Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Öylesine…

Yazar: Gülcan Altun

Toplam okunma: 600

guleycane@gmail.com

Sayı 50, Nisan 2018

 

Lacivertliğinden sıyrılıp koyuluğunu silkelemeye çalışan mavinin en soğuk olduğu bir gökyüzüyle girerdim çocukluğumun Ankara'sına. İçim mutlulukla üşürdü. Geride bıraktığım babamın buruk özlemine karışan kar heyecanıyla bakardım otobüs camından. Mavi çöp kutusunun hemen arkasındaki evdi dedemlerin tek kayısı ağacıyla şirinleşen evi.

Gözlerimi ilk kaybettiğim yıllarda, her altı ayda bir Ankara'ya gitmek durumunda kalmıştık annem ve ben. Çoğu zaman kardeşim de bizimle beraberdi tabii. Ankara'nın doktorlarına daha mı güveniyordu ne annem, gidiyorduk işte. Ankara, Mamak ve Göz Bankası Hastanesi… Altından akan Samsun asfaltı, arabalar, arabalar, arabalar… Hiçbir zaman görmediğim ama bildiğim otomobil seli… Yeni Türkü müzik gurubunun Sonbahardan Çizgiler şarkısı bana hep bu manzarayı anımsatır, çocukluğumu, hüzünlü Ankara göğünü, karlı bir hastane bahçesini, oda arkadaşım Hüseyin ile araba sayma yarışlarımızı, hastanenin karşısındaki tadına doyamadığım dönerleri yapan küçük dönerciyi anımsatır. O dönerin tadını başka hiçbir yerde bulamadım.

Geçmişinden kopamayan yaşlılara döndüm. Galiba artık gerçekten yaşlandım. Sık sık bu hislere kapıldığıma göre. Biz büyüdük ve kirlendi dünya, gene bir Yeni Türkü şarkısında söylendiği gibi. Hem kirlendi hem otomatikleşti.

Otomatikleştik evet! Her şeyimiz monoton bir çizgide. Eskiden de böyle miydi? Anne babalarımız da mı böylelerdi? Sanmıyorum. Hatırlıyorum, eskiden ev oturmaları vardı, paylaşımlar, aileler arası küçük eğlenceler. Düğünler bile otomatikleşti artık.

Teknolojinin esiri olduk deniyor ya birçok yerde, çok zaman. Hakikaten öyle. Mesela artık birçok kimse kol saati takmıyor. Cep telefonları bu gereksinimi karşılıyor çünkü. Oysa ilk kol saatim ne güzel bir heyecan ve mutluluk oturtmuştu kalbime, dudağımdaki şaşkın gülümseme ile birlikte.

İlk kabartma saati, kabartma yazıyı öğrenmek için 1990 yılı yazında gittiğim Ankara Aydınlık Evler Okulu'nda verilen yaz kursunda görmüştüm. O zaman çok uzak gelmişti bana. Ama şimdi benim de kolumda vardı. Özellikle kör olduktan sonra buruk bir hüzünle kendime hep uzak gördüğüm saat takma duygusu yanı başımdaydı artık. Ne garip değil mi? En basit şeylere özlem duyuyor hayatın bir yerinde birileri. Halbuki dünyanın bir yerinde başkaları çözmüş olduğu halde bu gereksinimin gerekliliğini haberiniz bile olmuyor  veyahut haberiniz olsa da imkanınız. En zoru da bu olmalı.

Çocuk gibi ilk günlerde saatimin kapağını açıyor, akrep ve yelkovana hafifçe dokunuyordum huzurla. Sonra kapağını kapatırken gelen o çıt sesi… Ne çok severdim. Sonra bir saatim daha oldu. Ama onun kapağını kapatırken ilki kadar güzel çıt sesi vermiyordu.

Teknolojiye dönelim hadi! Tarihi ya da en sevdiklerimizin bile telefon numaralarını aklımızda tutmak zahmetinde bulunmuyoruz. Elimizin altında var nasılsa. En ufak bir arızada ise elimiz kolumuz bağlanıyor. Dünya durdu gibi hissediyoruz. Teknoloji ekranlardan dil çıkartıyor bize. "Hehehe bana muhtaçsın" diye.

Sabah kahvaltı yaparken elde tablet ya da telefon haberler gözden geçiriliyor veya kişisel mesajlara bakılıyor, evden çıkılıyor, durakta beklerken hatta yolda yürürken veya araba kullanırken bile çok zaman insanların bir yandan internette gezindiğine tanık oluyoruz. Yaşanan kazalar ise işin ayrı bir boyutu.

Otobüslerde, bekleme salonlarında hep elde telefonlar. Yanındakinin farkında bile değil insanlar. İşyerinde bütün gün ekran karşısında çalışıyor ve akşam eve gelir gelmez TV'nin tuşuna dokunuyorlar. Hiç bakmasan bile, ki genelde göz ayrılmaz oradan, sesi hep doldurur tüm evi. Eğer TV'de izleneni sarmadıysa kafamız hemen internete koşarız. Farkında mısınız? Hastanelerin göz poliklinikleri en dolu bölümlerden biri. Sanırım hastanelerin en yoğun servisleri bir göz bir de nöroloji bölümleri. Zira artık herkes gözlüklü. Gözlük takmadığında gözünü aça aça bakmaya çalışan insanlar hızla artıyor. Neyse bu durum biz körler için daha iyi. Bu sayede erişilebilirlik çok daha öncelikli bir konu haline gelir. Artık her alanda herkes bunun önemli bir şey olduğunun farkına varır. Körleri bir kenara ayrılabilir bir azınlık sayamazlar. Yani erişilebilirlik çoğunluğun gereksinimi haline geleceğe benziyor.

Ben gene ne diyecektim nerelere geldim. Artık zamanımız, planlarımız, hatta arkadaşlıklarımız, sevgilerimiz, boş zaman değerlendirmelerimiz hepsi teknolojinin elinde. O yoksa yok muyuz acaba?

Artık önemli günlerimiz, sevdiklerimizin doğum günleri bile onun elinde. Çok rahatız bu sayede. Nasılsa uyarıyor bizi. Gerçi iyi bir şey bu da. Evlilik yıldönümünü unutma stresi yok mesela. “Aaaa! Bugün eşimin doğum günüymüş. Gerçekten bugün ayın kaçıydı?” diyoruz bir anda.

Tüm bunlara rağmen birçok insanla birlikte körler için de çok büyük kolaylık. Mesela benim gençliğimde bir yemek yapmak istediğimde annemden ya da yakın bildiğim bir komşu teyzeden tarif öğrenmem gerekirdi. Oysa şimdi muhtaç olduğum tek şey erişilebilirliği sağlanmış bir internet sitesi ya da cep telefonu uygulaması. Bakıyor, tarifin gerektirdiği malzemeleri hazırlıyor ve anlatıldığı üzere yapmaya başlıyorum.

İnternette çok fazla dolaşan kıssa benzeri hikâyelerden birinde mutluluğun gizini arayan bir gencin öyküsü anlatılır. Genç bu amaçla bir bilge krala gider. Bilge kralın sarayı muhteşemdir adeta. Kral gence içine iki damla yağ damlattığı kaşığı verir ve sarayında dolaşmasını söyler. Genç elinde kaşık koridorlarda dolaşmaya başlar. Ancak gözünü kaşıktan ayırmamaktadır. Geziyi bitirip kralın yanına döndüğünde "getirdim efendim" der. Kral sorar: "Duvarlardaki eşsiz resim tablolarını gördün mü? Ya yerlerdeki muhteşem İran halılarını? Masaların üzerindeki en ince işçilikle işlenmiş vazoları?" Genç hiçbirini görmemiştir. Kral onu bakması için tekrar elindeki kaşıkla birlikte dolaşmaya gönderir. Bu sefer döndüğünde gencin ağzı şaşkınlıktan ve hayranlıktan bir karış açık kalmıştır. Krala hayranlığından ve gördüğü şeylerin muhteşemliğinden övgüler düzmeye başlar. Kral yine sorar: "Kaşıktaki iki damla yağa ne oldu?" Çünkü kaşıktaki iki damla yağdan eser yoktur.

Bence teknoloji de ve hatta hayatın kendisi bile, işte böyle; teknolojinin bütün nimetlerinden faydalanmalı insan ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş