Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

Bahar Yorgunuyum

Yazar: Gülcan Altun

Toplam okunma: 825

guleycane@gmail.com

Sayı 37, Mart 2017

 

Evet! Sanırım bahar yorgunuyum. Bizim dergideki Bahar değil, mevsim bahardan yorgunum. Rahmetli bir ablam vardı. Babaannesi bahar gelince onlara; “dikkatli olun, ayağınızı yere sağlam basın, bahar gelince ağaçlar canlanmak için gücünü insanlardan alır” dermiş. Benim de her sene biraz daha iştahla mı çekiyor ağaçlar gücümü nedir anlamadım ama her sene bahar geldiğinde bir kat daha yorgunluğum artıyor.

 

Bu ay ne yazacağımı düşünürken kafamın boşluğunu, içimin huzursuzluğunu ve bacaklarımın sızısını duyuyordum ki Engin’in gelecek ay için ve Meral’in bu ay için yazdığı yazıları okudum.

 

Daha önceleri de çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi biz dergi yazarları yayıma hazırlık aşamasında birbirimizin yazılarını okuyup görüş ve önerilerini alıyoruz. Ben de bu kapsamda Meral’in yazısını okudum ve yaram deşildi. Daha doğrusu dün bir olay karşısında kendi kendime düşünürken Engin’in iletisinde aradığımı buldum. Bu doğrultuda biraz içimi dökeyim dedim açtığım Word dosyasına. 

 

Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum uzunca bir süredir. Ailem, akrabalarım, arkadaşlarım ve işyerim... Ülkem, yaşadığım çevre, mahallem ve apartmanım... Hiçbir yerde değilim ve dolanıyorum ortalıkta.

 

Kendimi, körlüğümü kendime itiraf etmiş ve kabullenmiş bir ergen olarak bulduğumda, artık ayaklarımı yere daha sağlam basmış ve umutla geleceğe doğru attığım kulaçları hızlandırmıştım lise yıllarımda. Derken fakülte yılları geldi çattı. Ülkenin kabul görmüş bir üniversitesinin, pek çok kişi tarafından hedeflenen bölümünü kazanmıştım. Başım bulutlarda, ayaklarım boşlukta, yeni ortam, yeni bir hayat, yeni insanlar ve benim aileden uzak bağımsız harekete açtığım ilk yelken. Güzel bir duyguydu özgürlük...

 

Ancak zaman baş döndürücü bir hızla ilerliyordu. Gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmam uzun sürmedi. Daha üniversite yıllarında başlamıştı kaygılarım. Ne yapacaktım? Nasıl bir iş bulacaktım? Başarabilecek miydim?

 

Hayatı çok basit mi görüyoruz? Yoksa gerçekten basit de biz mi abartıyoruz? Soruların yanıtlarını hala tam anlamıyla buldum sayılmaz ama yaşamın bana iş kaygısından daha önce bir sürprizi vardı ve iş mücadelesinden önce sağlığımla ilgili savaş vermek zorunda kalmıştım. Ama kafamdaki, ne, nasıl olacak soruları bitmek tükenmek bilmiyordu ve ben körlüğümü kabullenme süreci kadar ötelemek istemiyordum şimdi olması gerekenleri.

 

Öyle de yaptım. Okuduğum bölümde bana ekmek olmayacağına duyduğum inançla bir kez daha üniversite sınavına girdim ve daha kolay iş görürüm diye eğitimle ilgili bir bölümü kazandım. Ancak o zamanlar aldığım duyumlara göre engelliler öğretmen olarak atanmadan önce bir kurula giriyor ve olur almaları gerekiyordu. Çifte engelliydim ve hastalığım bana yeni kötü sürprizler yapabilirdi. Bu gerçeği biliyordum. Dolayısıyla benim bu oluru almam çok zor görünüyordu. İkinci öğrencilik serüvenini bir gün tekrar açabilmek ümidiyle rafa kaldırdım. Memurluk için açılan sınavları takibe başladım.

 

Mülakatında elendiğim ilk deneyimin ardından ikinci sınavda işe alındım ve çalışma hayatı başladı. Tabii ki olması gerektiği gibi kendi bölümümle ilgili bir kadroda değildim. Aslına bakarsanız bu bir ülke gerçeği ne yazık ki. Birçok kişi okuduğu bölümden çok başka alanlarda çalışıyor ülkemizde. Muhakkak duymuşsunuzdur, sınıf öğretmenliği yapan astronomi bölümü mezunları olduğunu. Ancak engelliler konu olunca bu elemeler en baştan yapılıyor. Çünkü yöneticiler sistemin düzenlemeleri yapıldığında engelli çalışanların da çok daha iyi işlere imza atabileceklerine inanmak istemiyor veya ekstra gereksiz bir uğraşı sayıyorlar kendilerine bu uyarlama işini.

Tüm bunları niye mi anlatıyorum? Böyle böyle yirmi üç yaşına kadar hep önümde hedeflerim, başarmam gerekenler, aşılacak engeller vardı. Bu iyi bir şeydi. Aşılacak engellerle daha yaşanılası oluyordu hayat bence. Memuriyete girişimle birlikte her şey durağanlaştı. Zaman geçiyor, tarihler değişiyordu ve ben selin önündeki bir çöp tanesi gibiydim. Akıntıya karşı kulaç atmak için ara sıra dikeliyordum. Bakıyordum önüme arkama. Anlamsız çabalamalarla direnç katıyordum yaşama. Fakat sürüklendiğim duygusunu atamıyordum üzerimden bir türlü.

 

Neyse ben bu yazıyı yazmaya başladığımda çok başka şeyler vardı aklımda dedim ya içimi dökmek istedim ve dökerken dökerken çağıldadı yüreğimdekiler.

Asıl canımı sıkan ise insanlar... Arkadaşlarım veya diğer bulunduğum pek çok ortamda insanların şahsıma yönelik konuşmaları ve ses tonlarından küçük mutluluk, umut ve hayranlık kırıntılarıyla karşılaşıyorum çok zaman. Benimle sohbeti derinleştirip muhabbeti ilerlettiğinde insanların gözlerinde umut ve mutluluk cıvıltılarının arttığına tanık oluyorum çok zaman. Hatta benim de insanlarla samimiyetimin bir yansıması olarak muzip şakalaşmalarıma aynı şekilde karşılıklar alıyorum. Salt engelimle ilgili olmuyor, bu şakalaşmaların okuyanlarca böyle yorumlanmasını istemem. Yanlış anlaşılmasın. Engelimle ilgili şakalara, haddi aşmadığı sürece, ben de katılırım. Ancak gene de engelli olmayan arkadaşlarım, tanışlarım arasında nedense bir tık geride gibi hissediyorum kendimi. Sanki bir gören rehberliğinde olması gerektiği gibi bakıyorlar bana. Belki de bana öyle geliyordur. Şimdi söylesem, sorsam, "Saçmalama! Sana öyle geliyor. Bunu da nereden çıkardın?" derler zannımca.

 

Bir örnek vermem gerekirse, uzun bir zaman önce sevdiğim gören bir arkadaşla birlikte diğer bir grup kör arkadaşla buluştuk. Birlikte gezinirken deniz kıyısındaki beton bloğun üzerine oturduk. Arkadaşlardan birkaçı ki onlar da kördü, ayaklarını denizden yana sarkıttılar. Deniz dalgalıydı ve hatta birinin paçaları hayli ıslanmıştı. O bu durumdan rahatsız değil, bilakis hoşlanmıştı. Ancak görenler eminim onun kör olduğu için paçalarını koruyamadığını düşünmüştür. Neyse benim söylemek istediğim asıl şey bu değil. Bu arada ben de bacaklarımı denizden yana sarkıtmak için dönmeye davrandım. Ancak birlikte geldiğim arkadaş dönmemi istemedi. O denizden çok korkan birisidir. Ben korkmuyordum. Denizle bir sıkıntım yoktu ve yüzme bile biliyordum. Benim canım ayaklarımı denize doğru sallandırmak istiyordu ama o buna izin vermiyordu. Peki bana bunu yaptırmama hakkını nereden kendinde görüyordu? Bilmem anlatabiliyor muyum? O benim sahibim değildi. Ben onun koruması altında bir bebek değildim. O ve ben arkadaşlarımızla buluşmak üzere birlikte hareket etmiştik ve bana görme anlamında rehberlik etmişti, hepsi bu...

 

Başka kimi durumlarda da sürekli bir sınır ötesinde bırakılıyor gibi hissediyorum kendimi. Onlar bir boyuta geçiyorlar ve bana sen burada bekle diyorlar gibi. Mesela akrabalarımla paylaştığım bir Whatsup grubumuz var ve orada birçok fotoğraf paylaşıyorlar. Daha önce uyarmış olmama karşın ki benim uyarmama gerek olmadığını düşünmeme rağmen, paylaşılan fotolarda ne olduğuna dair bir etiketleme yapmıyorlar. Fotoğraflardan sonra yapılan yorumlardan o resimde ne olduğunu tahmin ediyorum ben de ya da önemsemiyorum, kaynayıp gidiyor. Gerçi insanın ailesi ve akrabaları söz konusu olunca galiba seni bir kör olarak düşünmüyorlar. Ya kör olmana fazla alışıp adapte oluyorlar ve onların yanında olduğun her an her ihtiyacın giderilmiş zannediyorlar. Veyahut senin körlüğünü kabullenmiyorlar. Dolayısıyla seni kör görmediklerinden ekstra bir şey yapmıyorlar. Aslında hepsi başka olaylarda doğruluyor kendini. Sorun da bu: Ben körüm ve bunu böylece anlamadıkça çözülmüyor hiçbir şey.

 

Gene insanların seslerinde, seslerine farkında olmadan kattıkları tınıda, o tınının ele verdiği bakışlarında yakalıyorsunuz gerçek duygularını. Yanınızdaki herhangi başka birine baktığı gibi bakmıyor size. Konuşmasındaki üslubunda çok daha fütursuzca sergiliyor bunu. Hem de öylesine bir umursamazlıkla yapıyor ki bunu, ona göre normal, olması gereken tavır bu.

 

Bunun için en net ve belirgin örneklerden biri, herkesin çok daha iyi algılaması için bu örneği vermek istiyorum, görmeyenler için yapılan bir çalışma. Turkcell’in Hayal Ortağım uygulaması. Oraya üye oluyor ve hizmetlerinden faydalanıyorsunuz. Ben çok etkin kullanmadım bu uygulamayı ancak ilk üye olduğum zamanlarda birkaç kez aramıştım ve hayli ilgincime gitmişti, garipsemiştim. Aradığınızda sistemdeki konuşmacı ses karşılıyor sizi ve yapmanız gerekenleri söylüyor. Bunu söylerken size, “siz”, demek lüzumunu hissetmiyor ama. Mesela "tuşlayın" demiyor da "tuşla" diyor. Bu ne samimiyet bacım, diyesi geliyor insanın. Sen kimsin? Ben kimim? Nereden tanışıyoruz? Siz hiç aradığınız alelade bir çağrı merkezinde dahi sistemin size sen dediğine tanık oldunuz mu? Bunun için engelli olmanız gerekir. Yoksa otomatik ses sizinle asla samimiyet kurmaz. Samimiyet için muhatabının engelli olması şart. Anlıyorsunuz değil mi?

 

Ey 2017 Martı, sadece soğuğun, referandum çekişmelerin, Almanya ve Hollanda krizinle değil, geçmiş kırk yılın ağırlığıyla bana daha bir kasvetli geldin. Yordun beni. Nisanda toparlamak istiyorum kendimi. Elbette iyilik perisi gelmeyecek ve çevremdeki insanlara sihirli değneğini değdirmeyecek ama ben akışına terk edeceğim olan biteni geçmiş kırk yılda yaptığım gibi. 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş