Yazılarda Ara

54. SAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Sevgili Arkadaşlar;


Güzel bir bayram gününde, EEEH’nin 54. sayısını Engin’in gönderdiği maildeki link sayesinde okudum. Çok beğendim. Bu konuda yazar arkadaşlarımızın kafa yormaları, bu derginin yayınlanması için emeklerin verilmesi karşısında içimde minnet ve 
şükran hisleri doğdu. Bil vesile yazan, emek veren herkese teşekkür ediyorum ve bu başarıdan dolayı tebrik ediyorum. Bu fikir bahçesine ben de fikirlerimle katkıda bulunmak istedim.

Aslında her yazar arkadaşımızın yazısıyla ilgili ayrı ayrı yazmak istedim önceleri. Fakat bazı tekrarlara girmek durumunda kalacağım için genel bir yazı yazıp aralarda temaslar yapmamın daha uygun olacağını zannediyorum. Çok uzun süreden beri anlamakta neredeyse aciz kaldığım birilerinin belirlediği yaklaşım ve yöntemlerle kendimizi tarif etmek zorunda mıyız? Elbette değiliz. Peki birilerinin belirlediği yaklaşım ve yönteme karşı çıkarken hem kendimizi hem de karşımızdakini aynı yaklaşım ve yöntemle tarif etmek zorunda mıyız? Bu konuda da “elbette değiliz” demek istiyorum. Şöyle ki: Son birkaç yüzyıldan beri çokça rastlanan fakat belki de insanlık tarihi kadar eski olan 4 sorunlu yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bizler kabul
ederken de, reddederken de aynı yaklaşım ve yöntemleri kullanıyoruz sık sık maalesef. Bunlar neler?
1.       Genelleme
2.       Tasnif etme
3.       İçerme
4.       Dışlama.
Nietzsche’nin en beğendiğim sözlerinden biri “Dünyadaki tüm genellemeler yanlıştır, tabii bu genelleme de yanlıştır.” Fizik kurallarıyla ilgili genellemelerin bile tartışıldığı bir durumda insanla ilgili genellemeleri oturup yeniden düşünmek durumundayız. Öyle ki, insan fiziksel, zihinsel ve duygusal bakımdan orjinaldir ve tektir. Yani unique bir varlıktır. Bir tek özelliği bakımından benziyor diye, birçok farklılığının sıfırlanmasını aklım almıyor. İnsanların körleri aciz, kapasitesiz, kabiliyetsiz, beceriksiz, yoksul, zavallı, acınacak durumda insanlar olarak algılaması, bu şekilde “körler”, “kadın/erkek”, “Türkler/Almanlar”, “Konyalılar/Çankırılılar”, “öğretmenler/kamyon şoförleri” şeklinde tasnif etmesi ve bunu şiddetli bir şekilde genellemesi bana çok tuhaf geliyor. Tabii bu tasnif ve genelleme peşinden bir takım davranışlar, tutumlar, duygular, kalıplar geliyor. Bu algılama, tasnif ve genellemeye bağlı olarak bir kısmı içerme görüyor, bir kısmı da dışlama görüyor. Tüm kör anneler dünyanın en iyi veya en kötü annesi olmayabilirler. Harika bir anneyi görüp tüm kör kadınlar “harika annedir” mi diyeceğiz yoksa çocuğunu öldürmeye teşebbüs eden kör olmayan bir anneyi genelleyip “gören anneler kötüdür” mü diyeceğiz? Ömrü boyunca hiç tanık olmadığı bir körün veya kör olmayanın cinsel hayatını genelleyip onlarla evlenilir veya evlenilmez diye sonuçları kim çıkarabilir?

