Ana içeriğe git Paylaşıma git

Açık turkuaz zemin üzerinde avucunda dünya küresini tutan koyu turkuaz renkli bir el var. Dünyanın üzerinde yalnızca siyahla çizilmiş paralel ve meridyenler bulunuyor. Altta büyük harflerle ve yine koyu turkuaz renkte EEEH yazıyor. İlk E harfinin içinde eşit, ikinci E harfinin içinde engelsiz, üçüncü E harfinde erişilebilir ve H harfinin içinde hayat yazıyor. Sözcükler beyazla yazılmış.

İflah Olmaz Egoizm

Yazar: Burak Sarı

Toplam okunma: 1671

burakburaksari@gmail.com

Mayıs 2016

 

Bizim toplumun en belirgin özelliklerinden birisi, iflah olmaz egoizmi desek haksızlık etmemiş oluruz sanırım. Kendimizden başkasını düşünmeyiz. Hele karşımızdaki diş geçirebildiğimiz birisiyse vay haline. Onun haklarını bir güzel gasp ettikten sonra, onu sağlamca bir hırpalarız. Bütün dünya bizimdir nasıl olsa. Yaşam alanlarımızı ortak kullanmamız, rahatımızı bozmamız gerektiği anlamına gelmez. Önemli olan bizim ihtiyaçlarımızdır son tahlilde. Hatta ihtiyaçtan öte, rahatımızdır. Kaldırımları gasp eder, ağaçları keser, başkalarının yaşam hakkına dahi saygı göstermeyiz. İtiraz eden olursa, “hainliği cezasız bırakmayız” toplum olarak. Nasıl olsa mağdurun dişi bize geçmeyecektir. Haklı olmasak da, güçlü olmanın kudretiyle kuşanmışızdır. Biz kaba gücü ve utanmazlığı kuşandıkça, mağdur olanı her zaman suçlu çıkarmayı başarabiliriz. Çünkü, biat kültürü ve güce tapmak, toplumsal ilişki tarzımızdır. Tabii ki, diş geçiremediğimiz insanlar için bu kurt kanunları geçerli değildir. Bizden daha güçlü birisi tarafından mağdur edildiysek, özür dilemenin erdem olduğunu hatırlayıveririz birden. “Çığırtkanlık yapıp huzur kaçırmaya gerek yok değil mi?” Koşulsuz teslimiyette, devamlılık esastır sonuçta. Yani kendi çıkarlarımızdan kutsal bir şey yok derken, bizden daha güçlü ve çığırtkan olanların çıkarlarından sonra demek istedik.

“Ayıp ettin hoca, hani kendimizden başkasını düşünmüyorduk? Bak düşündüklerimiz varmış, niye yalan söylüyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Yalan söylemiyorum hayır. Biat kültürünün yönlendirdiği insanlarda, güçlü olanın egemenliği tartışılmaz bile. Onun efendiliği baştan kabullenilmiş ve aslan payı ona ayrılmıştır. Bunun aksi düşünülmez. Bu nedenle, bizden zayıf olanlara karşı kuracağımız egemenlikle başlarız düşünmeye.

“Of ya, yine başladın edebiyat parçalamaya, edebiyat falan boş iş demedik mi? Ya adam gibi anlat derdini, ya da sus şu güzelim Mayıs gününde, kafa ütüleme.” gibi cümleler kulağımı çınlatmaya başladı. Neyse o zaman, uzatmadan örneklerle anlatayım. Fakat: yukarıda saydığım nedenlere bağlı olarak, doğanın da dengesini bozduğumuz için Mayıs’ın Ocak ayına döndüğünü de belirtmeden edemeyeceğim.

Güce tapmanın dayanılmaz hafifliği. Bir iş çıkışı bindiğim otobüse, bir öğrenci bindi. Pasosunu evde unutmuş. Amirine karşı kıldan ince, yolcusuna karşı kılıçtan keskin kaptan, genç kadını dakikada 1000 kelimeden oluşan bir azar salvosuyla karşıladı. Kartında başka hakkı olmayan öğrenciyi indirmeye çalışıyordu. Öyle ya, kaptanımızı yormamak gerekir. Bir amca, kızı yaşındaki öğrenciye ağzına geleni saymaya başladı. Kendisini ilgilendiren bir durum olmasa da, görevin olmadığı yerde, vazifeyi görev edinmek lazım. “Bak baban yaşındaki adama karşılık veriyorsun, terbiyesiz, bir de bayan olacaksın.” Amca haksız mı şimdi? Hem pasosu yok, hem küçücük boyuyla kafa tutuyor, hem de bayan olduğu halde utanmadan karşılık veriyor. Bu örneği alıntılama nedenimiz, amcanın zırvaları değil. Birkaç kişi haricinde tüm yolcuların amcanın familyasından olması. Haklı olanın değil güçlü görünenin borusunun ötmesi.

Gelelim bu yazının yazılma nedenini oluşturan örneğe. Tüm körlerin sıklıkla yaşadığı bir olay aslında. Otopark parası ödemek istemeyen, iki sokak öteye park etmeye üşenen, hatta kaldırımları otoparka dönüştüren bir toplumda yaşıyoruz. Körler, topallar ve çocuklu kadınlar, araç yolundan yürümek yerine normal olanı seçip kaldırımdan yürüme hakkını kullanmak isteyen insanlar var. Dizginsiz görgüsüzlüğün, yağmacılığın ve sokak mafyacılığının kurbanı oluyorlar. Bu utanmazlığın en büyük mağdurları biz oluyoruz. İşgal edilmiş kaldırımlardan yürümeye çalışmak, yola inmek zorunda kalmak, kaldırımda ilerleyen bir araç tarafından ezilme tehlikesi yaşamak gibi sorunlarla yüz yüze kalıyoruz. Duruma tepki gösterdiğimizde, aptal alaycı sözlerin muhatabı oluyoruz. Ya da bir kavganın içerisinde buluyoruz kendimizi. Utanmazca yaptıkları saygısızlığı savunuyorlar ve olayı izleyenlerin yarısından fazlasının desteğini alıyorlar. Hele bir de, arabaya çarpmayın diye kolunuzdan tutup yönlendirmişse sizi, dünyanın en iyi insanı olup çıkıyor. Böylesi olaylardan her körün başına günde en az bir tane geliyor. Herkesin talihine düşenlerden bir tanesi ise gazetelere haber oldu. Her yeri kendisine iş alanı sanan ve fırsat bulsa kendi evini bile otopark yapacak kadar işine bağlı birisi, iş yerini genişleterek kaldırımı da otoparka katmış. Sürekli aynı kaldırımı kullanan bir kör, bu durumu kabul etmemiş haklı olarak. Daha önce ki uyarılar da kar etmeyince, yaratıcı bir eylem tarzı bulmuş arkadaş. Otoparkın kapısına durup, arabaların çıkışını engellemeye başlamış. Öyle ya sen benim yoluma taş koyarsan, ben de senin işine taş koyarım. Bundan doğal ne var? Durumu gören insanlar, körün haklılığını anlatmaya çalışmış.  Dedim ama inanmayın. “Haklı olsan bile böyle yapamazsın”  diyerek otoparkçının askerleri olduklarını haykırmaya başlamışlar. “Bu körler de haddini bilsin canııım. Hem sahipsiz sokağa çıkıyorlar, hem körlüklerine bakmadan hak arıyorlar, hem de toplumun hassasiyetini kötüye kullanıyorlar.” Bu olay sırasında ufak bir tartaklanma olayı da gerçekleşmiş. Vatandaş hassasiyeti olur da, resmi hassasiyet olmaz mı? Kaldırım işgalinden, otoparkçıya ceza kesilmiş. Yok aslında, öyle olmamış. Her şey olması gerektiği gibi olacak değil ya, ceza köre kesilmiş. Kör gözüne bakmadan oto parkın işleyişine zarar vermiş. İşte sıradanlaşan olayı gazete sayfalarına düşüren tutum da bu.

Ben öncelikle bu eylem tarzını uygulamaya koyan arkadaşı tebrik ediyorum. Yaşam alanlarımızı kimsenin gasp etmesine izin vermememiz gerekiyor. Belki bu tarz bir protestoyu bir kişi yapınca marjinal sayılır. Ama herkes yaparsa, güçlü bir itirazı simgeleyebilir. Eğer güce tapılıyorsa, güçlü görünenin değil, haklı olanın ve hakkını savunanın güçlü olduğunu kanıtlamalıyız. Kaldırım işgallerine karşı bulunduğumuz yerden ayrılmayarak, engel olan cismin üzerine durumu protesto eden stikırlar yapıştırarak tepki gösterebiliriz. Daha yaratıcı protesto tarzları da geliştirilebilir. Önemli olan, bunları birkaç kişinin değil, mağdur olan insanların çoğunun uygulamasıdır. Unutmayalım ki, bu toplumu biz oluşturuyoruz. Şikayet ettiğimiz şeylerin çoğunun nedeni de biziz doğal olarak. Öyleyse, değiştirecek olan da biziz. Yani her şey bizde başlayıp bizde bitiyor. Yapacağız, başaracağız.

burakburaksari@gmail.com Mayıs 2016 Bizim toplumun en belirgin özelliklerinden birisi, iflah olmaz egoizmi desek haksızlık etmemiş oluruz sanırım. Kendimizden başkasını düşünmeyiz. Hele karşımızdaki diş geçirebildiğimiz birisiyse vay haline. Onun haklarını bir güzel gasp ettikten sonra, onu sağlamca bir hırpalarız. Bütün dünya bizimdir nasıl olsa. Yaşam alanlarımızı ortak kullanmamız, rahatımızı bozmamız gerektiği anlamına gelmez. Önemli olan bizim ihtiyaçlarımızdır son tahlilde. Hatta ihtiyaçtan öte, rahatımızdır. Kaldırımları gasp eder, ağaçları keser, başkalarının yaşam hakkına dahi saygı göstermeyiz. İtiraz eden olursa, “hainliği cezasız bırakmayız” toplum olarak. Nasıl olsa mağdurun dişi bize geçmeyecektir. Haklı olmasak da, güçlü olmanın kudretiyle kuşanmışızdır. Biz kaba gücü ve utanmazlığı kuşandıkça, mağdur olanı her zaman suçlu çıkarmayı başarabiliriz. Çünkü, biat kültürü ve güce tapmak, toplumsal ilişki tarzımızdır. Tabii ki, diş geçiremediğimiz insanlar için bu kurt kanunları geçerli değildir. Bizden daha güçlü birisi tarafından mağdur edildiysek, özür dilemenin erdem olduğunu hatırlayıveririz birden. “Çığırtkanlık yapıp huzur kaçırmaya gerek yok değil mi?” Koşulsuz teslimiyette, devamlılık esastır sonuçta. Yani kendi çıkarlarımızdan kutsal bir şey yok derken, bizden daha güçlü ve çığırtkan olanların çıkarlarından sonra demek istedik. “Ayıp ettin hoca, hani kendimizden başkasını düşünmüyorduk? Bak düşündüklerimiz varmış, niye yalan söylüyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Yalan söylemiyorum hayır. Biat kültürünün yönlendirdiği insanlarda, güçlü olanın egemenliği tartışılmaz bile. Onun efendiliği baştan kabullenilmiş ve aslan payı ona ayrılmıştır. Bunun aksi düşünülmez. Bu nedenle, bizden zayıf olanlara karşı kuracağımız egemenlikle başlarız düşünmeye. “Of ya, yine başladın edebiyat parçalamaya, edebiyat falan boş iş demedik mi? Ya adam gibi anlat derdini, ya da sus şu güzelim Mayıs gününde, kafa ütüleme.” gibi cümleler kulağımı çınlatmaya başladı. Neyse o zaman, uzatmadan örneklerle anlatayım. Fakat: yukarıda saydığım nedenlere bağlı olarak, doğanın da dengesini bozduğumuz için Mayıs’ın Ocak ayına döndüğünü de belirtmeden edemeyeceğim. Güce tapmanın dayanılmaz hafifliği. Bir iş çıkışı bindiğim otobüse, bir öğrenci bindi. Pasosunu evde unutmuş. Amirine karşı kıldan ince, yolcusuna karşı kılıçtan keskin kaptan, genç kadını dakikada 1000 kelimeden oluşan bir azar salvosuyla karşıladı. Kartında başka hakkı olmayan öğrenciyi indirmeye çalışıyordu. Öyle ya, kaptanımızı yormamak gerekir. Bir amca, kızı yaşındaki öğrenciye ağzına geleni saymaya başladı. Kendisini ilgilendiren bir durum olmasa da, görevin olmadığı yerde, vazifeyi görev edinmek lazım. “Bak baban yaşındaki adama karşılık veriyorsun, terbiyesiz, bir de bayan olacaksın.” Amca haksız mı şimdi? Hem pasosu yok, hem küçücük boyuyla kafa tutuyor, hem de bayan olduğu halde utanmadan karşılık veriyor. Bu örneği alıntılama nedenimiz, amcanın zırvaları değil. Birkaç kişi haricinde tüm yolcuların amcanın familyasından olması. Haklı olanın değil güçlü görünenin borusunun ötmesi. Gelelim bu yazının yazılma nedenini oluşturan örneğe. Tüm körlerin sıklıkla yaşadığı bir olay aslında. Otopark parası ödemek istemeyen, iki sokak öteye park etmeye üşenen, hatta kaldırımları otoparka dönüştüren bir toplumda yaşıyoruz. Körler, topallar ve çocuklu kadınlar, araç yolundan yürümek yerine normal olanı seçip kaldırımdan yürüme hakkını kullanmak isteyen insanlar var. Dizginsiz görgüsüzlüğün, yağmacılığın ve sokak mafyacılığının kurbanı oluyorlar. Bu utanmazlığın en büyük mağdurları biz oluyoruz. İşgal edilmiş kaldırımlardan yürümeye çalışmak, yola inmek zorunda kalmak, kaldırımda ilerleyen bir araç tarafından ezilme tehlikesi yaşamak gibi sorunlarla yüz yüze kalıyoruz. Duruma tepki gösterdiğimizde, aptal alaycı sözlerin muhatabı oluyoruz. Ya da bir kavganın içerisinde buluyoruz kendimizi. Utanmazca yaptıkları saygısızlığı savunuyorlar ve olayı izleyenlerin yarısından fazlasının desteğini alıyorlar. Hele bir de, arabaya çarpmayın diye kolunuzdan tutup yönlendirmişse sizi, dünyanın en iyi insanı olup çıkıyor. Böylesi olaylardan her körün başına günde en az bir tane geliyor. Herkesin talihine düşenlerden bir tanesi ise gazetelere haber oldu. Her yeri kendisine iş alanı sanan ve fırsat bulsa kendi evini bile otopark yapacak kadar işine bağlı birisi, iş yerini genişleterek kaldırımı da otoparka katmış. Sürekli aynı kaldırımı kullanan bir kör, bu durumu kabul etmemiş haklı olarak. Daha önce ki uyarılar da kar etmeyince, yaratıcı bir eylem tarzı bulmuş arkadaş. Otoparkın kapısına durup, arabaların çıkışını engellemeye başlamış. Öyle ya sen benim yoluma taş koyarsan, ben de senin işine taş koyarım. Bundan doğal ne var? Durumu gören insanlar, körün haklılığını anlatmaya çalışmış. Dedim ama inanmayın. “Haklı olsan bile böyle yapamazsın” diyerek otoparkçının askerleri olduklarını haykırmaya başlamışlar. “Bu körler de haddini bilsin canııım. Hem sahipsiz sokağa çıkıyorlar, hem körlüklerine bakmadan hak arıyorlar, hem de toplumun hassasiyetini kötüye kullanıyorlar.” Bu olay sırasında ufak bir tartaklanma olayı da gerçekleşmiş. Vatandaş hassasiyeti olur da, resmi hassasiyet olmaz mı? Kaldırım işgalinden, otoparkçıya ceza kesilmiş. Yok aslında, öyle olmamış. Her şey olması gerektiği gibi olacak değil ya, ceza köre kesilmiş. Kör gözüne bakmadan oto parkın işleyişine zarar vermiş. İşte sıradanlaşan olayı gazete sayfalarına düşüren tutum da bu. Ben öncelikle bu eylem tarzını uygulamaya koyan arkadaşı tebrik ediyorum. Yaşam alanlarımızı kimsenin gasp etmesine izin vermememiz gerekiyor. Belki bu tarz bir protestoyu bir kişi yapınca marjinal sayılır. Ama herkes yaparsa, güçlü bir itirazı simgeleyebilir. Eğer güce tapılıyorsa, güçlü görünenin değil, haklı olanın ve hakkını savunanın güçlü olduğunu kanıtlamalıyız. Kaldırım işgallerine karşı bulunduğumuz yerden ayrılmayarak, engel olan cismin üzerine durumu protesto eden stikırlar yapıştırarak tepki gösterebiliriz. Daha yaratıcı protesto tarzları da geliştirilebilir. Önemli olan, bunları birkaç kişinin değil, mağdur olan insanların çoğunun uygulamasıdır. Unutmayalım ki, bu toplumu biz oluşturuyoruz. Şikayet ettiğimiz şeylerin çoğunun nedeni de biziz doğal olarak. Öyleyse, değiştirecek olan da biziz. Yani her şey bizde başlayıp bizde bitiyor. Yapacağız, başaracağız.

Yazarın eski yazıları

Paylaş

Facebook'ta paylaş
Google+'da paylaş