Yazılarda Ara

KÖRLÜK ÜZERİNE OKURUMLA BİR HASBİHAL

Kıymetli okuyucu! Gel seninle körlük üzerine biraz hasbihal edelim. Ben bunu dergiye yazdığım bu yazı vasıtasıyla yapayım; sen yazının altına yorum yaparak, yahut da yukarıdaki e-posta adresine e-posta göndererek yap. Bu konuda anlaştıysak, körlük üzerine düşünmeye başlayabiliriz demektir.

Sence körlük nedir? Bazı insanların karanlıkta yaşaması mıdır? Bir eksiklik, bir kusur mudur yoksa? Ya da insanı bilgeliğe ulaştıran bir basamak mıdır?

Evvela şunu kabul edelim ki burası görmenin iktidar olduğu ve gün geçtikçe bu iktidarını pekiştirdiği bir dünya. Burada her şey evvela göze hitap eder. Denizin mavisi, çimenin yeşili, sevgilinin gül cemali… Hepsi göz içindir. Hatta Türkçemizde iyiyi ifade etmek için kullandığımız “güzel” kelimesi “gözel” kelimesinden türemiştir. Ve Anadolu’nun bazı yörelerinde hala “gözel” şeklinde kullanılır. İşte biz körler bu dünyaya bu dünyanın en çok rağbet ettiği görme duyusundan mahrum olarak geldik. Ve çoğumuz ömrünü bu duyudan mahrum olarak tamamlayacak. Bunu, körlüğü ajite etmek için değil, bariz bir hakikati ifade etmek için yazıyorum. Bence körlük, Allahuteala’nın insanları birbirinden farklı yaratmayı dilemesinin bir neticesi. Ve kıyamete kadar ortadan kalkmayacak bir olgu.

Bu dünyada, bugüne kadar körler var olduğu gibi bugünden sonra da var olmaya devam edecekler. Körlüğü olduğu gibi kabul etmenin, hayatı kolaylaştıracağına, dahası hayata anlam katacağına inanıyorum. Gel gelelim, görmenin iktidar olduğu bu dünyada körlüğü olduğu gibi kabul etmenin zor olduğu da bir gerçek. Çünkü körlüğü olduğu gibi kabul etmek, onun hayatın içinde normal bir şey olduğuna inanmayı gerektirir. Oysa Normal olmak ya da normal kabul edilmek, her haliyle “normal” sözcüğünün isim kökü olan norma uygun olanların hakkıydı. Oysa biz körler dünyaya normların olmazsa olmaz kabul ettiği görme duyusundan mahrum olarak gelmiştik. Bu yüzden insanlar kah acıyarak, kah küçümseyerek, kah yücelterek baktılar bize. Fakat hiçbir zaman normal bir insan olarak görmediler. Onlara göre biz körler toplumun aşağısında ya da yukarısında bulunmalı, toplumun sıradan bir unsuru olmaya kalkışmamalıydık. Körlüğü, “öldükten sonra bir hortlak gibi yaşamak” olarak tarif eden Cemil Meriç, Jurnal isimli eserinde,  toplumun dilinden :“Körler hayatın da, edebiyatın da dışında. Yahut insanların arasına çıkabilmek için deha ile taçlanmaları, bir Homer, bir Milton, bir Maarri olmaları şart.” diyor; bu düşüncelerini “paryanın tanrılaşması” olarak adlandırıyordu. Yeri gelmişken, değinmeden geçmeyeyim. Cemil Meriç, benim için tefekkür dünyamız bakımından ne kadar değerliyse, kör kimliğim açısından o kadar dikkate değmez bir yazar. Bununla beraber, adına norm denilen şeyin biz körlere nasıl baktığını, bizlerden ne istediğini, onun kadar güzel tespit eden başka bir yazar tanımadım. Cemil Meriç, kör bir mütefekkir olarak normun kendisine biçtiği rolü peşinen kabullenmeyip ona karşı bir söylem geliştirebilseydi, elbette tefekkür dünyasında büyük kabul edildiği gibi sakat hareketince de büyük kabul edilirdi. Ancak o bir kör olarak toplumun kendisine biçtiği rolü sorgulamadan kabul etti. Ve bunun mükafatını çevresindeki herkesi bir şekilde kendisine hizmet ettirerek fazlasıyla aldı. Bence Cemil Meriç’in yaptığı karşılıklı bir sözleşmeydi. Cemil Meriç, bu kör haliyle işe yaramaz, aciz bir varlık olduğunu, başkalarının yardımı olmaksızın hayatını sürdüremeyeceğini kabul edecek, başta ailesi olmak üzere toplumda cemil Meriç’i rahat ettirebilmek için elinden geleni yapacaktı. Nitekim araştırmacılar Cemil Meriç’in hanımı Fevziye Hanım’ın sırf kocası üzülmesin diye Cemil Meriç’in platonik aşkı olan Lamia Hanım’la münasebetine göz yumduğunu, hatta Cemil Meriç’in Lamia Hanım’la mektuplaşmalarını sağladığını dile getiriyorlar. Dergiye Cemil Meriç ile alakalı ayrı bir yazı yazmayı düşündüğüm için şimdilik bu bahsi kapatıyorum.

İnsanların bize karşı hissettiği en kuvvetli duygulardan birisi de günün birinde kör olmak korkusuydu. Diyebilirim ki insanlar kör olmaktan korktukları kadar hiçbir sakatlık türünden korkmadılar. Bu korku, insanların bize karşı menfi yada müspet her davranışında rol oynadı. Bu korku yüzünden kimi zaman okulda gören çocuklarla bir arada bulunmamız istenmedi; kimi zaman topluluklardan dışlandık. Bazen de bu korku bize uzatılan bir yardım eli olarak karşımıza çıktı. Ben Jose Saramago’nun Körlük romanının dünyada bu denli popüler olmasını, insanların günün birinde kör olma korkusunu, eserinde ustalıkla işlemesine bağlıyorum. Bu korku, Jose Saramago’nun kitabında kalsa yine iyiydi. Şiirden romana, atasözlerinden deyimlere kadar bütün sözlü ve yazılı kültürü, tesiri altına aldı. Bedduaya, “Kör olası” diye başlandı mesela. Yeminler, “Kör olayım ki” diye edildi. “Körle yatan, şaşı kalkar” dedi atalarımız. İşin fenası bu korku bize de sirayet etti. Hep bir şeyleri yapamama üzerine şekillendirildi zihnimiz. Kimimiz, tek başına evden dışarı çıkmaktan korktuk; kimimiz Evlenmekten. Hatta “Çocuğum da benim gibi olur” endişesiyle çocuk sahibi olmaktan kaçınanlarımız oldu. Oysa hayatı erişilebilir kıldığımız takdirde, çocuğumuzun bizim gibi olmasında ne sakınca vardı ki? Ama toplum olarak içimize işlemiş o uğursuz korku çoğu zaman yakamızı bırakmadı.

Hayatı erişilebilir kılmaktan söz açtık madem, sana bir soru daha sorayım: Sence erişilebilirlik nedir? Bana sorarsan, “Erişilebilirlik, yolda olmaktır.” derim. Yani sakatlık var oldukça, var olması gereken bir mevhumdur erişilebilirlik. Var olması gereken diyorum çünkü sakatların başına gelmesi muhtemel en büyük felaket, günün birinde erişilebilirlik mevhumunun yerinde saymaya başlamasıdır. Bu yazdıklarımı daha iyi anlaman için sana bir hikaye anlatayım:

Thomas Edison, ilk ses kayıt cihazını icat ettiğinde, yaptığı bu icadın körlerin birbirine mektup göndermelerine yarayacağını söylemişti. İlk ses kayıt cihazı olan fonograflar, yerini daha kullanışlı olan gramofonlara bırakınca, Edison’un gayesine uygun olarak körler için İnsan Hakları Beyannamesi gibi bazı metinler, taş plaklara okunmaya başlandı. Teknoloji geliştikçe, seslendirilen metin sayısı da arttı. Bizde ise bu teknolojinin kullanımına Amerika ve Avrupa’dan çok sonra başlandı. TÜRGÖK’ün kurucu müdürü Gültekin Yazgan, kitapları o zaman kullanılan plaklara okutmayı hayal etiğinde, sene 1960’tı. Bu hayal, bizim memleketimizde ancak kaset ve CD teknolojisinin gelişmesiyle gerçekleşebildi. Bilgisayarın hayatımıza girmesiyle, sesli kitap teknolojisi bugünkü şeklini aldı. Şimdi kitapları insan sesiyle dinleyebildiğimiz gibi ekran okuyucu uygulamalar vasıtasıyla da dinleyebiliyoruz. Braille ekranlar da yavaş yavaş hayatımıza girmeye başladı bile. Bugün günün birinde  kendi arabasını kullanabilmeyi hayal eden kaç kör var bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, araba kullanmayı aklından dahi geçirmeyen körler Günün birinde araba kullanmayı hayal edebilen körler sayesinde araba kullanabilecekler. Peki sence körlüğe ne sebep olur? Katarakt mı? Göz tansiyonu mu? Ya da herhangi bir tıbbi belirti mi? Peki bu tıbbi belirtiler neden ailemizin başka bir ferdinde değil de bizde ortaya çıkmış? Eğer körlük göz denen organın işlevini yerine getirememesiyse, aynı anneden doğan iki çocuğun hangisinin hangi organını kullanabileceğine kim karar veriyor? Seni bilmem ama ben bütün bunların yaratıcının yaratması olduğuna yürekten inanıyorum. Bu yüzden “Neden ben?” sorusunu hep saçma bulmuşumdur. Neticede Allah beni kör olarak yaratmayı diledi ve öyle yarattı. Başkalarının günahlarının cezasını çektiğime de asla inanmıyorum. Kaldı ki körlük bir ceza değil, hayatın bir parçası. İnsan olarak dünyaya geldiğime göre, benim de doğmak, büyümek, üretime katılmak, evlenip anne yada baba olmak gibi temel haklarım var. Ve haklarım kadar mesuliyetlerim var. Ve ben bunlar için ömrümün sonuna kadar elimden gelen mücadeleyi vermeye çalışacağım. Şimdilik benden bu kadar kıymetli okuyucu. Unutma ki bu haklar sadece senin, benim değil, herkesindir. O halde, haklarımıza sahip çıkabilmek için haydi mücadeleye!


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.