçiyoruz sandı. Bir de öyle bir eğilim var. Sırası gelmişken bahsedivereyim. Köre “kör” demek kaba. Uzun uzun “görme engelli” diyeceksin ya da daha fenası “görme özürlü” diyeceksin ki kibar ve saygılı olasın. Ben her ne kadar resmi ortamlarda “görme engelli” ifadesini kullanmayı tercih etsem de, genelde kendimden ve diğer görmeyenlerden bahsederken “kör” demeyi tercih edeceğim. Belki böylece bu konu dokunulmaz olmaktan çıkar da en azından çocukların soruları yanıtsız kalmaz. Bir de belki körlüğünden ve kör yakınlarından utanan arkadaşlar, bunun zimmetine para geçirmek ya da eşinin ağzını burnunu dağıtmak gibi faaliyetlerle aynı kategoride yer almadığını, yani utanılacak bir şey olmadığını bir parça kavrar.

Neyse dönelim baston dersinden sınıfta kalanlara. Bastonu bilmeyen daha eğlenceli bir abla da bir defa Antalya’da görülüyor. O zamanlar bir kamu kuruluşunda çalışan yazar arkadaşlarımızdan Deniz, kurumun tuvaletine gidiyor her gün birkaç kez yaptığı gibi. Olay da işte burada meydana geliyor. Kızımız tuvaletten çıkmış ellerini yıkayacakken şu konuşma oluyor:

Abla: Şey pardon! O elinizdeki şey nedir acaba?

Sessizlik

Tuvalette başkaları da olduğundan ve elindekinin ne olduğunun gayet açık olduğunu düşündüğünden Deniz soruyu üzerine alınmıyor. Sonra sessizliğin kimse tarafından bir cevapla bölünmediğini gören Deniz, sorunun kendisine yöneltilmiş olabileceğini düşünüyor.

Deniz: Bana mı dediniz acaba?

Abla: Evet evet size diyorum. Elinizdeki tuvalet için delik açıcı çubuk mu yoksa?

Deniz kahkahalar içinde elindekinin ne olduğunu anlatıyor ablaya. Kahkahayı basarken aman ayıp olmasın falan diye de düşünmüyor hiç. Ne düşünecek. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.

Vaziyet böyleyse ne yapmalı? Üzerine titrediğimiz çocuklarımız ileride bu gibi yazıların malzemesi olmasın diye nasıl davranmalı? İşte size bir örnek.

Ben bir ilköğretim okulunda çalışıyordum. Okulların açıldığı ilk hafta, günlerden bir gün biraz geç kaldım. Çocuklar ilk dersi bitirdiklerinde, yani onlar bahçede cıvıldaşırken girdim bahçe kapısından içeri. Her zamanki gibi elimde bastonum vardı. Ancak belki bastonum diğerlerinden biraz farklıydı; çünkü ucundaki dönen kısım yaklaşık tenis topu büyüklüğünde kırmızı bir küreydi ve bastonun katlanan son parçası da kırmızıydı. Kalan yerleri de beyaz. Bu manzarayı gören birinci sınıf öğrencisi iki minik günümü şenlendirdi.

Çocuklardan biri: (Diğerine dönerek) Aaaaa! Okula oyuncakla gelmiiiiiiş. Baksana… Baksanaaa!

Diğer çocuk: (Böbürlenerek) Benim de var öyle oyuncağım.

Çocuklar direkt benimle konuşmadılar. Soruları da direkt bana değildi; ancak ortada yanlış bildikleri bir şey vardı ve bu olay onların eline geçen bir öğrenme fırsatıydı. Millete onca laf edip tiye aldıktan sonra bu olay karşısında tabiî ki susup kalamazdım. Çocukların yanına yaklaşıp:

Ben: Sizin de mi böyle oyuncağınız var?

Çocuklar: Eveeet

Ben: Ama bu oyuncak değil. Ben görmediğim için, bunu yolumu bulabilmek için kullanıyorum.

Çocuklardan biri: Sen kör müsün yani?

Ben: Evet aynen öyle. Elimdeki de kör bastonu. Öğrendiniz mi bakalım şimdi?

Çocuklar: Eveeeeet

Onlar henüz küçücükler. Önyargılarının oluşmasına çeyrek var ama. Hatta kimilerininki oluşmuş bile. Ama olsun kaç beyin kurtarılırsa önyargı illetinden, o kadar iyidir. Ve kaç çocuk kurtarılırsa ileride benim gibilerin diline düşmekten, onlar o kadar şanslıdır.

Şimdi sanırım bastonun işlevi ve kullanım biçimi anlaşıldı. Ama yine de minik bir özette fayda olabilir. Baston yolda yürümek için bir araçtır ve zemini kontrol edebilmek için yere sürtülür ya da vurulur. Bastonun bundan başka herhangi bir işlevi yoktur. Özellikle tuvalet deliği açma gibi bir amacı hiç olmamıştır. Ancak kimi zaman köpek kovalamak ya da uzunluk ölçmek gibi yan amaçlarla kullanımlarına rastlanmaktadır.

Peki, bastonun yeterli olmadığı durumlarda ne yapılır?

Tabii ki birilerine sorulur. Yani yardım istenir. Çok yardım sever olanlar sorulanı tarif etmektense tutup götürmeyi tercih ederler. Ancak her zaman sorulan adres ve götürülen yer eşleşmez. Siz istediğiniz kadar nereye gitmek istediğinizi söyleyin, o sizi yine de önce kafasındaki yere bir götürmek niyetindedir. Örneğin Ankara Kurtuluş’ta 6 Nokta Körler Derneği var. Ben de sık sık o civardan Beytepe otobüsüne biniyordum. Durağı bulmak veya karşıya geçmek için yardım istediğim çok oluyordu. Ancak her zaman doğru yere varamıyordum. Bazen işte bu şartlanmış yardım severler, neredeyse zorla kolumdan tutup derneğe götürmeye çalışıyorlardı beni. Çünkü kafalarında bir imaj var. Kör neden başka bir yere gitsin ki? Bir körün işi, arkadaşı, sevgilisi veya alışveriş ihtiyacı neden olsun ki? Kör dediğin gider derneğe, oynar dominosunu, gelir evine. Bu imaj yardım teklifiyle bile kendini gösteriyor. Dümdüz yürüyorum, nereye gideceğimi de biliyorum. Ayrıca tehlikeli sınırlar içerisinde olduğumun da farkındayım. Çünkü 6 noktaya yaklaşıyorum. Her an kolumdan tutulup o malum yere doğru sürüklenebilirim.

Yardım sever dernekçi amca: Nereye gidiyorsun? Derneğe mi?

Ben: Hayır.

İster istemez sinirli çıkıyor bu “hayır” ağzımdan. Ama bırakın tonlamayı ne dediğim bile önemsiz. Yürümeye devam ediyorum, amca da beni izlemeye.

Yardım sever dernekçi amca: Oradan değil. Oradan değil. Karşıya geçmeyeceksin. Dernek burada.

Körüz ya sanki aptalız da aynı zamanda. Aslında gitmemiz gereken yer dernek; ama biz anlayamamışız, yolumuzu şaşırmışız.

Sağdan soldan laf atıp yardım etme güdüsünü doyuran da çok var bizde. Dümdüz gidiyorsun yolda. Balkondan biri üç kat aşağıya sesleniyor “aferin öyle dümdüz git” diye. Veya yandan geçen sevabına bir bilgilendirme geçiveriyor “ağaç var” diye. Peki nerede? Sağda, solda veya tam önümde. Belki de artık arkamda. Ne yapayım? Dönüp ağacı mı bulayım? Bulunca öpücük mü kondurayım. Tamam, yardım etmeniz güzel bir şey. Evet, zaman zaman hatta belki de sıklıkla yardıma ihtiyacımız da olabilir. Ama biraz makul olalım. Üç kat aşağıya bağırmanın ne anlamı var? Yanımdan geçiyorsun, homur homur bir şeyler geveliyorsun ağzının içinde. Yarısını anlamıyorum bile. Yardım etmek istiyorsan sor. İhtiyaç yoksa da ne mutlu hem sana hem bana. Öyleyse sen yoluna, ben yoluma…

Sokakta yaşananlar anlat anlat bitmez. Birkaç yıl önce yine kampüste yürürken arkamdan biri seslendi. Muhtemelen üniversite öğrencisi olan genç, su katılmamış bir cinstendi.

Genç: Pardon bayan, bu sizin mi acaba?

Ben: (arkama dönüp) Bana mı dediniz?

Genç: Evet evet. Bu sizin mi?

Ben: Bir şey mi düşürmüşüm? Nedir elinizdeki?

Osman: Benim ya Elif benim.

Osman bizim okuldaki başka bir kör. O gün bastonunu bir yerde unutmuş. Çarşıdan yurtlara gitmeye çalışıyor. Arkadaş da sağ olsun, Osman’a bir eşya muamelesi yapmaktan gocunmuyor. İşte böyle şeyler başıma geldikçe içimde bir öfke kabarıyor. Bu üniversiteli çocuğa ve daha nicelerine söyleyemediğim şeyler içimde birikiyor. Yavaş yavaş kendi önyargılarım oluşuyor.

Şimdi de tarif konusunu ele alalım:

“Sahipsizce” sokaklarda olduğum bazı anlarda, gideceğim yeri veya binanın girişini bulabilmek için birilerine sormam gerekiyor. Onlar da tarif ediyorlar sağolsunlar.

Ben: Pardon bir şey sorabilir miyim?

Üniversite öğrencisi: Buyurun.

Ben: Yıldız amfiye nasıl gidebilirim?

Üniversite öğrencisi: (neredeyse bağırarak) Şimdi şuradan gidin. Sonra şöyle dönün. O karşınıza çıkacak.

Bu tariften siz ne anladınız bilemem; ama ben hiçbir şey anlamadım. Bir kör olarak bir üniversite öğrencisine kampüsün içinde yol soruyorum. Kendisi o kadar ince bir insan ki bana kör olduğumu hissettirmek istemiyor. Yolu eliyle koluyla göstere göstere tarif ediyor. Fakat bu ince arkadaş yol tarif ederken nezaketi bir yana bırakıp beni sağır yerine koyuyor. Tarifi daha iyi anlayabileyim diye iyice bağırıyor.

Yukaridaki olayda var olan temel engel türü nedir? Yani bir köre sağır muamelesi yapan bu genç arkadaşımızın durumu nasıl adlandırılabilir? Peki, bu arkadaş mimarlık, kamu yönetimi gibi bir bölümde okuyorsa bunun engellilere yansıması nasıl olur?

Bir de olağanüstü benmerkezci arkadaşların tarifleri var. Bu tariflere çeşitli uyarıları da eklemek mümkün. Eğer karşıdan gelen birine yol sorduysam vay halime. Sağ sol hep karışıyor. Onun sağı benim solum, onun solu benim sağım olduğundan her zaman ve her yerde olduğu gibi sağ ve sol birbirine giriyor. Tarifler neyse de uyarılar çok daha fena. Dümdüz yürürken diyelim ki bir direğe yaklaşıyorum. Karşıdan gelen direğe çarpmamam için beni uyarmak istiyor, “Solunda direk var” diyor. Ben solumda direk olduğunu düşündüğümden yolumu değiştirip hafifçe sağa kayıyorum. Böylece aslında benim sağımda olan direğe bodoslama dalıyorum. Kimi zaman yönleri benim açımdan söyleyen insanlar olduğunu da itiraf etmeliyim; ama bunların sayısı o kadar az ve ben o kadar önyargılıyım ki, nasıl olsa yanlış söylerler, diye söylenenin tersini yapıyorum.

Benim ülkemde sokakta kadın olmak ve sokakta kör olmak apayrı; ama ikisi de tartışmasız zor şeylerdir. Bu iki durumdan çok daha farklı bir üçüncü durum vardır ki; o da sokakta kör bir kadın olmaktır. Kör bir kadın, büyük bir çoğunluk tarafından cinsiyetten yoksun biçimde, yalnızca bir kör olarak algılanır. Fakat bu algı, kadın olmanın getirdiği güçlüklerin tamamını ortadan kaldırmaz. Çünkü kör bir kadın, her ne kadar bir kadın olarak algılanmasa da, halen kendisini kadın olarak hissetmektedir. Hal böyle olunca da işler biraz karışmaktadır.

Sokakta bir başka problem de karşıdan karşıya geçmek. Işıksız, üst geçitsiz yollar, sesli uyarısı bulunmayan ışıklar ve trafik kurallarına uymayıp kırmızıda geçtiği için kendini bir şey zanneden sürücüler nedeniyle bu iş biraz problemli olabiliyor. Bunlara bastonun ne işe yaradığını ve nasıl kullanıldığını bilmeyen yardımsever arkadaşlar da eklenince olay bayağı eğlenceli oluyor. Genellikle tam bu noktada kör olmanın üzerine bir de kadın olmak ekleniveriyor.

Karşıdan karşıya geçmek için yardım istemiş olabilirim ya da teklifsizce ihtiyacım olup olmadığı sorulmaksızın kolumdan tutulmuş ve götürülüyor da olabilirim, hiç fark etmez. Maceralar hep birbirine benzer. Siz kolumdan tutulmuş dediğime bakmayın. Bu arkadaşların olayı koldan tutmamak. Peki, koldan tutmuyorsun, nereden tutabilirsin? Cevap veriyorum: “Bastondan”. O baston ortalık yerinden tutulur. Yaklaşık yarım metre havaya kaldırılır. Eeeee! Nerede kaldı benim yeri kontrol eden bastonum. Kimisine durumu izah ediyorsun. Adam yine de anlamıyor. Israrla bastonumdan çekmeye devam ediyor. Buna Deniz’in harika bir çözümü var aslında. Bir dahaki sefere bastondan tutulduğu anda havlamaya başlamak. Zaten görüntü de tasmasından çekilen bir köpeği andırdığı için çok sorun olacağını sanmıyorum.

Vallahi kusura bakmayın yardım sever arkadaşlar. Evet, iyi niyetlisiniz. Ama “cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla örülüdür” demiş bir kere atalarımız. Ayrıca gram ilk yardım bilmeden, trafik kazalarında başrol oynayıp da ölmeyecek adamı öldüren arkadaşlar da iyi niyetli unutmayın. Bilmiyorsanız sorun ve öğrenin. Soru zor değil. Önce “yardıma ihtiyacınız var mı?” diye sorun. Gelen cevap “evet” ise işte size ikinci soru. Peki, “size nasıl yardımcı olabilirim?” siz yardım etme ihtiyacınızı gidereceksiniz diye ben ayağımı taşa vurmak, suya basmak ya da tökezlemek zorunda değilim. Dahası tasmalı bir köpeğe dönüşmek zorunda hiç değilim.

Peki, bu arkadaşlar acaba neden bastona tasma muamelesi yapar ve oradan tutarlar? Bir diğer ifadeyle neden insan gibi kolumdan tutmazlar? Benim kendimce bir cevabım var. Bugüne kadar bastonumdan tutanların hepsi istisnasız yardımsever erkeklerdi. Peki, bu erkekler neden baston severlerdi? Basit bir açıklama. Bir kadın, bir erkek ama nikâh veya akrabalık yok, öyleyse “dokunmak haram”. Peki, ne yapacağız? Haydi, tutalım bastondan. Bir başka açıklama da yine aynı sebeplerden dolayı benim rahatsız olacağımı düşünmek olabilir. Hem günaha girmemek hem günaha sokmamak için yine ne yapalım? Bastondan tutup çekelim.

Bastondan tutanı bir dert, koldan tutanı ayrı bir dert. Biz körler de çok nankörüz doğrusu. Ne yapsanız yaranamazsınız. Peki, bakalım şimdi gören kadınlar gözlerini dört açıp okusunlar. Böyle bir şey başlarına gelse ne hissederler, ne yaparlar?

Yaz günü hava kırk derece var. Kızılayın ortasındayım. Önümde bir basamak olabilir ya da ağaç. O da olmadı çukur veya direk. Zaten kaldırım kaldırımdan başka her şeye benzediği için (otopark, kafe, mağaza, manav) bu gayet sık yaşanan bir durum. Karşıdan karşıya geçmek de bunlara dahil edilebilir. Üzerimde kısa kollu bir gömlek, elimde baston tek başıma yürüyorum. Birden bire yabancı bir el, arkamdan yaklaşıp aniden kol altımdan lap diye uzanıp çıplak tenimi tutuveriyor. Veya birden bire yabancı iki el belimi iki yanından kavrayıveriyor. Nedense bu ellerin sahipleri de hep erkek cinsine mensup oluyor.

Düşündünüz mü, gözünüzde canlandırdınız mı hanımlar? Cevaplarınızı benimle de paylaşın. Benim tahminlerim şu yönde. Sanırım önce irkilirsiniz. Sonra korkudan eliniz ayağınıza dolanır. Çığlık da yaygın bir tepki olabilir. Belki arkasına dönüp bir tokat atan olur. Belki de “İmdat, sapık var!” diye bağıran... Peki, ne yapmalı yahu? Hiçbir şeyden de memnun olmuyoruz. Dedim ya sorun. Eğer yardım edecekseniz de bırakın biz sizin kolunuzdan tutup yardım alalım.

Bu durumun olası nedenleri hakkında da fikirlerim var tabii. Kör bir kadının cinsiyetten yoksun bir biçimde yalnızca bir kör olarak algılanması, bunun en temel nedeni bence. Bir düşünün, kör olmayan bir kadına aniden bir erkek yaklaşsa ve belini iki yandan kavrasa… Sonra da dese ki: “Bayan önünüzde çukur vardı. Düşeceksiniz sandım.” Neler olur acaba? Durumdan anlaşılacağı üzere, cinsiyetsiz algılanmak kadınlıktan kaynaklanan sorunların kökünü kazımıyor. Çünkü karşıdan algılanmasa bile, kör kadınlar hala ve ısrarla kendini kadın hissediyor.

Tacizci yardım sever arkadaşlardan sonra şimdi de sırada tacizci dürüst arkadaşlar…

Sanırım şimdi sizlerle, duyduğum en bomba anıyı paylaşacağım. Olayın kahramanı Leyla ve tacizci bir dürüst arkadaş. Olaya geçmeden önce biraz Leyla hakkında bilgi vereyim. Hatun otuzlu yaşlarında, 1,70 boylarında dalgalı saçlı biri. Tabiî ki kör ve beyaz baston kullanıyor. Olay Ankara Batı Kent Metro otobüslerinden birinde gerçekleşiyor. Leyla olayı bakın nasıl anlatıyor.

Metroya gidebilmek için otobüse bindim. Otobüs oldukça kalabalıktı. Körüğün oraya gelince, yandaki demirlerden birine yaslanıp yüzümü körüğe, sırtımı da otobüstekilere döndüm. Bastonumu da katlayıp çantaya attım. Yaklaşık yirmi dakika sonra da bastonu açıp indim. Metroya geldiğimiz için otobüsün tamamı boşaldı. Yolu bildiğim için kimseye ihtiyaç duymadan yürümeye başladım. Ardımdan bir adam “bacım bacım” diye sesleniyordu.

Leyla: Bana mı seslendiniz?

Tacizci Dürüst Arkadaş: He bacım he.

Leyla: Buyurun.

Tacizci Dürüst Arkadaş: Şey bacım, ben senin görmediğini anlayamadım, affedersin. Şey yani otobüse bindiğimden beri gözümle rahatsız ettim seni. Hakkını helal et.

Şaşkınlıktan konuşamadım bile. O an ne dedim adama hatırlamıyorum. Ne düşüneceğimi dahi şaşırdım. Birinin beni beğendiğine sevinsem mi, yoksa anında bu beğenilmenin kör olduğum için geri alındığına üzülsem mi bilemedim. Beni beğendiğine sevindiğim adamın da tuhaf bir adam olduğuna bozulmak da işin cabası.

Şimdi biraz düşünelim. Bu adam ne yaptı?

Önce bir kadını gözüne kestirdi. Kendince beğendi yani. Sonra yol boyu gözleriyle yedi bitirdi muhtemelen. Aklından neler geçirdiğini ise neyse ki bilmiyoruz.

Peki, sonra ne oldu?

