Yazılarda Ara

DANİMARKALI KIZ

Sevdikleriniz sizden başka birisi olmanızı istese ne yaparsınız? “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, tam olarak kendiniz değil de bir başkası olmanız istense, onların arzu ettiği o, “başkası” olduğunuzda sizi çok sevdiklerini ve seveceklerini söyleseler, ancak kendiniz olduğunuzda onların çok üzüldüklerini görseniz… Tepkiniz ne olurdu?   

Kendimiz olmaktan vaz geçmek bizim karar verebileceğimiz bir şey değil. Yani her durumda biz kendimiziz. Yine de bir başkası gibi yaşama, görünme veya davranma seçeneğimiz var. Diğer insanlar öyle istiyor ve öyle mutlu oluyor diye, bir başkasıymış gibi yaşamayı seçer miydiniz? Daha da doğrudan sormak gerekirse, birileri öyle istiyor diye kendinizi öldürür müydünüz?

Üstelik asıl soru bu da değil. Bir insandan böyle bir şey istenebilir mi? Bir insana, “Sen bir başkası olmadığın için çok üzülüyoruz, bizi üzme ve kendini öldür.” demeye kimin hakkı olabilir?

Bu sorduğum sorular hayal ürünü bir kurgunun soruları değil. “Danimarkalı Kız” adlı sinema filmini izledikten sonra zihnimde dolaşıp duran sorular. GETEM’de sesli betimlemeli olarak bulabileceğiniz film, tarihin ilk cinsiyet değiştirme ameliyatlarından birini de olan Lili adlı trans kadının yaşamını anlatıyor.

Lili uzun yıllar erkek gibi yaşamış bir kadın. Filmde; kendisi olarak, yani bir kadın olarak yaşama isteğini daha fazla bastıramayacağını fark ettikten sonraki süreç anlatılıyor. Yaşananlara baktığımızda, ayrımcılığa uğrayan ve kendisi olmasına izin verilmeyen tüm gruplara genellenebilecek temel problemleri görüyoruz.

Öncelikle; “farklı” olanın, “tedavi edilmesi gereken” olarak algılanması sorunu çıkıyor karşımıza. Başlangıçta tıp doktorları bu duruma biyolojik bir sebep ve buna bağlı bir çözüm arıyorlar. Sonra da bunun psikolojik bir rahatsızlık olduğuna karar veriyorlar. Kendisine şizofreni teşhisi konuyor ve akıl hastanesine kapatılmak isteniyor. Burada şunu açıkça ilan etmek isterim ki; sözde normallerin, sözde kriterlerle, bir insanı kapatma haddini kendinde bulan otoritelerin akıl sağlığından şüphe etmekten kimse beni alıkoyamaz. LGBTİ hareketi o günden bugüne hayli yol kat etti. Hala ciddi sorunlar olmakla birlikte, en azından günümüzde tıp doktorları, trans bireyleri tedavi etmek amacıyla akıl hastanesine kapatmaya çalışamaz. Filmde Lili geçiş ameliyatı olduktan sonra bir arkadaşıyla aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

-Doktor seni kadın mı yaptı?

-Hayır, beni Tanrı kadın yaptı. Doktor ise kendim olarak yaşamama engel olan durumu ortadan kaldırdı.

Yani düzeltilmesi gereken veya sorun olan Lili’nin kadın oluşu değil, erkek gibi oluşuydu. Aynı durumun engellilik bağlamında da geçerli olduğundan şüphem yok. Düzeltilmesi gereken engelli kişi değil, çevresel koşullar. Ancak üzülerek söylemeliyim ki engellilik açısından durum hiç de iç açıcı değil. Bir süre önce sevgili Beyza Ünal’la bir grup insana, engelliliğin bir eksiklik değil farklılık olduğunu anlatmaya çalıştığımızı ve ne yazık ki sağlamcı zihniyet üzerinde en ufak bir esnemeye bile ulaşamadığımızı hatırlıyorum. Öyle ki, engelli kimliğinin birer temsilcisi olan Beyza ve beni, engelliler adına fikir bildirmekten men ediyor, her engellinin tedavi olmak isteyeceğini, bunun kesinlikle giderilmesi gereken bir eksiklik olduğunu, tedavi edilemediği durumlarda ise, “üzüntü verici” bir durum olarak algılanması gerektiğini söylüyorlardı. Hatta Beyza’nın tedavi olmayı reddeden kişilerin varlığını göstermesi üzerine, bu durumun tamamen psikolojik bir sorundan kaynaklandığı şeklinde bir açıklamaya gidiliyordu. Burada biraz kendimize de bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Toplumu bilinçlenmesinden çok, engellilerin bilinçlenmesi gerekiyordur belki. Ne yazık ki hayatını olası bir tedaviyi beklemeye adamış pek çok kişi var. Sürekli, henüz teori aşamasındaki tedavi seçenekleri de dahil, araştıran, yanında biri olmadan cep telefonundaki mesajları nasıl okuyabileceği hakkında hiçbir fikri olmayan, ve daha kötüsü böyle bir gündemi de olmayan, ve fakat bir bilim insanı kadar tıbbi terminolojiye hakim olan görme engelli yoldaşlarımı üzülerek izliyorum. Engelli birey boynunu büküp bir çare aradıkça ve toplumdan sadece merhamet bekledikçe, benim hayatım zorlaşıyor. Belki bunlardan bahsetmek kulağa hoş gelmiyor ama birilerinin de bunları söylemesi lazım, üzgünüm.

Farklılığın, düzeltilmesi gereken bir bozukluk olduğu algısından çok da bağımsız olmamakla birlikte, bir başka sorunlu durum daha var. O da, farklı bireyin çoğunlukla en yakınlarından başlayarak çevresinden gördüğü duygusal şiddet. Filmde bana göre en can alıcı mesele bu. Lili, bir kadın olarak yaşamına devam etmek isterken karısı bu durumdan büyük üzüntü duyuyor. Elbette kocasının artık erkek değil de kadın olması, o kişide duygusal bir karmaşa yaratır ancak bu durumu bir drama çevirmeye gerek var mıydı bilemiyorum. Filmle ilgili en çok tartışılan nokta da bu olmuş. İlk tepki olarak herkes kendini Lili’nin karısı durumundaki kadının yerine koyuyor. Yani “normal” olanın başına gelmiş dramatik bir olay, bir talihsizlik gibi algılanıyor olanlar. Filmi izleyenlerin yaptıkları yorumlarda Lili’yi bencillikle suçladıklarını öğrendiğimde, çok şaşırdım ve kızdım. Karısı olan kişi Lili’ye tekrardan erkek gibi olması konusunda duygusal baskı yapıyor. Bir sahnede, “Kocamı bana geri getir, onu çok özledim.” diyerek ağlıyor mesela. Lili ise, hayatının kalanını bir kadın olarak geçirmeye kararlı görünüyor. Daha doğrusu bir karardan ziyade bunun elinde olmadığını ifade ediyor. Beni oldukça etkileyen ve çok önemli olduğunu düşündüğüm bir sahne var ki orada Lili şöyle diyor: “Her sabah kalkıp bütün bir günü erkek olarak geçirmeye karar veriyorum, bunun için çalışıyorum fakat olmuyor.” Şu çok önemli ki, Lili çevreden bir tepki veya baskı görmediğinde son derece mutlu. Lili’nin temelde kendisiyle ilgili hiçbir rahatsızlığı yok. Ancak başta karısı olmak üzere çevreden gelen tepkiler onu mutsuz ediyor, zarar veriyor. Engellilik deneyiminde de çok benzer bir durum yaşanıyor. Son derece keyifli bir gününüzde yolda ıslık çalarak yürürken, sokaktaki bir kadın çocuğuna diyor ki, “Kızım bak, elimi bırakma yoksa abla gibi olursun.” Dahası da var; siz hayatınızdan memnun güzel güzel planlar yaparken, ailenizden biri, “Bir de tedavi olsaydı.” diyor. Belki yanınızda belki de siz yokken gözyaşı döküyor. Kendisi için üzülen kişileri eleştirmek de o kişide tekrardan bir rahatsızlık uyandırabiliyor. Bu noktada bencillik veya nankörlükle suçlanmak da an meselesi tabii ama yine de bunlardan da birilerinin bahsetmesi lazım.

Her bakımdan çok başarılı bulduğum bu filmle ilgili eleştirebileceğim tek bir şey var. O da anlatılan öykünün baştan sona bir dram havasında verilmiş olması. Oyuncuların sürekli gözlerinin dolması, yüzlerinde kederli bir ifade olması, alt üst olmuş hayatlar, acı çeken insanlar…

Son olarak bir not düşmek istiyorum. Ben filmi kendi bakış açım üzerinden okudum ve yorumladım. Filmi izleyen birkaç farklı arkadaştan çok farklı yorumlar da aldım. Lili’nin karısı olan kişi tarafından mağdur edilmediği, aksine eşinin son ana dek Lili’nin yanında olduğu, insanüstü bir destek verdiği, hatta asıl mağdur olanın Lili’nin eşi durumundaki kadın olduğu gibi…

Bu öykü kimin öyküsüydü? Farklı olanın mı yoksa farklı bireyin yakını olan “normal”in mi? Asıl mağdur kimdi? Üzüntülerin sebebi neydi? Peki siz olsaydınız, karınız veya kocanız sizinle aynı cinsiyete geçseydi nasıl tepki verirdiniz? Sevdiğiniz kişi için olmadığınız biri gibi yaşamayı kabul eder miydiniz? Sevdiğiniz kişinin sizden bunu istemeye hakkı olduğunu düşünür müydünüz? Siz kendiniz olarak mutluyken, en yakınlarınız sizin bu durumunuzdan dolayı çok üzgünse ne hissedersiniz?

Paylaşın zenginleşelim.

 


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.