Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Galiba Bu Kez Oldu

Yazar: Olcay Aşçı

Toplam okunma: 513

olcay.ashchi@gmail.com

Sayı 48, Ocak 2018

 

Geçtiğimiz yılın bende bıraktığı en büyük iz, “El Yordamıyla” adlı seramik sergimiz oldu. Tam anlamıyla çocukluk hayalimdi. Bir şeyleri şekillendirmek ve üstelik bunlara, fikirlere dönüşmüş bir biçimde herkesin dokunabilmesini sağlamak.

Bu yazıyı kişisel duygular ve düşüncelerin öne çıktığı bir yazı haline getirmek istemiyorum. Asıl isteğim, o gün ve yankısını sizlere yansıtmak. Belki biraz geriye gideriz.

Hatta hazır elimiz değmişken gidelim. Ocak 2017’ye. Bu tarihler tam olarak hayal ortağım, değerli hocam Funda Altın ile tanıştığım günleri içine alır. Hikâyemizi kişisel olarak paylaştığım için, sadece kısaca özetlemek istiyorum.

Açık Öğretim Fakültesi sınavının son oturumuydu. Böyle bir sınavdan çıkarken hakikaten sizi garip bir psikolojiden çıkaracak iyi bir şey lazımdır. Sınav oturumumda görevli olan Funda hocam, imza atmak gibi yöntemlerimi ilginç bulmuş ve kendisi bu durumu aynen şöyle ifade etmişti:

“Olcay ile Anadolu Üniversitesi, Açık Öğretim sınavları sırasında salon başkanı olarak görev yaptığım ve Olcay’ın sınava girdiği salonda tanıştım. Sorulara verdiği hızlı ve kararlı cevapların yanı sıra kutucuğun içine imzasını atarken gösterdiği maharet çok ilgimi çekmişti. Sınav sonrası Olcay’a bina çıkışına kadar eşlik ederken, sayısız soru ile onu hızlıca tanımaya çalıştım. Bilinçli tavır ve konuşmaları ile dikkat çeken Olcay aynı gün kıyafet seçimlerini de kendisinin yaptığını söylemişti. Aklım karışmıştı, % 100 görme engelli biri bunu nasıl yapabilirdi? Kumaşların dokularına dokunarak, birbirleri ile uyumlu olanları belirleyebildiğini belirtmişti ve benim daha önce hiç düşünmediğim bir ayrıntıya odaklanmış olması beni yeni düşüncelere sevk etmişti. Bir seramik hocası olarak, onun kil ile neler yapabileceğini çok merak etmiştim.”

Funda hocamın bu merakı, bizi süper bir etkileşim ortamına sevk etti ve onun benim için çok ilginç olan çalışma ortamında bir şeyler üretmeye kadar getirdi.

Başta sergi açarız gibi bir düşünce yoktu. Her ne olduysa, benim rahat durmayan düşüncelerim yüzünden ve Funda hocamın bu düşüncelere verdiği önem sayesinde oldu. Çok sık bir araya gelemiyorduk. Birlikte çalışabildiğimiz zamanların aralıkları genişti; ama ona rağmen atılan adımlar çok büyük oldu ve tüm fikirlerimiz bir sergiyi dolduracak boyuta ulaştı. Funda hocam bu çalışmaya öylesine önem verdi ki, serginin genel konseptine uygun kendi çözümlemelerini ve deneyimlerini diğer insanlara da yansıtmak için ilginç kuşlar tasarladı. Kendisi de o gün birkaç kez dile getirmiştir. Bu kuşlar kendi kısıtlı algı dünyamızın sınırlarını göstermeyi hedefliyordu ve kendisinin de dediği üzere, bunu görenler dokunduğuna mı yoksa gördüğüne mi inandı? Ben bir şeyler izlerken veya okurken fikirlerin 3 boyutlu bir yansımasını oluşturuyordum kafamda ve bunları, Funda Hoca’nın özgür kalmam için verdiği çamura aktararak, somut objeler meydana getiriyordum.

Sergi için odaklandığım temalara gelince; Tarih bölümü öğrencisiyim ve bu vesileyle kültürel ikonlar oldukça dikkatimi çekiyor. Özellikle bunları çözümlemek daha hoş. Bu çözümlemeler, insanların acaba hangi yönlerinden dolayı tanrısal varlık seçtiklerine yönelik bakış açımı içeren ana tanrıça serisi üzerinde rahatlıkla görülebilirdi. Örneğin, bereket tanrıçasının sırtındaki kocaman kâse. Bacak yapısı kocaman oyuncak ayıcıklar gibi orantısız tombullukta ve sırtındaki kâse ile hatırlıyorum da, oldukça sevimli bir tanrıça olmuştu.

Sadece bu da değil. Birçok irili ufaklı objeyle beraber, kişisel olarak da benden ve anılarımdan alıntılar taşıyan çalışmalara dokunmuş olabilirsiniz. Sahilde dolaşırken dizimi acıtan çöp kutusu ve gerçekten bir klasiğimiz haline gelebilecek nitelikteki, kız arkadaşımla ellerimizi kenetleyip evrene doğru kaldırdığımız anı simgeleyen birbirine kavuşmuş iki el gibi...

