Toplam Okunma 0

En son yazdığım, Körlük Üzerine Okurumla Bir Hasbihal yazısından sonra tam  bu yazıda da okurumla sakatlık üzerine söyleşeyim derken derginin mayıs ayı sayısındaki Meral’le Burak’ın konfor alanı üzerine yazdıkları yazılar, Engin Yılmaz’ın haziran sayısında yayınlanan Burak ve Meral’e cevap mahiyetindeki yazısı beni şu konfor alanı meselesi üzerine düşünmeye ve yazmaya sevk etti. Bilhassa Engin Yılmaz’ın yazısının konfor alanıyla alakalı kısmı benim için kafa açıcı ve yol gösterici oldu. Sahi konfor alanı neresiydi? Evimizin içi, ailemizin yanı, hatta annemizin kucağı… Eğer bizim için belirlenmiş o konforlu, o güvenli, o sınırlı alanın dışına çıkarsak başımıza kötü şeyler gelebilir değil mi? Mesela yanımızda bir refakatçi olmadan dışarı çıkarsak yolda bir araba bize çarpabilir, yolda ayağımız takılıp düşebiliriz, kaybolabiliriz, hele şu pandemi sürecinde virüsler sakatlığımızdan istifade bizi gördükleri yerde ham yaparlar maazallah. Ama dışarıya çıkarken yanımızda bir refakatçi olsa bize hiçbir şeycik olmaz. Ne de olsa  virüsler, arabalar, bilumum musibetler sokağa refakatçisiz çıkan sakatları cezalandırmak için vardır. Bu yüzden mümkünse hiç evden çıkmayıp ihtiyaçlarımızın yakınlarımız tarafından karşılanmasını beklemek en doğrusu. Değil mi? Birçok insanın bu soruya evet dediğini duyar gibiyim. Hatta zaman zaman içimizde engellerle mücadele etmekten yorulan bir sesin de bu koroya dahil olduğu sır değil. Neticede kimse konfor alanının dışına çıkmanın bedelini ödemeyi göze almak istemiyor. Pandemi sebebiyle uzatmalı iznimi geçirdiğim ailemin yanında daha yoğun hissediyorum bu duyguyu. Yalnız burada hepimizin gözden kaçırdığı bir şey var. Konfor alanından çıkmanın bir bedeli olduğu gibi konfor alanında yaşamanın da bir bedeli var. Mesela en basitinden bağımsız hareketi ele alalım. Ömrü boyunca kendi başına hiç sokağa çıkamamış, tüm ihtiyaçlarını ailesinin karşıladığı sakat bir birey günün birinde ailesini kaybettiği, ya da ailesi ona bakamayacak kadar yaşlandığı zaman sudan çıkmış balığa dönebiliyor. Ve belli bir vakitten sonra bazı şeyleri telafi etmek çok zor oluyor. Ayrıca bu vaziyetteki sakatların sosyalleşemedikleri, toplumla sağlıklı münasebetler kuramadıkları, evlenemedikleri, evlenseler de evliliklerini sağlıklı yürütemedikleri bir vakıa. Maalesef bu gibi sakatlardan pek azı edindikleri arkadaş çevresi vasıtasıyla sosyalleşememe meselesini hallediyorlar. Bir sakat için hem bağımsızlığını elde etmiş olmak hem sosyal çevresi geniş olmak ise tadından yenmez bir hal alıyor. İş yerinde amirin engelli personele iş vermeyip onu idare etmesi görünüşte son derece alicenap bir tavır gibi görünüyor değil mi? Ama gel gelelim aynı kişi iş vermediği engelli personelin iş yerine yük olduğunu düşünebiliyor. Kendimden biliyorum. Sekiz senelik memur olduğum halde hangi yazı hangi makama ne şekilde yazılır bilmiyorum. Onca sene bana iş vermeyenler bana iyilik mi yapmış oldular dersiniz? Oysa çalışan, mesleğinde başarılı olmuş sakatları toplum daha çok takdir ediyor. Neticede boş duranı kimse sevmez. Bu meselede işin konfor alanından çıkmaya mani olan bir başka boyutu da toplumda var olan engellilere karşı acıma hissinin zamanla umumi bir nefrete dönüşmesi tehlikesi. Nitekim insanlardan yardım almayı kabul etmediğiniz zaman o acıma hissi birden nefrete dönüşebiliyor. Açık söylemek gerekirse bu tehlikeden bende korkmuyor değilim. Bu korkunun sebebi toplumun sakatlara bir türlü normal insan muamelesi yapmayı kabul etmeyip aşırılıklar arasında gidip gelmesi. Mesela insanlar bazı zaman insanı bunaltacak kadar duyarlı olurken bazen aşırı umursamaz olabiliyorlar. işte beni esas korkutan şey bu umursamazlığın umumileşmesi ve yardıma ihtiyacımız olduğu yerlerde dahi insanlardan yardım isteyemez hale gelmek. Sırf bu yüzden iznim olmadan kolumdan tutulmasından hoşlanmadığım halde kolumdan tutan kişinin yardım etmek maksadıyla bunu yaptığını bildiğimden bu davranışını görmezden geliyorum. Çünkü benim ona karşı ters bir davranışım ileride hakikaten yardıma ihtiyacı olan bir sakatın o vatandaştan yardım alamamasına sebep olabilir diye düşünüyorum. Bu endişe dünya çapındaki kadın hareketleri içinde de tartışılan bir mesele. Kadın hürriyetinin çok ileri seviyede olduğu ülkelerde erkeklerin duyarsız davranıp bütün mesuliyeti  kadınların sırtına yüklediklerinden şikayet ediliyor. Bu da uzun senelerin emeğiyle elde edilen kadın hürriyetinin bedeli bu kadar ağır mı olmalıydı sorusunu akla getiriyor. İstanbul Üniversitesi’nin düzenlediği yaz seminerlerinin geçen haftaki konuşmacısı Bülent Küçükaslan bizde Amerika’daki sakat hareketine benzer bir sakat hareketi çıkmamasını ailenin ve toplumun yardım müessesesi vasıtasıyla sakatların yükünü kısmen hafifletmesine bağlıyor; sakatların birilerinin desteğiyle meselelerini halletmeleri amiyane tabirle sakatların gazını aldığı için bizdeki sakat hareketlerinin hep yumuşak bir üslupla rica minnet bir şeyler talep ettiklerini söylüyordu. Bu meselede Bülent abiye yerden göğe kadar hak veriyorum. Bu durumda kadınların hürriyetlerini elde ettikleri memleketlerdeki duyarsızlaşmaya benzer bir duyarsızlaşmanın sakatların da başına gelmesinin önüne nasıl geçileceği, sakatların bağımsızlaşmasına toplum unsurunun nasıl dahil edileceği meselesi tüm yakıcılığıyla karşımızda duruyor. Tabii bunlar benim endişelerim; benim kaygılarım. Elbette bu yazı dergide yayınlandığı takdirde bu meselelere açıklık getirecek, farklı çözüm önerileri sunacak arkadaşlar olacaktır. Ne demiş Namık Kemal: barikayıhakikayt müsademeyiefkardan doğar. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak, hakikat ışığı fikirlerin çarpışmasından doğar.


Sesli Dinle

Yorumlar

Bu yazı için henüz yorum yok.