Yazılarda Ara

ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ VE ÖRSELENMEK

Ben bu yazıda Özel Öğrenme Güçlüğü’nün tanımı ve çeşitleri üzerine yazmak istemiyorum; bu kitabi bilgilere günümüzde birçok yerden ulaşılabilir. Ancak kitaplarda ve internette yazmayan bir şey var ki bu çocukların örselenmişliği.

Ben yaklaşık 16 yıldır özel gereksinimli çocuklarla çalışmaktayım. Hemen hemen bütün engel grupları ile çalıştım veya tanıştım. Ancak son beş yıldır özellikle Öğrenme Güçlüğü’ne dair tanı almış ya da tanı almamış fakat Öğrenme Güçlüğü özelliklerinden bazılarını taşıyan öğrencilerle yoğun olarak çalışıyorum.

Deneyimlerim ve anılarım üzerinden bu çocukların yaşadığı zorlukları sizlerle paylaşmak istiyorum. Birçoğumuzun hayatta Öğrenme Güçlüğü olan sınıf arkadaşı, komşusu veya akrabası olmuştur. Biraz hafızamı yokladığımda, ben de okul hayatımı gözden geçirdiğimde, şimdi adını koyabildiğim, çocukluğumda öğretmenimin “sınıfın tembeli” diyerek her gün azarladığı, hep heceleyerek okuyan arkadaşımın aslında Öğrenme Güçlüğü olduğunu, bu meslekle tanışınca adlandırdım. Ben kendi hayatıma dair 25 yıl öncesinden örnek verdim ancak içinde bulunduğumuz bilgi çağında bile maalesef benzeri durumların yaşandığını görüyorum.

Ancak bu arkadaşımın Öğrenme Güçlüğü yerine; görme, işitme ya da fiziksel bir engeli olsaydı, öğretmen ona “Neden yürümüyorsun, neden görmüyorsun, neden duymuyorsun?” diye bağırmayacaktı. Ancak görünmeyen ve kabul edilmeyen bir şey vardı ki o da diğer çocuklarla aynı bedensel görüntüye sahip olup da aynı düzeyde okuyamaması ve yazamamasıydı.

Birlikte çalıştığım ve anılarımda tebessümle hatırladığım bir öğrencim, tanıştığımızda ilkokul ikinci sınıftaydı; tanıştık, birlikte oynadık, eğlendik ve “Ne çalışmak istersin?” diye sorduğumda; “Okumayı, yazmayı öğret, arkadaşlarım gibi okuyup yazamadığım için öğretmenim bazı derslerde beni birinci sınıfların yanına gönderiyor, gitmek istemiyorum.” demişti. Şimdi bu çocuk durumunun farkında, öğrenmek de istiyor ancak yanlış giden bir şeyler var; ta ki birinci sınıftan beri yani bu çocuk 1,5 yıldır öğrenme isteği ve öğrenemiyor olmanın mücadelesi ile baş başa kalmış. Bu öğrencim ile çalıştığımız şey, “öğrenmeyi öğrenme” oldu ve okuma yöntemi değişince, kısa sürede değişim gösterdi. Bu durumun öğrencimde yarattığı örselenmişlik ortadan kalktıkça, özgüveni geldi ve çocuk neyi, nasıl öğreneceğini keşfetti.

Bu öğrencim ile yaşadığım, hatırladığımda tebessüm ettiren tatlı bir anımı paylaşmak isterim; okuma-yazma çalışırken “ip” yazmasını istedim. “Öğretmenim, benim kardeşimin adı da ‘ip’ ile başlıyor” dedi. Benim de aklıma ilk “İpek” geldi ama bunu ona söylemedim tabii ki. “Kardeşinin adı ne?” diye sordum. “İprahim” dedi.

