Yazılarda Ara

Meral Sözen

Meral Sözen Hakkında

E-posta Adresi:

1983 İstanbul doğumlu yazar, 2006’da İstanbul Üniversitesi’ndeki Felsefe eğitimini tamamladı ve şu an Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim görmekte.
Yazarımız, disiplinlerarası çalışmalarla ilgilenmekte, farklı alanları birbiriyle ilişkilendirmekten haz duymaktadır.
Yazara,
meralsozen1@gmail.com
e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.

Meral Sözen Tarafından Yazılan Yazılar


Sevdikleriniz sizden başka birisi olmanızı istese ne yaparsınız? “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, tam olarak kendiniz değil de bir başkası olmanız istense, onların arzu ettiği o, “başkası” olduğunuzda sizi çok sevdiklerini ve seveceklerini söyleseler, ancak kendiniz olduğunuzda onların çok üzüldüklerini görseniz… Tepkiniz ne olurdu?   


Eğer siz bir romandaki onca hadiseyi, yalnızca bir adamın sakat oluşu temeline dayandırırsanız; ben de o temeli çekip alırım.

 

***

 

Sağlamcılığın, sözde entelektüel çevrelerde dahi, nasıl kanıksandığının ve pekiştirildiğinin ibretlik bir örneğini sunacağım bu ay.


Kasvetli bir devlet dairesi... Floresanlar altındaki odada cansız bir varoluş sürüp gidiyor. Dışarıda gündüz mü gece mi, mevsim yaz mı kış mı belli değil. Masalardan birinde sıradan bir memur... Yüzünün ayrıntıları yok; saçı traşlı, gömleğinin beyaz yakası boğazını sıkıyor. Önünde bir bilgisayar; sayfayı açması beş dakikasını, imleci alt satıra indirmesi birkaç dakikasını alıyor. Kendisini böyle bir sahnede dışarıdan görmek hoşuna gitmiyor. Boğulacak gibi hissediyor kendini. Derin bir nefes almak istiyor. Odanın, sıcak, nemli ve pis kokulu havasını içine çekiyor.


Adam, evden çıkmadan önce son hazırlıklarını yaptı. Telefonunda birkaç konumu işaretledi, şarjını kontrol etti. Kapıdan çıkarken trafik durumuna baktı, neredeyse geç kalacaktı. Asansör yine mi bozuktu? Beyaz bastonunu açıp merdivenlerden hızlı hızlı indi. Sokağın köşesindeki kahveciye uğramadan gitmek istemiyordu. Dükkâna girdi, sevgilisinin çok sevdiği minik çikolatalardan alıp montunun cebine koydu. Onun böyle küçük şeylerden duyduğu sevincin coşkusu, adama da tarifsiz bir mutluluk veriyordu. 


Engellilik konusunda muazzam bir cehalet hüküm sürüyor dostlar. Birçok konuda öyle olduğu söylenebilir belki ama hayır! Gerçekten öyle değil. Boğazına kadar ahmaklığa batmış yığınlardan bahsetmiyorum ben; entelektüel olma iddiasında olan veya öyle görülen kimselerden bahsediyorum.


Yüksek müsadelerinizle öfkeliyim dostlar. Diyeceksiniz ki "Niye?" Bir grup da diyecek ki: "Yine mi?"
Konu da bu zaten; karşılaştığımız ayrımcı veya mikrosaldırgan davranışlar karşısında nasıl bir tavır takınmalıyız?


Sabah erken kalkmak için güzel bir neden; yolculuk...

EGED'in düzenlediği, Türkiye'de ilk kez ulusal düzeyde gerçekleşen, Görme Engelli Öğretmenlerin Sorunları ve Çözüm Önerileri Çalıştayı'na katılmak üzere Ankara'ya gidiyorum. Bu çok önemli projenin bir katılımcısı olmanın yanısıra beni heyecanlandıran bir şey daha var: Daha önce tek başıma uçak yolculuğu yapmış olsam da otobüsle şehirlerarası yapacağım ilk yolculuk bu.


 

Bu yazı; ekran okuyucu kullananlara doğrudan, ekran okuyucu kullanan biriyle yazışma yapanlara dolaylı olarak hitap ediyor. Ve elbette bir de entelektüel merakları olanlara...

Başta kendimde olmak üzere ekran okuyucu kullananların çoğunda gözlemlediğim bir durum var: Aşırı ve gereksiz virgül kullanımı. Bunun sebebi noktalama işaretleriyle oluşturmaya çalıştığımız vurgu ve yarattığımız ritim.


Yoldaşlarım! Uzun zamandır zihnimi meşgul eden, doğrudan konuya girmek suretiyle sizlerle paylaşmak istediğim bir konu var. Genelde iyi okuyor, iyi konuşuyoruz; fakat ne kadar iyi yazıyoruz? Yazım ve dilbilgisi kurallarına uygun yazmanın sağlıklı bir iletişim için temel öneminin ve gerekliliğinin ötesinde bir şeylerden bahsetmek istiyorum. Yazdığımız şey ister kısa ister uzun olsun, ister edebi bir metin isterse serbest bir fikir yazısı olsun, ister bir ders ödevi isterse de tek cümlelik samimi ve özel bir mesaj olsun bizim hakkımızda karşı tarafa bir bilgi ve bir imaj verir.


Kasvetli bir devlet dairesi... Floresanlar altındaki odada cansız bir varoluş sürüp gidiyor. Dışarıda gündüz mü gece mi, mevsim yaz mı kış mı belli değil. Masalardan birinde sıradan bir memur... Yüzünün ayrıntıları yok; saçı traşlı, gömleğinin beyaz yakası boğazını sıkıyor. Önünde bir bilgisayar; sayfayı açması beş dakikasını, imleci alt satıra indirmesi birkaç dakikasını alıyor. Kendisini böyle bir sahnede dışarıdan görmek hoşuna gitmiyor. Boğulacak gibi hissediyor kendini. Derin bir nefes almak istiyor. Odanın, sıcak, nemli ve pis kokulu havasını içine çekiyor.


Geçen sabah Twitter'da paylaşılmış bir videoya denk geldim. Engelli arkadaşının çözülen ayakkabı bağını bağlayan bir çocuktan bahsediliyordu. Bu kısa videoda olup bitenler üzerine, sosyal medyada yapılan yorumlara baktığımda içimi vıcık vıcık bir his kapladı. Sonra videonun bir betimlemesini aldım; içimdeki o tiksinti hissi bariz bir mide bulantısına dönüştü.


Açılın! Mutluluğun resmini çizmeye geldim.

Geçen ay beşincisi gerçekleşen "Beyaz Baston ve Erişilebilirlik Festivali"nin ardından, tamamen kendi kişisel izlenimlerimi ve öznel değerlendirmelerimi anlatmaya karar verdim. Bu, tanıtıcı bir yazı olmayacak; ister istemez pek çok şey eksik kalacak. Fazlasını isteyenler için, "Keşke gelseydiniz" demekle yetineceğim.


Algılamamı kolaylaştırmak amacıyla benimle daha yüksek sesle konuşanlar
Benim için çok üzülenler
Canımın ne istediğine benim yerime karar verenler
Çocuğumu benden çok düşünenler
Diğer engellilerden farklı olduğumu söyleyenler
"Engelli" ifadesini kullanmaktan kaçınanlar, ille de gerekirse kısık sesle söyleyenler
Fiziğimin güzelliğini alakasızca belirtenler
Güvenliğim konusunda sürekli endişe edenler
Her işi benim yerime yapmak isteyenler
Hiç çekinmeden dokunan samimi insanlar


Yıllar önce, sivilceli, gözlüklü ve ukala bir ergendim. Okuldan eve dönerken kaldırımı ortalamış bir elektrik direğine çarptım; ince bir direkti. Nasıl da ortalamıştım, tam on ikiden alnımı gömmüştüm direğe. Metal direkten "çınnnn" diye bir ses çıkmıştı. Değişik bir histi. Hızlı hızlı yürürken birden sert bir cisim tarafından durduruluyorsunuz. İlk birkaç saniye şaşkınlık... Sonra olanı anlama ve anlamlandırma. Ardından da belli belirsiz bir acı.


Derdi yok turizmden herkese selam. Evet, derdim yok. Ben de şaşkınım. Günlerdir dergimizin bu ayki sayısında hangi konudan bahsetsem diye düşünüp duruyorum. Plajda konusuzum resmen.


Bazen tersi olur, ama mutlaka olur.

Genelde sıkılırım ilgi odağı olmaktan, abartılı tepkiler verilmesinden, neler yapabileceğimi anlatmaya çalışmaktan ve yorulurum işime karışılmamasını kibarca istemeye çalışmaktan. Son zamanlarda, "Anlamama" prensibine tersinden itaat etmeye karar vermiş bir grup insan bana küçük sürprizler yapıyor.


Mayıs ayı gelmiş, hiç söylemiyorsunuz sevgili okurlar.

Bana da bir arkadaşım haber verdi: "Yaz gelmiş" dedi heyecanlı bir sesle.

"Yaz mı?" dedim anlam veremez bir tonda.

"Resmen yaz" dedi, "Evet resmen, noter gelse, 'Evet bu bir yaz günüdür' der ve onaylar" ve ekledi hemen: "Çıkalım dolaşalım biraz?"

"Yo dostum" dedim ilk tepki olarak, "Hazır değilim."

Kim çıkacak şimdi dışarı? Kim hazırlanacak? Kim bu sıcakta toplu taşıma aracına binecek de, kim yürüyecek?

Cevap veriyorum: Ben.


Algılamamı kolaylaştırmak amacıyla benimle daha yüksek sesle konuşanlar
Benim için çok üzülenler
Canımın ne istediğine benim yerime karar verenler
Çocuğumu benden çok düşünenler
Diğer engellilerden farklı olduğumu söyleyenler
"Engelli" ifadesini kullanmaktan kaçınanlar, ille de gerekirse kısık sesle söyleyenler
Fiziğimin güzelliğini alakasızca belirtenler
Güvenliğim konusunda sürekli endişe edenler
Her işi benim yerime yapmak isteyenler
Hiç çekinmeden dokunan samimi insanlar