Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Dipsiz bir karanlıktan sonsuz karanlığa

Yazar: Gülcan Altun

Toplam okunma: 2713

guleycane@gmail.com

 

Uçsuz bucaksız bir karanlığa mahkûm olmak... Toplumda hiç bilmeyen bir insan için, körlere yakıştırılan bir söylemdir bu. Herhangi bir insanın gözünde kör demek, hiçbir şey görmemek ya da diğer bir ifade ile sonsuz bir karanlıktır. En trajik tanımla, gece ve gündüzün tümden kara olmasıdır. Bu nedenle yeni tanışılan bir görmeyene ilk sorulan sorudur; "Hiç mi görmüyorsun?” Çoğumuz buna yarı tebessümle, kayıtsızca "Hiç!" deriz, çok da işimize yaramayan fark ettiğimiz ışığı hiçe sayarak. Ancak bu yazıda bahsetmek istediğim bambaşka bir karanlık. Daha doğrusu elle tutulur, zerre kadar güneş ışığının sızamadığı bir karanlık.

 

Maden işçilerinden söz ediyorum. Yaşayabilmek için tüm hayatlarını mecbur kaldıkları bir bilinçle karanlığa mahkûm eden, yaşayabilmek adına girdikleri madende yaşamlarını yitiren işçilerden. Özellikle Somalı kömür madeni işçilerinden ve onların nezlinde tüm kaybettiğimiz madencilerden söz ediyorum.

 

Değer mi? diye düşünüyoruz. Değmez! diyoruz birçoğumuz biliyorum. Ama değiriyorlar işte. Üç kuruş ekmek parası kazanmak, insan gibi olamasa bile hiç değilse karnımızı doyurup başımızı sokacak bir çatı kurabilmek umuduyla sarılıyoruz her birimiz iş diye bir şeylere. Ama birileri, çoğu bizim sırtımızdan kazandıklarını, daha fazlalaştırmak adına, doymak bilmez bir iştahla abanıyorlar üstümüze. Tek kaygı, daha fazla para. Abandıklarının da kendileri gibi bir insan olduğunun farkında bile değiller. Hak ve adalet sözcüklerinin herkes için geçerli ortak bir anlamı olduğunun ayırdında değiller. Dünyanın güzelliklerinin, denizin, tabiatın, ağacın, kuşun, börtü böceğin farkında değiller. Doğayı korumanın gerekliliğinin, havanın kirletilmemesi gerektiğinin, suyun hayat için vazgeçilmez olduğunun ve temiz tutulmasının öneminden bile haberdar değiller. Elde ettikleri kârdan az biraz fedakârlıkla tüm bunları koruyabileceklerinin farkında olmalarına karşın, farkında değiller aslında kaybettiklerinin kendileri olduğunun.

 

Katlettikleri doğada yaşamak zorunda olduklarının, kirlettikleri havayı kendilerinin de soluduğunun, pislettikleri suyu içeceklerinin farkındalar ama anlaşılmaz bir umursamazlıktalar. Bunlardan çok daha önemlisi, gözden çıkardıkları, bile bile ölüme yolladıkları her bir insan biraz daha kayıtsızlaştırıyor mu ne onları? O insanlar ki her birinin kendi hayatları, aileleri, evlatları, ana ve babaları vardı, tıpkı kendileri gibi. Ancak insanlıktan çıkmışlar için hiçbir önemi yok maalesef tüm bunların. Dipsiz bir karanlıkta kulakları sağır eden bir haykırışta kaybolan sevinçlerin, onarılmaz acıların, kahreden kederlerin, sönen umutların tükenişi gibi bir tükenmişlikteler.

 

Anne ya da babasını kaybeden küçük bir çocuğu gördüğüm zaman, kendi yaşadığım zor günler gelir aklıma. Sonradan engelli olmuş ve engeli kademe kademe artmış biri olarak, her daim yanımdaydı anam ve babam. Bacaklarımın feri tükenip yıkıldığımda, dayandığım bir ağaç gövdesiydi babam. Yaşadığı şaşkınlığı ve kahrı içine gömerken o, dayanak oldu bana. Yatalak yattığım aylarda, çok affedersiniz ama altımdaki pisliği hiç yüksünmeden temizleyen tek insandı annem. Bir çocuğa kim verebilir ana ve babasının verdiği bu hissi ve güveni. Somalı işçilerin çocuklarının yüreklerinden bir hiç uğruna bu güveni söküp aldılar. Resmi rakamlara göre ki hiçbir zaman emin olamayacağız ne yazık ki gerçekten ölen işçi sayısından, o üç yüz bir kişinin çocuklarının asla bir daha öyle bir duyguyu tatma şansları olmayacak babalarından yana. Peki, tüm bunlardan sonra, onların geleceklerinin aydınlık olabilmesi adına, tek bir şey yapacaklar mı dersiniz?

 

 

Bu yazıyı yazarken madencilerin yaşamlarını az da olsa duyumsayabilmek için elime gelen iki belgeseli izledim. Birincisi İz TV yapımı “Yüz Karası Değil, Ekmek Parası” adlı yapım. Belgesel, 3. Antalya TV Ödülleri jüri ekibi tarafından yılın en iyi belgeseli seçilmiş.

 

Filmde, Zonguldak’taki maden işçilerinin yaşamlarına tanıklık ediyoruz. Çalışma koşullarını, az da olsa aile yaşantılarını görüyoruz. İş kazaları sonucu sakat kalan, iş arkadaşlarını kaybeden işçilerin yaşanmışlıklarını dinliyoruz kendi ağızlarından. Ne garip, yaşamımızın tam ortasında olan bu insanların, katliam diye adlandırabileceğimiz bir olayla farkında oluyoruz ve peşlerine düşüyoruz. Ne kadar yabancıyız gözümüzün önünde olan her şeye. Elimizde tuttuğumuz bir torba kömürde ne emekler var düşünmüyoruz bile. Bu belgeselin bence en can alıcı sahnesiydi kazmasını sallarken mikrofon uzatılan işçinin, durum ortada ne diyeyim şimdi ben sana edasıyla söylediği; “Yaptığımız iş bu! Ekmek parası böyle kazanılır işte! Başka da diyecek bir şey yok.” Arkadan başka bir işçinin sesi gelmekte aynı zamanda, arkadaşını teyid ederken, “ekmek parası” demekte o da. Gerçekten ne denilebilir ki başka.

 

 

İkinci belgesel ise Ümit Kıvanç'ın hazırladığı 16 Ton, Vicdan ve Serbest Piyasaya Dair Bir Film belgeseli. Bu filmi ilk fırsatta izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum sevgili okuyucular. Ben de sesli betimlemesinin yapılması için siteden talepte bulunacağım en kısa zamanda. 16 ton belgeselinde insanlık tarihiyle paralel olarak Sanayi Devrimi’ni, dolayısıyla kömürün önem kazanıp madencilik endüstrisinin ortaya çıkışını ve maden işçilerinin hak mücadeleleri süreçlerini çok farklı bir anlatımla bulacaksınız. Belgesel adını kendisi de bir madenci oğlu olan Merle Travis isimli folk müzisyeninin 1947’de yayınladığı madencileri anlatan ’16 Tons’ isimli şarkıdan alıyor.

 

Filmde, beni çok etkileyip düşündüren kimi ifadeleri sizler için buraya alıyorum.

 

“İnsan irade sahibi, özgür bir yaratıktı. Kimin nasıl öleceğine bizzat karar vermeliydi. Bu amaçla içinden bir grubu ayırıp onlara, "ötekiler" dedi.”

 

Filmin başındaki yukarıda olduğu gibi verdiğim cümle günümüzle de ne kadar örtüşüyor değil mi? Gerçi belgesel eski tarihli değil, yanlış anlamadıysam 2011 yapımı ama geniş düşünürseniz her döneme uyabilecek bir söylem yukarıdaki cümle.

 

Ludlow Katliamı, Vikipedia sitesinden alıntıladığım anlatımıyla, ABD'nin Colorado eyaletinde grev yapan madencilerin aileleri ile birlikte kaldığı 1200 kişilik çadır kampın, 20 Nisan 1914 günü, Colorado Yakıt ve Demir Şirketince kiralanan özel askerler ile Ulusal Muhafız Birlikleri tarafından makineli tüfeklerle taranıp ateşe verilmesi olayıdır. Olay sırasında 2 kadın, 11 çocuk, 20 işçi öldü. İşçi lideri Louis Tikas ile iki madenci tutuklandı ve öldürüldü. Katliamı gerçekleştirenlerle ilgili bir tutuklama veya cezalandırma olmadı. Katliamdan kaçabilenler Trinidad Kasabası’na sığınmışlar; Tikas ve diğer işçilerin cenazeleri orada toprağa verilmiştir.

 

Bu katliam anısına dikilen anıtın internetteki fotoğrafı yanına, fotoğrafı çekenin düştüğü not kayda değer gerçekten Ümit Kıvanç'ın üzerinde durduğu gibi: "Tarih kitaplarımızda yer almayan bir olayla ilgili."

 

Gerçekten hiç rastladık mı kitaplarımızda? Diyelim ki yukarıdaki olay ABD tarihinin bir parçası,  bizim tarihimizde hiç yok mudur bu tür katliamlar.

 

Belgesele adını veren 16 ton adlı şarkının nakaratını güncelliğini de koruması bakımından buraya almak istedim.

 

“16 ton yüklersin, ne geçer eline.

Bir gün daha yaşlanırsın,

Biraz daha borca batarsın, işte bu.

ya da

Benim ölmeye imkânım yetmez.

Ruhum şirket mağazasında rehin.”

 

Söz konusu şarkı Anti-komünizm yıllarında anlaşılır şekilde pek tutmamıştır. 10 sene sonra Ernie Ford’un tekrar söylemesiyle popüler hale gelmiş. 1950'lerin Amerika'sı bize savaştan sonra yeniden canlanma ve ışıltılı yıllar olarak sunulur. Tam da bu yıllarda kapkara kömür madenlerinden ve hayatı karartılmış madencilerden söz eden bu parçanın bu kadar acayip bir başarı elde etmesi ne tuhaftır. Ümit Kıvanç, bu durumu şöyle açıklıyor filmde: genel konforun artmasına ve herkesin madende çalışmamasına rağmen yeni ekonomik düzende herkes bir yerlere borçlu. Ve birileri çıkıp ruhunu şirkete esir vermekten bahsedince, bu durum herkese yakın geliyor.

 

O zamanların maden sektöründe çalışma koşulları değerlendirildiğinde tüm dünyada geçerli şöyle bir düstur ortaya çıkıyor: "İşçiyi, canını korumak istersen kazancından olursun." ikilemiyle karşı karşıya bırakmak yani. Diğer bir deyişle; "Söz konusu kârsa, gerisi teferruattır.". Gerçi Ümit Kıvanç, bu yorumları yaklaşık 60 yıl öncesinin özellikle Amerika koşulları için söylüyor ama günümüzde yakın zamanda yaşadığımız Soma faciası pek de bir şeyin değişmediğini gözler önüne sermiyor mu?

 

Kıvanç, dünyayı genel bir bakışla değerlendirdikten sonra Türkiye'de özellikle kömür madenciliğinin bilinen merkezi Zonguldak'taki tarihi yapıyı da ele almış. Bu kapsamda Şair İlhan Berk'in 1940'larda Zonguldak'ta öğretmenlik yaptığı zamanlardan defterine düştüğü bir notu ve yazdığı bir şiiri dillendirmiş. Ben de sizin için not aldım ve yazıma ekliyorum.

 

“Burada iki şey açıkça belliydi: Yöneten ve yönetilen tarih. Yönetilen tarih yeraltlarına gömülmüştü. Yeryüzüne sanki hiç çıkmayan bir dünyaydı. Yöneten, bir yeryüzü adamıydı, ışıklı, beyaz, bayındır. Yeraltlarına iniyorsa salt yeryüzündeki işlerini daha iyi yürütmek, denetlemek için iniyordu, o kadar.

 

"Öyle insanlar gördüm ki;

Ölüm peşlerine düşmeye korkardı.

Ya kuyulara iniyorlar ya kuyulardan çıkıyorlardı.

Bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı.

İkinci bir düdüğe kadar tıs yoktu.

Uyudum uyandım aynı seslerdi.

Anladım,

En kısa ömür insanoğlunundu.”

İlhan Berk

 

Bu noktada belgeseli izlerken öğrendiğim ve Ümit Kıvanç'ın da vurguladığı gibi hayli ilginç bir ayrıntıyı da bildirmek isterim. Kıvanç'ın ifadesiyle durum Şöyle:

 

Türkiye Kömür İşletmeleri’nin ilan edilmiş resmi amaçları:

1. Üretimi arttırmak

2. Kömür kalitesini iyileştirmek

3. Üretim maliyetlerini azaltmak

 

Bu listede 4 yok. Can pahasına yürütülen bir işte, insan hayatını tehlikeye atmadan kömür çıkartmak diye bir amaç yok. Maliyeti indirmek önemli, insan da maliyetten sayılmıyor.

 

1848'de kurulduğu ilan edilen Türkiye Taşkömürü Kurumu, 1939 Kozlu Kasaptarlı'da 23 işçinin öldüğü kazadan öncesine dair tek veri sunmuyor. Aradaki 90 yıla dair tek bir bilgi yok. 1921'de alınan bir karar ile, işverenlere çalıştırdıkları işçi sayısını ve verdikleri ücretleri listelemek zorunluluğu getiriliyor. Bundan önceki işçilerin kayıtları bile yok. Ne acı değil mi?

 

"Bugün Zonguldak'ta dikili Maden Şehitleri Anıtı’nda 4500 madencinin adı yazılı." diyor Ümit Kıvanç. Bahsettiğimiz belgeselin 2011'de hazırlandığı düşünülürse bugün kaç oldu kim bilir?

 

Bundan 150 yıl önce, İngiltere'de bir maden ocağında göçük altında kalarak oğluyla beraber can veren madencinin ağzından yazılan bir şarkının sözleri:

“Hiçbiri kendi hayatını düşünmedi.

Aklı, yukarıdaydı hepsinin.

Ekmeksiz kalacak ailelerinde.”

 

Savaş şarkılarında bile zaferden, savaşın bitmesinden, yüz güldürecek şeylerden söz edilirken; madenci şarkılarının çoğu ya hep ağıttır ya da yukarıdakilere dairdir. Madencinin kendi aşağıda, ruhu yukardadır. O başkaları gün yüzü görsün diye, karanlığa razı olmuş bir adamdır.

 

Gene Ümit Kıvanç'ın söylemleriyle madencileri ve maden ocaklarını yansıtmaya devam ediyorum. "Maden ocağı, kelle koltukta girilen bir yer." diye belirtiyor yönetmen ve onun ifade ettiğine göre bu yazı maden ocağının kapısında yazıyormuş. Çıkınca da "Geçmiş olsun." derler adama diye de belirtiyor. Hiç kimsenin hiçbir anı garanti değil, evet; ama düşünsenize, işyeriniz yerin metrelerce dibi... Bu cümleyi bitiremiyorum bile, üç nokta ile bırakmaktan ötesi gelmiyor elimden ve hayalimden.

 

Maden havzası ve neden madencilik? sorularına belgeselde çarpıcı bir şekilde verilen yanıt şöyle:

“2000'lerde madenci sınavına oğlunu yazdıran 60 yaşındaki adam: "Eskiden yeraltına jandarma zoruyla girilirdi. Şimdi herkes madende çalışmak için sırada. Allah sonumuzu hayretsin." diye dert yanıyordu. 2006'da 1200 işçi almak için açılan sınava, 41.000 kişi başvurmuştu. İşte maden havzası, madende çalışmadığınız taktirde işsiz ve aç kaldığınız yöreye verilen addır.

 

Serbest piyasa ekonomisi şöyle çalışır. Madene inip inmemek serbesttir. Sen inmezsen, inecek başka biri mutlaka bulunacaktır. Madenci duasını eder ya da küfreder ve aşağı iner ama inmeden mutlaka sevdikleriyle vedalaşır. Çünkü şarkıda dendiği gibi; bir defa aşağı indikten sonra bir daha elveda deme şansı yoktur.

 

Aşağısı, iş saatinde çalışıp arada mola verilen, beş dakika dışarı çıkıp gelinebilen bir yer değildir. Kömüre kazmanın vurulduğu yere gidiş dönüş bile bazen saatler sürebilir.

 

Madenci, yerin yedi kat dibinde ter döker, terini siler, su içer, kömür tozu yutar, yemek yer, üzülür, sıkılır, hayal kurar, heyecanlanır, öfkelenir, şakalaşır, kısaca yaşar. Ve hastalanır. Madenci hastalığı, akciğerleri mahveder, sonunda öldürür. Hastalığa yakalanan madenciler çalışmaya devam eder. Şansları varsa emekli olup öyle ölürler.”

 

21. yüzyılda hiçbir ülkede madenci hastalığı oranı yüzde onun altında değildir. . Diye sürdürüyor Ümit Kıvanç ve devam ediyor. Gündüz vardiyasında çalışan bir madenci, gün ışığını yılın birkaç ayında günde bir iki saat görür. İnanması ne güç değil mi?

 

Madencilerin yaşamlarına dair insanı bir tuhaf eden bir gerçeklik daha var ki Aşık Mahsuni Şerif, türküsünde dizeleştirmiş; "Toplu ölür madenciler." Gerçekten kolay kolay duymazsınız madende 1 kişi hayatını kaybetti diye. 3, 5, 10, 36, 48, 125 ve 301 işçiden söz eder TV haberleri hep.

Son olarak Melih Cevdet Anday'ın dizelerini Ümit Kıvanç yorumu ile alıyorum. Büyükşehir orta sınıf genç kızlarının, kışın en soğuk günlerinde, apartmanlarında tişörtle dolaşmalarını sağlayan ilerleme düzeyimizi şöyle özetlemiş Melih Cevdet Anday:

 

“Dipte maviliklerin oynaştığı,

Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız,

Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,

Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış

Çapanın, gemisini bekleyen çapanın

Altında toprak başlar ya sonra da

Maden, az önce çökmüş madenin altında,

Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın

Ve duvarı tutan kalasın altında.

Tek başınaydı yaralı işçi,

Karanlık yok etmiş gözlerini ama

Kendindeydi daha. Ufak bir güneş,

Dünyanın en ufak güneşi,

Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,

Duydu, demir aldığını geminin

Gürültülerle

Ve Yukarda

Uzak bi göğün altındaydı deniz.

Bulutlar, martılar ve deniz.”

 

16 Ton Vicdan ve Serbest Piyasaya Dair Bir Film içerisinde Sayın Ümit Kıvanç’ın bazı dizelerine yer verdiği iki şiirin tümüne ulaşabileceğiniz iki adresi aşağıya kopyalıyorum.

 

İlhan Berk’in 1946’da Zonguldaklı maden işçileri için yazdığı Bu Şiir Kömür Kokar adlı şiire Facebook’taki Her Güne Bir Şiir Sayfası adresinden ulaşabilirsiniz:

https://www.facebook.com/hergune1siir/posts/538518369573110

 

 

Diğerine ise Antoloji.com’daki Melih Cevdet Anday kategorisinden ulaşmanız mümkün. Adres:

https://siirantolojim.wordpress.com/category/melih-cevdet-anday/

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş