Yazılarda Ara

Bir İhtimal Daha Var, O da Beklemek mi Dersiniz?

Not: Aşağıda okuyacağınız öyküde geçen kişi ve olaylar tamamen hayal ürünü olup, öykü yalnızca bir kurgudan ibarettir.

***

Mesaj bildirim sesini duyunca yattığım yerden hafifçe doğrulup telefona uzanıyorum. Hemen açmıyorum mesajı. Çok acil bir şey olsa mesaj atılmaz zaten, direkt aranır. O yüzden rahatım. Telefonu elimde çevirerek küçük bir oyun oynuyorum. Mesajın kimden geldiğini tahmin etmeye çalışıyorum. Olası kişilere yüzdelik dilimler veriyorum. “Yüzde elli x kişisinden gelmiştir” diyorum. Y içinse yüzde otuz veriyorum. Kalan yüzde yirmiyi dikkatli dağıtmak lazım. Z için de yüzde on veriyorum. Kalan yüzde onu dört kişi arasında yüzde iki buçuk olarak dağıtıyorum. Sonra vazgeçip birini yüzde dörde diğerini de bire çekiyorum. Hatta birine de yüzde sıfır vererek oyuna dahil ediyorum. Ne demişler, “Beklenmedik olanı bekleyiniz.” Peki benim beklediğim bir şey mi var? Hayır, yok. Can sıkıntısı işte…

Sıradan bir mesajı sürprizli bir hadiseye çevirme çabalarıma gülüyorum. Hayatıma heyecan katmak için bulduğum bu dahiyane fikir beni düşündürüyor. Kelimenin tam anlamıyla, yattığım yerden hayatıma renk katmaya çalışıyorum. Bu düşüncelerin beni sinsice çekmeye çalıştığı girdabı fark edip nihayet mesajı açıyorum. Evet, doğru bildim, yüzde elli olasılık verdiğim birinci tahminim tuttu. “Ne yapıyorsun?” yazıyor. Geçiştirmek isteyeceğim bir mesaj değil bu. Öncelikle, “Çok güzel bir soru” diyerek zaman kazanmaya çalışıyorum. Bir o kadar da zor bir soru. Gerçekten, ne yapıyorum?

Hiç. Hiçbir şey yapmıyorum. Yapılacak şey mi yok? Hayır, var. Hem de çok var. Ama ben her sabah kalkıp, “Artık bu saatten sonra bir şey yapılmaz” denecek zamana kadar bekliyorum. Çok saçma görünüyor ama başka bir açıklaması olabilir mi bu durma halinin. Her gün akşam olmasını, akşamları da sabah olmasını bekliyorum. Bazen hafta sonunu bazen pazartesiyi bekliyorum. Temmuz’u bekliyorum, sonra Eylül’ü bekliyorum.

Tanpınar, “Şark, oturup bekleme yeridir” diyordu bir romanında. Çok severiz biz beklemeyi. Atatürk’ü bekleriz memleketi kurtarsın diye. Peygamber bekleriz adaleti sağlasın diye. İsa Mesih’i bekleriz dirilsin diye. İsrafil’i bekleriz kıyamet kopsun diye, ben bu işe talibim aslında, üfleme işine…

Bir de önder bekleriz devrimi örgütlesin diye. Devrim de sevgili gibi bir şeydir. Beklersen gelmez. Ha zorla da getiremezsin, orası ayrı. Ama kendi kişisel devrimimizi yapmadan, kendimizi var edemeden kurtuluş destanları yazarız hayalimizde. Özgürlüğe şiirler yazarız ama elimizi uzatıp da dokunmadığımız o saçları uçuştursun diye bir rüzgar bekleriz.

 Ben de iyi bir bekleyiciyimdir. Hiçbir yere başvurmayıp iş teklifi beklediğim de olmuştur, yere dökülen suyun buharlaşarak yok olmasını beklediğim de. Hiç ayırmam, gelecek olanı da beklerim gelmeyecek olanı da. Ama artık değişmeli bu. Bundan on sene önce bir A4 kağıdına kocaman, “Hayatımı değiştirecek olayı bekliyorum” yazmıştım. Beş sene önce de altına küçük bir not düşmüştüm, “Hala bekliyorum” diye. Bugün bir not daha düşüyorum: “Beklemek istemiyorum.”

Baharları, yazları beklemek istemiyorum. Bir fırsat, bir işaret, bir koşul beklemek istemiyorum. Eşitliğe, hakkımız olana, doğaya uygun olana doğru hemen ve şimdi hareket etmeliyiz…

Ama nasıl?

Zihnimin zorlandığını hissediyorum. Eski bir tasavvuf öyküsü geliyor aklıma. Bir gün ermiş olarak tanınan birinin yanına bir grup insan gelir ve, “Bize ermiş olduğunu kanıtla, bir mucize göster’” derler. Ermiş de, “Ne istiyorsunuz?” diye kendinden emin bir şekilde sorar. Gruptakiler, “Ne istersek yapabilir misin ki?” diye üstelerler. Ermiş tekrar eder, “Her şeyi yapabilirim.” Grup bir süre düşündükten sonra, “Şu karşıdaki dağı hareket ettirerek yakınımıza getir” der. Ermiş kişi yüzünü dağa doğru dönerek, “Gel ey dağ!” diye haykırır. Dağda bir hareket olmaz doğal olarak. Ermiş tekrar bağırır: “Gel yüce dağ!” Bu sefer de dağ hareket etmeyince ermiş gruptan ayrılıp o tarafa doğru yürümeye başlar. Gruptakiler Ermiş’in arkasından, “Nereye gidiyorsun?” diye seslendiklerinde Ermiş şöyle cevap verir: “Bizde kibir yoktur, dağ bize gelmezse biz dağa gideriz.”

O halde, eşit bir düzen bize gelmiyorsa biz ona gitmeliyiz…

Hikayedeki dervişten bir devrimci çıkarmayı beceren zihnim, bir yandan beni hareket etmeye teşvik ederken bir yandan da gittikçe bulanıklaşıyor ve halsiz bedenimi uyku perisinin kollarına teslim ediyor.

Başım yana doğru düşerken rüyalar alemindeki ben hızla yerinden doğruluyorum. Hışımla evden çıkıp komşunun zilini çalıyorum, kapıyı açan adama elimdeki makası göstererek, “Bir daha o kadına sesini yükseltirsen senin dilini keserim” diyorum. Bir yandan da yüzümde psikopatça bir ifadeyle makası havada birkaç kez açıp kapatıyorum. Kendimi tanıyamıyorum. Oysa ben evdeki bitkilerin kuruyan yaprak uçlarını keserken dahi, “Özür dilerim ama sizin iyiliğiniz için yapıyorum bunu” diye açıklama yapan biriyim. Normalde böyle deli değilim yani.

Sonra merdivenlerden hızlı hızlı inerken kapı önlerinde duran bebek arabası, bisiklet, çöp ne varsa tekmeleyerek dağıtıyorum. Ayakkabıların üstünde tepiniyorum.

Derken inip sokağa çıkıyorum. Apartmanın girişini kapatan arabanın sahibine sesleniyorum, adam geliyor. Bana bak” diyorum, “Bir daha bunu burada görürsem gece ateşe veririm bu arabayı, haberin olsun.” Yapacağımdan şüphem yok.

Sokağın köşesindeki kafeye giriyorum. “Braille menü var mı?” diye soruyorum. “Yok” cevabını alınca, masalardaki menüleri tek tek toplayıp çöpe atıyorum. “Ne yapıyorsun?” diye soranlara, “Çöp bunlar, çöp!” diye bağırıyorum.

Oradan çıkıp meydana doğru yürüyorum. Birileri yanıma yanaşıp kolumu tutarak nereye gittiğimi soruyorlar. “Sana ne!” diye bağırıyorum, sonuna da şu üç harfli cinsiyetçi küfürü ekliyorum. Dedim ya sanki ben değilim, tanıyamıyorum kendimi. Öyle öfkeliyim. Kaldırımda karşıma çıkan masa ve sandalyeleri tekmeleyerek dağıtıyorum. Çay bardakları şangır şungur seslerle savruluyor. Sandalyeler yola doğru yuvarlanıyor. Yol kapanınca araçlar korna çalmaya başlıyorlar. “Ne var!” diye bağırıyorum onlara. “Yolun ortasında sandalye durunca sorun oluyor değil mi? Kaldırımda durunca da aynı şekilde sorun oluyor” diyorum. Dükkan sahibi arkamdan söyleniyor, “Ben belediyeye kaldırım kirası ödüyorum” diyor. Aynı hızla belediye binasında alıyorum soluğu, “Benim hakkım olanı” diyorum, “Kamusal olanı, nasıl kiraya verirsiniz!” Belediye binasının camını çerçevesini indiriyorum. Dosya dolaplarını, bilgisayarları yere indiriyorum, “Siz burada ne iş yapıyorsunuz” diyerek ofisi dağıtıyorum. Tüm bunları yapmam için delirmiş olmam lazım diye düşünürken duraksıyorum.

Bir anda her yana telsiz sesleri doluyor. Resmi giyisili kişiler sarıyor çevremi. Birisi omzuma dokunuyor. Sakin ve bilmiş bir sesle konuşuyor: “Bu böyle olmaz” diyor. “Nasıl olur?” diyorum. “Her şeyin bir şeyi var” diyor, “Bekleyeceksin.”

“Neyi bekleyeceğim?” diye soruyorum.

“Dilekçenin cevabını” diyor. “Ne dilekçesi?” dememe kalmadan tüm odayı şiddetli bir daktilo sesi kaplıyor: “En temel ve meşru haklarımın tarafıma iadesini arz ederim…”

O esnada üzerimde birden bire belirmiş olan beyaz gömleğimin düğmelerini boğazıma kadar iliklemeye başlıyorum. Yaka kısmını da iyice sıkıştırdıktan sonra konuşabiliyorum. “Elbette efendim, biz neyin doğru neyin yanlış olduğunu çok iyi biliyoruz. Kötü ve saçma bir rüya bu yalnızca. Her şeyin bir şeyi var sonuçta…”

Nihayet, kan ter içinde, huzursuz düşlerimden iyi bir bekleyiciye dönüşmüş olarak uyanıyorum.

Klimayı açmak için kumandayı ararken elim telefonun ekranına dokunuyor.

 “x kişisinden mesaj” diyor, “Ne yapıyorsun?”


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.