Konferanslarımda salondaki dinleyicilerime soruyorum: “Size göre körler pilot olabilir mi?” Benim de kör olmamı düşünerek bir kısım dinleyicilerim cevap vermemeyi tercih ediyorlar. Çok büyük bir çoğunluk ise körlerin pilot olamayacağını söylüyor. İşin tuhafı, farklı engel grubundan dostlarım da benzer bir cevap veriyorlar. “Niçin?” diye soruyorum. Cevaben “gözü görmeyen insan nasıl uçak kullansın?” diyorlar. Bazıları “ben bile kullanamam, o nasıl kullansın” diye mantık yürütüyor. Benim sorularım devam ediyor: “Her gören sizce uçak kullanabilir mi?” “Hayır, eğitimini almadan kullanamaz.” diyorlar. “Peki, siz şimdiye kadar hiç uçak kullanılırken seyrettiniz mi ve hiç kör oldunuz mu?” “Hayır” diyorlar. Körlere de, körlerin niçin kullanamayacaklarını soruyorum. “Önünü göremeyen insan nasıl kullansın ki?” diyorlar. “Peki körler yolda yürürken önünü görerek mi yürüyorlar?” diye soruyorum. Görüldüğü gibi tasnifler ve genellemelerin sonuçları. Bu genellemeler ve tasnifler insanın gerçeğe ulaşmasını engelliyor. Bireylere çok fazla haksızlık yapılmasını getiriyor. Mesela, benim çok sevdiğim kör bir kadın arkadaşımla hiç haz etmediğim başka bir kör kadının aynı kategoride yer alması içimi acıtıyor. Hiç alakaları bile yok. Ama her ikisi de kör ya, illa aynı olacağız.

Sarıyer’e gitmek üzere durakta bekleyen Halis Kuralay arkadaşımıza bir İETT otobüs şoförü, “Bir kör kesin Reşit Paşa’daki Görme Engelliler Rehabilitasyon Merkezi’ne gitmek istiyordur” diye düşünerek, “Bu araba Reşitpaşa’ya gitmez” demiş. Belki de o otobüs Sarıyer’e gidiyordu. Benzer bir haksızlığın “sağlam” veya “engelsiz” diye tasnif edilip genellenmiş kişilere de yapılmasını yanlış buluyorum. Birçok kör arkadaşımdan çok daha fazla geniş açılı bakabilen, kör olmayan dostlarım oldu. Onların da, “körlerle ilgili olumsuz bakıyorlardır” diye dışlanmasına içim acır doğrusu. O insanlara haksızlık yapıldığını düşünür ve doğru bulmam. Genellemeye karşılık genelleme yaparak ateş açılmasını, “hem zarar göreceksin, hem de aynısını yapacaksın” şeklinde bir çelişki olarak tanımlayabilirim.

Elif Emir Öksüz’ün “Benim Küçük Yansıtma Oyunum” başlıklı yazısında bahsettiği mantık yürütme şeklinin, uygulanabilir olduğunu ve bizi olumlu yönlendirebileceğini düşünüyorum. Bize karşı her genelleme ve tasnif hadisesinde bu yöntemi uygulayarak doğru sonuçlara varılabileceğine dair bir önyargım var. Dar açıdan bakıp engellilerle ilgili bir contextual konuşmada mantıklı gibi görünen sorular, geniş açılı bakıldığında birden anlamsızlaşıveriyor. Bizleri bir minority mensubu yapmaya yönelik bu soruları yansıttığınızda aslında bizim genelin bir parçası olduğumuzu birden gösteriveriyor. O yüzden genellemeye bir karşı çıkış yöntemi de olabilir.

“Anlatacaklarım Var” yazısında Meral Sözen’in gözlemlediği veya yaşadığı hadise, genellenmiş ve tasnif edilmiş her iki tarafın da esasen birbirlerinden bir takım tutum ve davranışlar öngörüsünde olduğunu ve hatta kendisinin de o davranışa nasıl karşı  çıkacağının bile öngörüldüğünü anlıyoruz. Alıntıda şöyle diyor: “Asıl mesele ben bunları anlatmaya çalışırken karşımda gördüğüm tepkisizliğe yakın suskunluk. Nedense böyle bir konuda herhangi bir sağlam, herhangi bir engelliyle tartışmıyor. Bir alttan alma, bir geçiştirme, bir "Tabii canım, haklısın" üslubu... Konuş arkadaşım, "Abartıyorsun" de, "Ne alakası var" de, "Ben böyle düşünüyorum" de. Hayır, demez. Bir an önce konuyu tatlıya bağlayıp kapatma isteği... Durumu eleştiren veya bir şeyler anlatmaya çalışan eğer bir engelliyse olmuyor. Çünkü konuşan engelli, sadece kendi hassas durumundan ötürü konuşuyor sanki. İçerik diye bir şey yok yani, her tür anlatma çabası bir tepkisellik olarak algılanıyor ve bir şekilde idare edilmeye çalışılıyor. Engelli hassas insan tabii, şimdi "Seninle aynı fikirde değilim" falan desen, ayıp olur, alınır, kırılır, incinir, ölür bile maazallah.” Çoğu zaman benim de karşılaştığım bir durumdur bu. Bunun en masum sebebi, karşındaki kişinin çalışmadığı yerden sorunun gelmesidir. Bu olayı Meral Sözen yaşamış varsayalım: karşı tarafın konuyu tartışmaya kalkması demek baştan mat olmayı kabul etmesi demektir. Ahlaksızca olan bir sebep şu: Aslında senin fikrinle tamamen zıt. Mesela, körlere eğitim verilmesine, harcama yapılmasına tamamen karşı. Fakat “körler canımız ciğerimiz” diyor. Sen odadan çıkınca “bunları bu şekilde avutacaksın. İşe yaramayan adama para mı harcanırmış” deyip gerçek yüzünü gösteriyor. Tabii bunların yanında binlerce farklı sebep olabilir. Genellemeyi eleştirirken biz de aynı hatayı yapmayalım. Burada bence yaratıcı ve belirleyici soru şu: “Biz körler acaba karşı tarafın kafasındaki sonuca varacağı şekilde davranmak zorunda mıyız? Bizim için getirisi olan bir sonuca yönelik çaba sarfetsek nasıl olur? Anladığım kadarıyla bir genelleme yaparsak karşı taraf, onlara kızmamızı, tepki koymamızı bekliyor. Kızmak onları cezalandırmak anlamına gelmiyor bu durumda. Onların bana daha çok acımasına katkı yapıyor. Çünkü kafasındaki süreç ona göre gerçekleşmiş durumda. Burada Doğan Cüceloğlu’nun bir hatırasının bize fikir vereceğini düşünüyorum. Doğan Hoca şöyle anlatıyor: “Bir bankada sıradayım. Arkamdaki adam benim kamusal alanımı ihlal edecek kadar yaklaştı ve üstelik çok kötü ter kokuyor. Çok rahatsız oldum. Adama kızmak geldi içimden. Ama kızarsam iletişim kopabilir, adam beni haksız bulup o yanlışına başka yerlerde de devam ederdi. Ben kızmak yerine şöyle konuştum: ‘Beyefendi ben 25 sene kadar Amerika’da kaldığım için, bende bizim adetlerimize göre bazı rahatsızlıklar oluştu. Bu kadar yakın mesafe durulunca çok tuhaf bir rahatsızlık duyuyorum. Rica etsem biraz daha uzak mesafede durabilir miyiz?’. Adam ‘Tamam abi, bu tür rahatsızlıklar hepimizin başına gelebilir. Geçmiş olsun’ dedi ve gayet makul bir mesafede durdu. Adamla sohbete devam ettik.” Doğan Hoca’nın bu yöntemini ben oldukça sık kullanıyorum. Siyasetle meşgul olduğum için de pek çok insan hakaret seviyesinde bana bir şeyler söylüyor. O kişi veya kişilerin benim gerçek niyetimi bilmediklerini düşünüyor ve onlarla kötü bir iletişime girmemeye çalışıyorum. Körlüğümle ilgili hem kalbimi, hem onurumu inciten yorumlar yapıyorlar. Asansördeyken bir milletvekili arkadaşımız, eşime dedi ki, “Bacım, sen cennetliksin.” Bu cümleden ne ben ne de eşim hoşlandık. Eşim böyle durumlarda özel insan olarak görülmekten hiç hoşlanmaz. Aslında özel insan olarak görülürken, övülürken yerin dibine de sokulduğunun farkında. “Bizim evlenmeyi aklımızdan geçirmeyeceğimiz, tenezzül etmeyeceğimiz kişiyle sen evlendin. Bu kadar kötü bir duruma katlanmak zorunda olduğun için sen kutsal bir kadınsın.” Tabii bunları iletişimi kesmeden izah ediyorum. Onu anladığımı, onların benden beklediği davranışı yapmayacağımı ve onun yerine doğru bir iletişim kurmayı tercih ettiğimi lisan-ı münasiple anlatmaya çalışıyorum.

Aslında Sevgi Mart, Habil Bozkurt, Gözde Kılıç, Mürşide Ciğerlioğlu, Mihri İlke Çeperli, Beyza Ünal’ın yazılarıyla da ilgili sunmak istediğim katkılarım vardı. Neredeyse yeni bir dergiye dönüşen yazımı burada keseyim.

Tekrar emek verenlere çok teşekkür ediyorum.


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.