Engelsiz Erişim Youtube kanalında, Engin Yılmaz hocamın kaydettiği sergi videosundan, “tekrar görüşmek üzere” ve "ana tanrıça" serileri hakkındaki detaylı yorumları dinleyebilirsiniz.

Bunlara gelene kadar, doğru hemen gelemedik:) Neyse yazıyorum bu sefer. O güne gelene kadar Funda hocam ile çok sık bir araya gelemediğimizi söylemiştim. O yüzden çalışmaların çok büyük bir kısmı atölye dışında geliştirilip, itina ile taşınıp, nerelerinin sırlanması gerektiğine karar verilip etiketlenme gibi girişimlerimize fazlaca maruz kaldılar. Tabii farklı olmayan ve amacına uymayan hatta aşırı oyuncaksı oldukları için sizlerden sakladığımız bazı seramik objeler de var. Belki okuyuculardan birine hediye ederim bir gün bir tanesini, kim bilir :)

40’tan fazla dokunulacak seramik iş üretildi ve zamanı hızlıca sardırdığımızda doğrudan sergi salonu çalışmalarına denk geliyoruz. Bunu hayal etmek için, Funda Hocamın oldukça yoğun geçen bir akademik takvimi olduğunu unutmayın lütfen. Bu takvimden boş bulabildiğimiz 3 tam gün boyunca (tam günden kastım neredeyse her üç günün tam 15'er saati), salonu tasarladık. Benim 2 duvar arasını bulamadığım bir salondan, herkesin rahatlıkla, hatta fiziksel olarak takip edilebilen 3 boyutlu çizgiler sayesinde çepeçevre dolaşılabildiği bir salon elde ettik. Bunun da çok yoğun bir hikâyesi var. Öncelikle eserlerimizi sergilemek için stant olarak, ahşaptan çok daha hafif olan straforları kullandığımızı belirtmek isterim. 40x40 cm'den hallice üst tablası ve 1,5 metre yüksekliği olan strafor bloklarının üzerine yerleştirilen eserler için, bolca aralık ölçme, silikon tabancası (çarpılınca devrilmemeleri için), ışık çalışması, çizgi sabitleme, stant etiketleme, davet ve afişleri hazırlama, ulaşılabilen mercileri davet etme, açılış kokteylini organize etme gibi salon çalışmaları ile beraber; sıkışık zamandan ötürü evde tamamlanan yazım çizim işleri ve bolca salona gitgellerin olduğu bir hikâye okumak isterseniz onları da ayrıca yazarım.

Onlara ayrı bir yer ayırmam gerekiyor ki, sayelerinde çok önemli detayları çözdük. Berkay, Utku ve Yahya sayesinde salonun ve fotoğraf işlerinin dahil olduğu bir dizi yoğun çalışma yükü atıldı; ayrıca Engin Yılmaz Hoca sayesinde de stantların braille etiketleri sağlandı. Tekrar teşekkürler.

Bu sefer oldu, çünkü dokunarak seçilmiş ve el yordamıyla geliştirilmiş bir konsepti, herkesin dokunabilme özgürlüğüne sahip olduğu bir yerde paylaştık.

Gelen tepkilerin ve o gün orayı dolduran her bir misafirin sayesinde Funda hocam ile telefonda mutluluklarımızı paylaştık. Üstelik salonu açtığımızda kimsenin olmamasından duyduğumuz endişe, kapının açılmasından birkaç dakika sonra alanı dolduran halk oyunları göstericisi çocuk ve aileler sayesinde neşeye dönüştü. İşte bunu önemsiyorum çünkü o yaşta böyle bir deneyime şahit olmak müthiş bir şans olsa gerek. Özellikle 6 yaşındaki çocuğu ile beraber geldiğini söyleyen bir kadın ziyaretçi vardı. O gün içimden geçen tek şey “Acaba ziyaretçi mi olsaydım?” oldu.

Bu deneyime ortak olan ve beni yalnız bırakmayan, Çağrı Artan, Mürşide Ciğerlioğlu, Olgun Yılmaz, Engin Yılmaz ve Sevda Bozbey Yılmaz dâhil olmak üzere, onlara bağlı ya da bağlı olmadan gelen tüm misafirler beni biraz şekilden şekle soktu. Bazen tam olarak ne yapacağımı bilemediğim oldu, bazense yahu ben ne yapıyorum ne anlatıyorum dediğim oldu. En önemlisi, adlarını tek tek sayamayacağımız kadar çok insanın verdiği farklı tepkilerdi. Herkes meraklıydı ve hakikaten yorum yapıyorlardı. Yakalayabildiklerimi özellikle dokunmaya teşvik etmeye çalıştım. Bazı şeyler, özellikle Funda Hoca’nın kuşları kesinlikle dokunulmadan anlaşılmayacak türdendi.

Bu sefer oldu ve bu oluşan deneyimin her bir parçasında var olan katılımcılara, destekçilere ve Funda hocama sonsuz teşekkürler.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş