Yazılarda Ara

HADİ BE!

Yaşasııın! Nisan geldi yine. Bana göre yılın en umut veren ayı. Yemyeşil, ışıl ışıl, cıvıl cıvıl... Tüm bu övgüleri sadece Nisan doğumlu olduğum için düzüyorsam namerdim. Son hızla yaza yelken açtığımız bu mevsimde dramın dibine vuran, alabildiğine dalga sesi ve müzik dolu bir filmden söz edeceğim size… Dikkat çekici konusunu ele alış biçimiyle hedefi ıska geçtiği için bana “Hadi be!” dedirten bir filmden.
Hadi Be Oğlum, yönetmenliğini Bora Egemen'in yaptığı; baş rollerinde Kıvanç Tatlıtuğ, Alihan Türkdemir, Yücel Erten, Büşra Develi, Sezai Aydın, Feridun Düzağaç gibi oyuncuların oynadığı bir film. 2017 yapımı olan film, Şubat 2018'de gösterime girmiş ancak ne yazık ki sesli betimlemeli olarak izleyebilme hakkımıza Ocak 2019'da KAVUŞABİLMİŞİZ biz.

Film, Beyaz Perde sitesinde basın puanı olarak beş üzerinden iki buçuk; üye puanlamasında ise dört nokta bir almış. intersinema.com'da sekiz; İMDB'de ise yedi nokta iki puanla DEĞERLENDİRİLMİŞ.

Kısaca filmin konusundan söz edecek olursak; Ali (Kıvanç Tatlıtuğ) ile babası Haşmet (Yücel Erten), Antalya-Kaş'ta tekne işletmeciliğiyle küçük çapta para kazanarak kendi hallerinde yaşamaktadırlar. Günün birinde genç bir kadın çıkagelir. Tekneyi kiralayan bu kadın yani Leyla (Büşra Develi) ile Ali arasında oluşan etkileşim sonucunda Efe dünyaya gelir. Leyla'nın yanlarında olmadığı bir hayatta Ali oğluna hem ana hem de baba olmak durumundadır. Efe, çevresiyle ve hatta babası ve dedesiyle dahi iletişim kuramayan bir çocuktur. Ali, ne yapacağını bilemez bir halde çaresizlik içindedir. Nasıl davranması gerektiğini bilemeden Efe'yi büyütmektedir. Tüm çabalarına karşın Efe'nin onu anlamadığına inanan Ali'nin yalnızlığı giderek artmaktadır. Ancak bir anda tesadüfen keşfettiği müzik yeteneği ile Efe'nin de bu hayatta var olduğunu fark etmek Ali'nin umudunu besler.

Sesli betimleme değerlendirmesine geçmeden önce filme dair birkaç şey söylemek isterim. İnternette pek çok izleyicinin olumlu ve olumsuz eleştirilerinin hemen hemen tümünü okudum. Bunlardan katıldıklarım da var tabii ki katılmadıklarım da. Benim de DİKKATİMİ ÇEKEN en belirgin olumsuz eleştiriler, senaryodaki boşluklara yönelik. Mesela; kadının hastalığı ne? Çocuğu neden istemiyor? Çok daha önemlisi Efe'nin problemi ne? Eğer bu farkındalık oluşturmak amacıyla çekilen bir filmse, Efe'nin rahatsızlığının belirtilmesi gerekirdi. Hatta iletişimsizliğe neden olan hastalıkla ilgili bilgilendirme dahi yapılmalıydı bir aralık. Örneğin; Dr. Tuğrul'un, Ali ile sağlık ocağının önünde bankta yaptıkları sohbet bu açıklamayı yapmak için biçilmiş kaftandı. Veyahut söz konusu iletişimsizliğe sebep otizmse ki internetteki yorumlarda Efe ile ilgili otizm vurgusu yapılıyor ama filmde ve film sitelerindeki konu açıklamalarında buna dair hiçbir bilgi yok. Tohum Otizm gibi bir dernek vasıtası ile bir yandan şaşkınlık içindeki Ali bilgilendirilirken bir yandan da izleyenlere otizm hakkında açıklamalar yapılmış olabilirdi. Tüm eleştirilerin en belirgin ortak noktası işte bu konu.

Bununla birlikte aslında konu engelliliği ajite etmeden olduğu gibi işlenmiş ama daha iyisi kesinlikle olabilirdi. Filmdeki Dr. Tuğrul’un sesiyle ete kemiğe bürünen şu iki cümle bana engellilikle ilgili doğru bir bakış açısını çağrıştırdı: "Kabul ediyorum Efe normal bir çocuk değil ama bu O'nun eksik olduğu anlamına gelmiyor." Bir de "Efe, özel bir çocuk. Dünyaya alışacak ve sen de bu konuda ona yardım edeceksin; çabalayacaksın."