Leyle bastonu açınca, haykırdı “ben körüm” diye. Bu çığlığa adamın önyargıları uyandı. Bir anda her şey değişti. Adamın aklı durdu. Az önce gözüne kestirdiği hoş kadın bir anda cinsiyet değiştirdi ya da cinsiyetsizleşti. Kadınlığından sıyrılıp körlüğe büründü. Bizi taciz edin demek istemiyorum tabii ki; ama soramadan da edemeyeceğim:

Körler kadın değil mi?

Körler güzel olamaz mı?

Körlere aşık olunamaz mı?

Körler aşık olamaz mı?

Neyse yine adamı ele alalım. Sizce bu adam neden Leyla ile konuştu?

Benim aklıma birden fazla cevap geliyor. İlki “özrü kabahatinden büyük” dedirtecek cinsten. Yani aslında adamın söylediği şu:

-Ben sizi taciz ettim. Ama kör olduğunuzu görünce kendimden utandım. “Nasıl bir köre, aciz birine yani, bunu yapabilirsin?” diye sordum kendime. Yaptığımdan utandım, vicdanım rahatsız oldu. Şimdi gelip günah çıkarıyorum. Hakkınızı helal edin de bana günah yazılmasın.

Bu adamın literatüründe kör kadın taciz etmek günah. Kadın kör değilse problem yok ama. Taciz edilebilir.

Aklıma gelen ikinci cevap ise biraz uzak bir ihtimal dahilinde; ama yine de paylaşmadan edemeyeceğim. Adam belki ikinci durumda Leyla’nın kör olduğunu anlayınca içten içe hırslanıyor. O kadar göz kırptı, iş attı karşılık yok. Belki adam fark edilmek istiyor. Görmeyen biri de onun kaşını gözünü fark edemediği için tek çare sözel uyaran. Gidip taciz ettiğini utanmadan belirtiyor. Yani yemişsin bir halt, taciz etmişsin bir kadını. Yürü git yoluna. Neden gelip beyanat verirsin ki?

Olmaz canım o kadar da diyorsanız eğer, olabildiğinin garantisini vereyim size. Bir keresinde genç bir erkek arkadaştan tam şu cümleyi duydum: “Sen görmüyorsun ama ben karakaş kara göz, eli yüzü düzgün bir çocuğum.”, Yorum sizin.

İşte körlük ve işte kadınlık; hem de sokakta… Ama durun, daha bitmedi. Daha sırada tacizcilikte sınır tanımayan, ayrımcılık yapmayan ağır sapık arkadaşlar var. Bir kadın arkadaşım binanın girişini bulmak için rastgele birinden yardım istiyor. Yardımcı olan adam, arkadaşımı kolundan tutup asansöre kadar götürüyor sağolsun. Asansörün içine kadar eşlik ediyor hatta. Ne kadar da yardım sever değil mi? Değil, çünkü adamın niyeti başka. Asansör, kimsenin görmediği bir yer ve arkadaşım tarafından da teşhis edilme riski yok denecek kadar az. Arkadaşımı sıkıştırıp zorla öpmeye çalışıyor adam. Şu an detayları hatırlamıyorum ama neyse ki arkadaşım bir şekilde kurtuluyor.

 

Körlükse körlük, kadınlıksa kadınlık, bir de üstüne cinsiyetsizlik ekleniyor. İşte tam da bu yüzden, engelli hareketinin yanında, engelli kadın hareketine ayrı bir gereksinim var. Birilerinin bunun altını çizip, toplumun gözüne sokması lazım. Körler ve diğer tüm engelliler tarihin hiç bir yerinde cinsiyetsiz olmamıştır. Ömrüm yettiğince, dilim döndüğünce, engelli kadınların da her kadın kadar kadın olduğunu ve engelli insanların da her birey kadar birey olduğunu söyleyeceğim bulduğum her fırsatta. Kadınların ve engelli kadınların eşit haklara sahip olabilmeleri için elimden geleni yapacağım. Bu amaçla en sık yaptığım şey, sokaklara çıkmak, varlığımı toplumun gözüne sokmak. Engelli engelsiz her kadının özgürce sokaklarda dolanabildiği bir ülke ve dünya dileğiyle, önümüzdeki aya kadar herkese iyi gezmeler.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş