Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

İçimdeki İsyan

Yazar: Gülcan Altun

Toplam okunma: 1184

guleycane@gmail.com

33. Sayı Kasım 2016

 

Hayatı bana göre baş döndürücü bir hızla yaşayan, birçok kimliği kendinde birleştirebilen ve tüm bu kimliklere zaman bulabilen kimselere hayranım. Mesela Elif, mesela Deniz. Bizim derginin editörlüğünü yapıyorlar. Yazar olarak müthiş nitelikli yazılar ortaya koyuyorlar, evliler ve dolayısıyla ev kadını olmak kimliğinin ve bununla birlikte bir evin yükümlülüğünün de hakkını veriyorlardır eminim. Doktora yapıyorlar ve bunun onlara yüklediği derstir, tezdir, okumaktır, araştırmaktır vs bir sürü şey var diye tahmin ediyorum. Bunun yanı sıra bulundukları üniversitelerde derslere de giriyorlar diye biliyorum okutman olarak. Tüm bunlardan başka engellilikle ilgili birtakım organizasyonlara da zaman ayırıyorlar.

Ben zamanı kullanmayı mı bilmiyorum? Rahatıma çok mu düşkünüm? Ya da ne bileyim fazla mı ağır aksak çalışıyorum nedir? Hiçbir şeye yetişemiyorum. Raporlu ve evde olduğum halde ne bir kitap okuyor, ne bir film izliyorum. Bırakın onları doğru dürüst bir makale ya da haber bile okumuyorum. Hatta bu ayın sayısına yazı bile yazamadım. Bu nedenle bir süre önce yazdığım ve o zaman bir köşeye attığım yazımı sunuyorum sizlere.

Yaşamım boyunca özendiğim insanlar olmuştur benim. Hele hele şimdilerde zehir gibi aktif genç arkadaşları görünce çok özeniyorum. Özellikle bu dergideki arkadaşların yazdıkları kimi yazıları okuyunca ya bağımsız hareketim olmadığı için benim yaşam deneyimimin onlara nazaran çok daha az olması sebebiyle onlar kadar sağlam temellere dayanan yazılar çıkartamıyorum diye düşünüyorum ya da yaşadığım veya gözlemlediğim olayları onlar kadar iyi değerlendirip yazıya dökemediğimi net bir şekilde görüyorum.

Neyse diyeceğim; bugün yaşadığım bir olay beni dumur etti tabiri caizse.

Daha önce karşılaşmadığım bir tavırdı bu benim ve geçmiş sayılarda kimi yazar arkadaşların veya çevremdeki körlerden duyduğum türden bir hikâye olmasına karşın ne yapacağımı bilemedim.

Öğle yemeği sonrası işyerime geldim ve henüz masama oturdum ki yanımdaki bilgi işlem odasından çok eskilerden tanıdığım, benim çocukluğumu, gözlerimi kaybetme sürecimi bilen, annemle babamın iş arkadaşı bir amca çıkıverdi.

Gerçi ben kendisini sesinden çıkartamadım. Çünkü sanırım gırtlakla ilgili bir rahatsızlığı var ve sesi benim onu tanıdığım zamanlara nazaran hayli değişmiş ve sesi hırıltıyla perdelenmiş. Ancak adını söylediğinde onu hatırladım.

Adını öğrenince hemen ayağa kalktım. El sıkıştık. Hal hatır sorma faslı geçti. Annem ve babam üzerine çok kısa bir sohbet derken tüm bunlar aramızda birkaç dakikalık bir hasbihâl geliştirdi sadece.

Tam bu esnada gelen çaycıdan kendime ve amcaya birer çay istedim. Bilgi İşlem'deki abi bizim amcaya çayı söylemiş. Bu sebeple benim yanımda çay almadı ama çaycı benim çayımı onun yanında masama bıraktı.

Bir anda amcanın şeker kabını yırttığını duydum ama safım ya anlam veremedim. Daha önce hiç böyle bir olayla karşılaşmadım ki bileyim?

Amcanın şekerini attım demesiyle dumur oldum. Ne diyeceğimi bilemedim. Ağzımdan gayri ihtiyari, yarım ağız bir "sağ ol" çıkıverdi istemsizce.

İyi de ben çayıma hiç şeker atmam ki. Çünkü ben çayı şekersiz içerim.

E be amca dedim içimden. Hiç değilse bir sormak nezaketini gösterseydin. Daha önce çayıma şeker atmak isteyenler oldu ama hiçbiri bu kadar fütursuz değildi. Sorarlardı ve ben de şekersiz içtiğimi söyleyince bırakırlardı.

Peki, başka bir tepki veremez miydim? Yaşadığım olayları toplumun bize dayattıklarını fazlasıyla içselleştirdiğim için bir engelli gözüyle algılayamıyor muyum artık acaba?

Üstelik titizliği takıntı haline getirmiş, bu nedenle psikiyatr doktorun verdiği ilacın bile kar etmediği biriyim ben.

Yani amcanın bu tavrı hiç de üzerine vazife değilken, bana dair hiçbir şey bilmezken böyle bir davranışı kendinde hak görmesi ayrı dava. Bir de içimi kaldırdı. Af edersiniz ama ben ne bileyim amcanın bu olaydan az önce tuvalete gitmediğini, bir de ellerini yıkamak zahmetinde bulunmadığını. Kim sana veriyor benim şekerimin kâğıdını açıp içine atma hakkını. Iyhhh!

Sonuç; ben o çayı içemedim. Çaycıdan yeni çay istedim. Bu olayda yaşamımda bir ilk olarak kayıtlara geçti. Dilerim bir daha ikincisini yaşamam. Yaşasam bile uyanık olup erken müdahale edip nezaketi bir kenara atıp haddini bildirebilirim insanlara. Yani demem o ki isyanımı içimden söküp dilime oturtabilirim. Yoksa ödeyeceğim çay paraları iki katına çıkacaktır. Yaşattığı psikolojik kabullenmezlik boğuntusu da cabası.

 

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş