Yazılarda Ara

Burak Sarı

Burak Sarı Hakkında

E-posta Adresi:

1986 yılında Ankara’da doğmuştur. Profesyonel öğrencilik yaşamına Anadolu üniversitesi felsefe bölümünde devam etmektedir.  
Engelsiz Erişim Grubu’nun Ankara temsilciliğini yapmıştır. Müzikle yakından ilgilenmektedir. Bir dönem Grup Tepetaklak’ta bağlamacı olarak görev almıştır. farklı grup ve sanatçıların çalışmalarına bağlama, gitar, ney, flüt  gibi enstrümanlarla katkı sunmuştur. Müzikal çalışmalarına Grup Devinimde devam etmektedir. Edebiyatla,  sanat sepet işleriyle haşır neşir olmak ve tembellik hakkını sonuna kadar  kullanmak en büyük keyiflerindendir. Halen Engelsiz Erişim Derneği ve değişik platformlarda faaliyetlerine devam etmektedir.

Yazara,
buraksari2014@gmail.com
e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.

Burak Sarı, Meral Sözen Tarafından Yazılan Yazılar


Kasvetli bir devlet dairesi... Floresanlar altındaki odada cansız bir varoluş sürüp gidiyor. Dışarıda gündüz mü gece mi, mevsim yaz mı kış mı belli değil. Masalardan birinde sıradan bir memur... Yüzünün ayrıntıları yok; saçı traşlı, gömleğinin beyaz yakası boğazını sıkıyor. Önünde bir bilgisayar; sayfayı açması beş dakikasını, imleci alt satıra indirmesi birkaç dakikasını alıyor. Kendisini böyle bir sahnede dışarıdan görmek hoşuna gitmiyor. Boğulacak gibi hissediyor kendini. Derin bir nefes almak istiyor. Odanın, sıcak, nemli ve pis kokulu havasını içine çekiyor.


Kökünden devrilmiş bir ağaç. Çocuğunun gözü önünde vahşice katledilen bir kadın ve onun hafızamızdan silinmeyecek son çığlığı. Kıyıya vuran bebek bedeni. Çöp arabasının ezdiği geri dönüşüm işçisi engelli birey. Kahroluyoruz, öfkeleniyoruz, tweet atıyor, belki sokağa çıkıyoruz ve günlük rutinimize dönüyoruz. Ne güzel insanlarız değil mi? Ne kadar duyarlıyız. Tepki göstermediğimiz hiçbir şey yok. Kendimizle ne kadar gurur duysak azdır öyle mi? Sıkı durun. Altın soruyu soruyorum: bu kadar duyarlı ve bilinçli bir toplumda neden aynı olaylar kronikleşiyor? Gelin, sokulun şöyle yamacıma.


Bir şey geziniyor bedenimde. Serin ve ürpertici. Parmak uçlarımdan tüm vücuduma yayılıyor. Nazik ama inatçı. Tüm gözeneklerimi yalıyor. Tepeden tırnağa hazza beleniyorum. Merak, korku ve heyecan. Anlamaya çalışıyorum. Hayır, hiç bir şeyi algılayamıyorum. Bir ses, ilerliyor kulaklarımdan zihnimin derinliklerine. Muhteşem bir senfoni. Hiç duymamışım daha önce. Çıldırtıcı. Rüzgârın cezbedici sesi. Kuşlar akıyor kulaklarıma. En güzel ötüşleriyle kur yapıyorlar sevdiceklerine. Çölde bir damla suyun dilime değmesi gibi hissediyorum sesleri. Sevgilinin yüreğe akan sesi gibi.


Tam bir yıl önce, size yaz şarkıları hediye etmek isterdim diye başlamıştım söze. Özlemlerimi ve yaşamak zorunda kaldıklarımızı sıralamıştım sonra. Bir yıl sulara karışmış. Bir yıl daha tüketmişiz ömrümüzden. Hayat akıp gitmiş.  Akmaya devam ediyor. Önüne gelen her şeyi sürükleyerek yolunda ilerliyor. Özlemlerimiz bile değişiyor, farklılaşıyor. Bizim mücadele etmek zorunda kaldığımız belli saçmalıklar değişmiyor. Hayatın bütün devinimine inat yerinde saymaya devam ediyor. Bütün yaratıcılığımıza, yaşam motivasyonumuza saldırıyor. “Geriye dönmeyi sevmem.” diyor Nazım.


Arıyorum kendimi yabancı duvarlar arasında. İfade edemiyorum. Ben kimim? Bulamıyorum ortak dili. Ortak dilden irin akıyor. Kin, öfke nefret akıyor. Yanlış yerlere püsküren öfke toprağımı zehirliyor. Ekmekten ve aşktan uzak kalabalıklar aynı türküyü söylüyorlar. Kendi dilleriyle başkasının türkülerini. Sırtlarında şakırdayan kırbacın sesinde dans ediyorlar ve ilk fırsatta ellerine geçen kırbacı kendilerinden olanların sırtında şakırdatmaktan keyif alıyorlar. Alışamıyorum. Ben bu topluluktan çok mu farklıyım? Kesinlikle hayır.


Bir iş çıkışı. Her zamanki rutinimde ilerliyorum. Aynı yolları adımlıyor, aynı merdivenlerden iniyor ve her zaman bindiğim vagondan metroya binmeyi planlıyorum. Ama yaşamın akışı tekerrürü imkansız kılıyor. Beynimde hangi şeytan varsa beni başka bir vagona atıyor. İnene kadar farkında bile değilim. İndiğimde, farklı bir noktada olduğumu anlıyorum. Yönümü belirlemeye fırsat bulamadan koluma birisinin asıldığını hissediyorum. “Asansör yeni gitti, bekleyin.” diyor. Asansör kullanmadığımı söylüyorum. “Bekleyin.” diye direniyor. İnatla asansör kullanmak istemediğimi söylüyorum.


Bol demli bir gecenin sabahı… Şiir ve şarkıların tanıklığında kendimi aramaya çıkmış, bilmediğim yollara sapıp kaybolmuşum yine. Kendimi bulduğumu sandığım yere geldiğimde gün ışımaya başlamış, ben de kendi içimdeki savaşımı uyku moduna almaya karar vermiştim. Doğan yeni günün hatırına kendimi dinlendirme, o gün için ciddi hiçbir şeyle ilgilenmeme kararı almıştım. Uzun zaman sonra bir Pazar günü kaçta uyanılıyorsa o saatte uyanmıştım ve uyumadan önce aldığım kararı uygulayacağımı düşünüyordum; uzun bir süre de uyguladım. Ancaaaak şu teknoloji belası yok mu?


Beni çok az tanıyanlar bile bilir. Son cemre toprağa düşende, kış ağır gövdesini toprağın üzerinden kaldırdığında, çiçekler dünyanın en naif eylemini gerçekleştirip boy gösterdiğinde başka bir dünyaya göçerim. Sanki tüm kışı sırtımda taşımışım gibi bir rahatlığa bürünür çiçek açarım. Yüzümde aptal bir gülümseme ve hiçbir şey yapmama hissi bütünleşir şahsımda. Artık temel sloganım “Tembellik hakkı engellenemez“dir. Kapatılma hissine gelemem. Bütün günlerimi bir ağaç altında enstrümanlarımla bütünleşerek geçirsem şikâyet etmem. Ama gerçek öyle mi? Yaşamak için çalışmak gerek.


Kasvetli bir devlet dairesi... Floresanlar altındaki odada cansız bir varoluş sürüp gidiyor. Dışarıda gündüz mü gece mi, mevsim yaz mı kış mı belli değil. Masalardan birinde sıradan bir memur... Yüzünün ayrıntıları yok; saçı traşlı, gömleğinin beyaz yakası boğazını sıkıyor. Önünde bir bilgisayar; sayfayı açması beş dakikasını, imleci alt satıra indirmesi birkaç dakikasını alıyor. Kendisini böyle bir sahnede dışarıdan görmek hoşuna gitmiyor. Boğulacak gibi hissediyor kendini. Derin bir nefes almak istiyor. Odanın, sıcak, nemli ve pis kokulu havasını içine çekiyor.


Bir önceki günden kopyalanıp bugüne yapıştırılmış bir sabahtı. Yarın da böyle olacaktı bir yıl sonra da. Benliğimi bir aşk gibi saran uykuyu zamansız terk etmeye çalışmam, boşluğa savurduğum gereksiz küfürler, kuruluktan taşlaşmış dilimi hayata döndürmek için yerdeki şişeye uzanışım. Her şey bugüne kadar olduğu gibiydi işte. Yabancılaşma mı rutini doğuruyordu rutin mi yabancılaşmayı bilmem ama boktan bir şeyler olduğu kesindi.” Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” haklı tespitine inat, aynı şeyleri çürümüş bir sakız gibi çiğnemeye devam ediyorduk. Çünkü Irmağın yollarına yapay setler… Devamını Oku...


Geç kalma hissinin yarattığı huzursuzlukla ok gibi fırladı yataktan. Zamanı öğrenmek için telefona uzandı. Telefon ekranına yansıyan saate ses verdi ekran okuyucu ve daha kargalar bile uyanmadı der gibi saatin 05:30 olduğunu söyledi.


Günlerdir içi kıpır kıpırdı. Mevsimin tüm çelişkileri, onun içinde yaşanıyordu sanki. Yerinde duramıyor içi içine sığmıyordu. Baharın adını yalanlarcasına soğuyan havalar, onu çok etkilememişti. Güneş bulutların arkasına saklanmamış, göklerdeki tahtından firar edip onun yüreğine konmuştu adeta. Bu eşsiz misafiri yitirmek istemeyen kalbi, bir mengene gibi kavramıştı dev ateş parçasını. Mutlu bir sıcaklık ve sarsıcı bir sıkışma hissediyordu içinde. Güneşin yanında, ılık samyelleri ve Nisan yağmurları da gelmiş, yanan yüreğini serinletip kıpır kıpır yapmışlardı.


Size yaz şarkıları hediye etmek isterdim. Tasasız, sıcacık, cıvıl cıvıl. Olmasın isterdim içerisinde kuşlardan, doğadan aşktan gayrı hiçbir şey. Tamamen silip dünü ve bugünü, yarının mutlu günlerini anlatan şarkılar. Ya da umursamadan hiçbir şeyi, bırakıvermek isterdim kendimi yaşamın doğal akışına. Hiçbiri olmuyor işte. Bilinç denen çıldırtıcı tohum zihnime kök salıp serpilmeye başladığında, kaybetmiştim  Polyanna umarsızlığında  ömrümü tüketme fırsatını. O gün bu gündür, Goethe’nin “Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir” sözünü kanıtlarcasına geçiyor yaşamım.


İçinde yenemediği bir heyecan, salonun içerisinde dönüp duruyordu. Yeni ve denenmemiş bir şey yaptığında hep böyle olurdu. Bütün iradesi devreden çıkar, yüreğinde bir fırtına gibi savrulan heyecan duygusu onu gönlünce sürüklerdi.

Bugün denemek istediği çalışma yıllardır kafasını kurcalıyordu ama bir türlü adım atmaya cesaret edemiyordu. Adeta gökyüzünden saçılmışçasına her yerde uygulanmaya başlanan empati projeleri onun da gündemine girmişti. İşyerinde, toplu taşımada ve buna benzer her yerde.


Günlerdir içi kıpır kıpırdı. Mevsimin tüm çelişkileri, onun içinde yaşanıyordu sanki. Yerinde duramıyor içi içine sığmıyordu. Baharın adını yalanlarcasına soğuyan havalar, onu çok etkilememişti. Güneş bulutların arkasına saklanmamış, göklerdeki tahtından firar edip onun yüreğine konmuştu adeta. Bu eşsiz misafiri yitirmek istemeyen kalbi, bir mengene gibi kavramıştı dev ateş parçasını. Mutlu bir sıcaklık ve sarsıcı bir sıkışma hissediyordu içinde. Güneşin yanında, ılık samyelleri ve Nisan yağmurları da gelmiş, yanan yüreğini serinletip kıpır kıpır yapmışlardı.


Günlerden, doğmamaya direnen bir gündü. Burada günler doğmaya, güneş yüzünü göstermeye nazlanır olmuştu artık. Aslında ne gece güne evrilmekte, ne de güneş doğmakta nazlanıyordu. Her şey kendi doğasınca işliyordu. Sadece, enerji tekellerinin kasası biraz daha şişsin diye, karanlığa sabitlenmişti saatler. Gün ışığına hasret uyanıp karanlığa uyur olmuştu koca ülke. Yarı uykulu bir şekilde sokak kapısına yöneldi. Kapıyı açtığında, sert bir rüzgarla yüzüne çarpan yağmur damlalarının ufak fiskeleri, onu kendine getirmişti.


Yine kendi dünyasına gömülmüş, melodiler ve dizelerin içerisinde kulaç atıyordu. Son zamanlarda güçlü bir sığınak olmuştu bu havuz kendisine. Cehalet, ayrımcılık, sömürü; kısacası tüm pisliklerden oluşan bir bulamacın içinden güç bela atmıştı kendini bu güzelim birikintiye.