Disleksi tanılı bir öğrencim, “Bana, ters okuyorsun diyorlar ama bana göre de onlar ters okuyor.” demişti. Doğrular kime göre, neye göre doğru demek isteyen bu çocuk da bütün çocuklar gibi örselenmeyi hak etmeyen fakat babası tarafından ders çalıştırılırken bir sürü acımasız eleştiri duyan bir çocuk.

“Özel gereksinimli çocuklarla çalışmak, bir ülkeyi keşfetmek gibi.” diye düşünüyorum. Eğer bu çocuklarla doğru iletişim kurar ve doğru yöntemi kullanırsanız; bu çocukların renkli, farklı ve hiç kimsenin bilmediği, keşfedilmemiş sokaklarında keyifle gezersiniz.

Öğrencilerimin okuma-yazma becerileri geliştikçe, sınıfta varlık göstermeye başladıkça, gelip “Ben bugün parmak kaldırdım, soruyu bildim, öğretmenim aferin dedi.” gibi cümleleri kurmaları, bir öğretmen olarak beni ayrıca mutlu eder. Çünkü bu durum aslında birçok çocuk ve aile için küçük ama bizim çocuklarımız için çok kıymetli bir başarıdır. Bir de anlatırken gözlerinin içi parlar ki, o zaman yorgunluk yerine “Daha neler katabilirim?” diye sorarsınız; bu işin tılsımı da budur diye düşünüyorum.

Bu çocuklar genelde normal veya normalin üstünde zekaya sahip olabiliyor. Ancak öğrenme şekilleri, zekâları herkes gibi birbirinden farklı olmasına karşın, ortak bir yönleri var ki o da görünmeyen, görülmeyen, kabul edilmesi zor bir engele sahipler ve ortak duyguları “örselenmek”.

Birçok aile ve öğretmenden duyduğum ve duyacağımı bildiğim cümle; “Hocam ilgilenmiyor, istese yapar, dersi dinlemiyor, kâğıt kesiyor derste, defterini karalıyor vs.” Ben de diyorum ki; “Japoncanız var mı?”. “Yok.” “Peki, sizi Japonca bir seminere soksak; saçınızla, kıyafetinizle oynamadan, sağınıza, solunuza bakmadan kaç gün kaç saat dayanabilirsiniz?” Bu çocuk tahtayı takip edip yazamıyorsa, sınıfta varlık gösteremiyorsa, hele bir de arka sıralarda cam kenarına oturtulmuşsa, öğrencimin söylediği gibi eve gidince “ Bugün bizim okulun yanından amcam geçti, camdan gördüm.“ der.

Bu çocuklar ile doğru yöntem kullanarak çalışıldığında ve çocuğun kendi öğrenme sitilleri, üst bilişsel becerileri desteklendiğinde, ortaya çok güzel sonuçlar çıkıyor. Bu çocukların yetenekleri işin içine katıldığında; okuma, yazma ve öğrenmeyi öğrenme becerileri geliştirildiğinde; daha dik yürüyen, motivasyonu artan, özgüveni artan bireyler ortaya çıkıyor. Bu konuda öğretmenlerin birçoğunun “Ama diğerleri de ister.” demeden “pozitif ayrımcılığı” nasıl yapacaklarını öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu çocukları ön sıraya oturtmak çok daha doğrudur, bunu önerdiğim bazı öğretmenler var ama bazı öğretmenler de “Ben her ay yer değiştiriyorum, arkadaşları da ön sıraya oturmak ister.” diyorsa, uyarlamalara direniyorsa, daha çok yolumuz var demektir. Eğitimde, feda edilecek bir fert bile yoktur. Çocuklarımızın Örselenmeden, potansiyelini ortaya çıkartabilen, mutlu bireyler olmasını canı gönülden diliyorum. Ve bana; “İyi ki bu işi yapıyorum.” dedirten bütün öğrencilerime, öğrenirken öğrettikleri için,  bana yazdıkları mektuplar için, çantama gizlice koydukları kuru yemişler ve fotoğraflar için sonsuz teşekkür ediyorum.


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.