Eleştirileri okurken iki husus özellikle ilgimi çekti: İlki, Efe'nin öyküsünün Buğra Çankır'dan esinlenilerek oluşturulduğu iddiası. Merak ettim ve küçük bir internet araştırması ile gördüm ki gerçekten benziyor. Hatta müziğe küçük bir oyuncak orgla başlıyor olmaları bile benziyor. Yine de bu benim açımdan güzel bir keşif oldu. Çünkü bu sayede Buğra Çankır gibi otizmli bir vatandaşımızın dünyadaki altı yüz altmış dört müzik dehasından biri olduğunu öğrendim. Ve yine öğrendim ki ülkemizdeki pek çok konservatuarda fiziksel ve ruhsal engeli olan kimselerin kabul edilmeyeceği hükmüne dayanılarak O da eğitim desteğinden yoksun bırakılmaya çalışılmış. Neyse ki bu sorun çözülmüş ama uzun mücadelelerden sonra.

İkinci husus ise, bazı insanların, mesela Efe ve ailesinin içinde yaşadığı gerçek durumu felaket olarak adlandırması ve sürekli mutlu sona bağlama hevesinde olması. Nasıl anlatsam ki? Mesela son sahnede, “Hiç değilse bir ‘baba’ deseydi" serzenişi... Veyahut başka bir filmde tekerlekli sandalyedeki kahramanın filmin sonunda yürümeye başlamasının istenmesi. Kör birinin gözlerinin açılması gibi... Aksinin düşünülmek bile istenmemesi. Daha doğrusu aksi durumda yaşamanın olabilirliğinin, herhangi bir çıkış yolu arama eğiliminin insanlarda olmaması. Ben bunu ilginç ve trajikomik buluyorum. Ben de mutlu sonları seviyorum ama bu kadar basit ve kolay ulaşılabilir olanları değil belki de. Ya da ne bileyim körken de yaşanan olumsuzluklara çözüm bulunabileceğini bilip öyle de mutluluğun yakalanacağını defalarca deneyimlediğimden midir nedir. Kahramanın gözünün açılması bana yalan geliyordur, kim bilir? En iyisi ben sesli betimleme değerlendirmesine geçeyim.

Betimleme metin yazarı, Arif Emre Tiryaki. Benim bu alanda adını ilk defa duyduğum birisi. Zira Fulya Akbaba ile bir vesile ile yaptığım telefon görüşmesinden öğrendiğime göre, gerçekten sesli betimleme camiasında yeni bir arkadaşımızmış. Hadi Be Oğlum da onun ilk filmiymiş. Kendisine giriştiği bu yeni işte başarılar diliyorum öncelikle.
Filmin alt yazı ve işaret dili çevirileri de mevcut. Alt yazı Bülent Temur; İşaret dili betimlemesi ise Hasan Dikyuva tarafından yapılmış. Teknik destekte, bir kez daha Allah'tan rahmet dilediğim Vuqar Abdurahimov ile birlikte yeni gökdelen tercüme, Dağ Prodüksiyon var. Fulya Akbaba, Dolunay Ünal, Samet Demirtaş ise filmi son kontrolden geçirmişler. Betimleme seslendirmeni de Emine Kolivar ve sesi bu filme bence çok yakışmış.

Hepsine emeklerinden ötürü sonsuz teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim.

Genel itibarıyla olay, durum, zaman, mekân ve kişi betimlemeleri ara sıra oluşan boşluklarla beraber betimleme metin yazarının ilk filmi olmasına karşın çok güzel oturtulmuş. Betimlemeler, açık, net ve tanımlamada kullanılan kelimeler titizlikle seçilmiş belli. Ayrıca benim için en önemli hususlardan biri olan jeneriğin okunmasıdır. Tüm detaylarıyla olduğu gibi verilmiş jenerik; Efe'nin piyano dublörüne kadar. Yine de ara sıra ortaya çıkan boşluklarla ilgili tespit ettiklerimi benim penceremden göstermek isterim sizlere de.

"Ne söylediğinden çok nasıl söylediğin önemli" demiş ya ünlü bir düşünür; gerçekten bir şeyi anlatırken seçtiğimiz sözcükler ve duyguyu yansıtma biçimimiz anlatıya bambaşka bir renk katıyor. Bu çerçevede jeneriğin okunuşu betimleme metni ile iç içe sokulmuş. Mesela, "Deniz üstünde Büşra Develi yazdı." cümlesi çok romantik ve güzel olmuş. Tabiri caizse cuk oturmuş.

Filmin başında "Taburede oturmuş denizdeki tekneye bakan bir adam." cümlesiyle oyunculara dair betimleme başlıyor. Bunda bir gariplik yok ancak benim kafamı kurcalayan bu veya diğer birçok filmde, ilk sahnelerde oyuncuların filmdeki adları bilinmiyor. Betimleme de buna göre yapılıyor pek çok defa tanık olduğumuz üzere. Yani ilk sahnede karakterin adı verilmiyor. Bana göre doğru olan da bu. Sonuçta gören seyirci için de aynı şey geçerli. Fakat gören seyirciden farklı olarak biz kör izleyiciler ilk sahnelerde ekrandaki oyuncunun kim olduğunu hemen anlayamıyoruz. Ancak bir süre geçtikten sonra bir fikir sahibi olabiliyoruz. Nasıl mı? Söz konusu film üzerinden örneklendirecek olursam: Gören seyirci, bu sahnedeki kişinin Kıvanç Tatlıtuğ olduğunu görebiliyor. Oysa bizler birkaç sahne geçtikten sonra anlayabiliyoruz bunu. Sanırım ne demek istediğimi anlatabildim. Bu beni hep rahatsız ediyor. Yeri gelmişken bir kez daha söylemeden edemedim.

Kıvanç Tatlıtuğ'un, filmdeki adıyla Ali'nin devam eden sahnesinde bir yandan betimleme metni okunuyor ve buna paralel olarak ekranda akan jenerik seslendiriliyor. Sahnenin betimlemesinde büyük ihtimalle montajlamadaki bir saniyeden daha küçük denilebilecek bir zamanlama hatası sebebiyle, "Ağzında sigarası ile” denileceğine “Aslında sigarası ile" denmiş gibi olmuş. İlk dinlediğimde duymadığım bu ayrıntı, dikkatle dinlerken kulaklarımı havaya dikti ve yüzüme bir tebessüm oturtuverdi.
Dikkatimi çeken bir başka nokta ise betimleme metinlerinde zamanların kullanımı. Türkçe'de biz genelde olay anlatırken di’li geçmiş zamanı kullanıyoruz. Bu betimlemelerde çok da kulağa batmıyor. Ancak kimi durumlarda bahsi geçen zaman eki cümleye, daha doğrusu durumun akışına uymuyor zannımca. Örneğin; "Motordan dümenli botu ayakta kullanarak tekneye doğru ilerledi" cümlesinde bu zamanın kullanımı oturmamış bence. Oysa ondan önceki birkaç cümlede de aynı zaman kipi kullanıldığı halde herhangi bir rahatsızlık vermiyor. Gerçi bu durum çok da rastlanılan bir şey değil. Ancak gene de belki birilerinin dikkatini çeker diye tekrarını önlemek adına bildirmek istedim.

Türkçe açısından bir başka cümlede de şöyle bir kullanım hatası dikkatimi çekti. Betimlemenin onuncu dakika elli üçüncü saniyesinde, "Bir fener yardımıyla karanlığa doğru ilerleyen bot, yakamozu keserek ilerliyor" diyor. Oysa burada iki kere kullanılan "ilerlemek" sözcüklerinden birinin yerine farklı bir kelime kullanılsa daha şık olurdu. Mesela; "Bir fener yardımıyla karanlığa doğru giden bot, yakamozu keserek ilerliyor" gibi.

Türkçe'nin kullanımından filme geri dönecek olursak, hem betimleme hem de montajlamanın harika işbirliği ile tam anlamıyla filmle örtüşen bir sahneden söz etmek isterim. Bebeğin canhıraş çığlıklarla ağlayıp Ali'nin babasının onu bir türlü susturamadığı sahnede, Ali yetişir ve bebeği alır. Bundan sonrası betimlemede şu cümle ile anlatılır: "Oğlunu kucağına alan Ali, ufak ufak hoplatınca..." hemen sonrasında bebeğin ağlama sebebi filmin orijinalinden gelen sesle anlaşılır. Bu noktada beni şaşırtan filmin orijinalinden kaynaklı bir şeyden söz etmek istiyorum. Teknelerdeki akustikle ilgili bir yankı durumu mu var bilmiyorum ama ben filmde bir süre iki ayrı bebek var sandım. İki ayrı bebek ağlaması vardı çünkü. Oysa çarşıdayken gelen bebek ağlama sesinde böyle bir iki bebek durumu olmuyor.

Betimlemenin üçüncü dakika yirmi sekizinci saniyesinde geçen cümlede, "Mutfak ve yemek bölümünün bulunduğu iç güverteden kamaralara inen merdivenlerin kapısında Ali'nin belden aşağısı görünüyor." Muhtemelen burada küçücük bir kelime hatası var; “belden aşağısı” değil, “belden yukarısı” olmalıydı. Çünkü belden aşağısı olduğunda o sahne ilk ortaya çıktığında belden aşağısı görünen kişinin Ali olduğundan emin olamazdık. Bu betimlemecinin dikkatinden kaçmazdı. O halde şöyle ifade edilirdi diye düşünüyorum: "Mutfak ve yemek bölümünün bulunduğu iç güverteden kamaralara inen merdivenlerin kapısında belden aşağısı görünen biri var." Hemen ardından gelen sahnede ise şöyle denirdi: "Bu kişi Ali'ymiş."

Sesli betimlemeyle ilgili bende soyut kalan bir nokta var. Betimlemenin on birinci dakika, yirmi ikinci saniyesinde geçen şu cümle: "Tahtalardan yapılmış derme çatma çadırdan ve ateşin sudaki yansımalarından gerçeklerine doğru yaklaşılırken karanlık yüksek kayalıklar ve yıldızlı gökyüzü görünüyor." Burada geçen "gerçeklerine" kelimesi neyi ifade ediyor? Ben tam anlayamadım. Kanımca sudaki yansıyan siluetlerinden, Ali ve bebeğinin gerçek görüntülerine geçildiği için bu şekilde ifade edilmiş olmalı ama gene de emin değilim.

Filmde Leyla karakterinin ilk ortaya çıktığı sahnede olay, durum ve Leyla'nın betimlenmesi gayet yerinde. Yalnız Leyla'nın giysileri anlatılırken sadece hırkası ve çantasından söz ediliyor. Merak ettim, görüntü sadece belden yukarısını mı alıyor? Çünkü pantolon ya da etek, üzerinde ne olduğu söylenmiyor. Çok mu önemli? Yoooo! Dikkat işte bazen lüzumsuz ayrıntılara odaklanıyor. Hele kadınların birçoğunda kıyafet takıntısı olduğu göz önünde tutulursa... Anlaşılır bir duruma dönüşüveriyor. Mesela ben izlediğim TV programlarında çok sorarım, ekrandakilerin üzerinde ne var diye.

Aynı sahnede dikkatimi çeken bir başka şey ise: "Genç kadın, Efe'nin annesi Leyla." söylemi. Bunu belirtmenin gereği var mı bilemedim? Bunun değerlendirmesini izleyiciye bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ekranda yazmış ve betimleme seslendirmeni okumuş: "15 ay önce". Bu zamanki ortam ve olay anlatılıyor ve bir kadın ortaya çıkıyor. Olayların akışından kör izleyici de sinemada veya TV'de seyreden diğer tüm seyirciler gibi bunu kendi fark etmeli bence.

Ancak bu film için söz konusu eleştirimle ilgili bir şeyi daha belirtmem gerekir. Çok dikkatle birkaç kez dinlediğim filmin hiçbir yerinde Efe’nin annesi olan genç kadının adı ifade edilmiyor. Kendini “Ben Leyla” diye tanıtmıyor ya da filmdeki başka biri O’nu Leyla olarak göstermiyor. Bu filmin betimlemesinden ayrı filmin kendisi ile ilgili bir detay. Ona neden Leyla deniyor? Muhtemelen senaryoda öyle ve internetteki veya başka mecralardaki tanıtımlarında böyle ifade ediliyor. Yani bu sahnede betimlemede söylenen Efe’nin annesinin Leyla olduğu bilgisi olmasaydı biz bunu ancak film tanıtımlarını okursak öğrenebilirdik. Herhangi bir film izleyicisi gibi. Peki, biz görmeyenlerde bu alışkanlık var mı? En azından çok yaygın bir alışkanlık olduğunu sanmıyorum. Yani O’nun Efe’nin annesi olduğunu anlayabilir ama tanıtımları okumadığımız sürece adının Leyla olduğunu asla bilemezdik.

Bu kapsamda bana göre doğru bir betimleme örneği, aynı film içinde ilerleyen dakikalarda dikkatimizi çekiyor. Seyrin yaklaşık yirmi sekizinci dakikasında yedi yıl sonraki bir olay anlatılıyor ve Efe'nin büyümüş halini görüyoruz sahnede. Betimlemeci bunu dinleyiciye akıştaki gizemiyle veriyor ve hemen sonra ekrandaki yazıdan "yedi yıl sonra" ifadesini okuduğunda gizem çözülüyor gören, görmeyen tüm seyirci için.

Efe'nin okula götürüldüğü sahnede Ali, "Vay Efe, kapılarda karşılanıyorsun" diyor ama kapılarda karşılayan kim ya da kimler? Birkaç sahne sonra betimlemede "Tüm esnaf Efe ile ilgili" diyor. Acaba kapılarda karşılayanlar da esnaflar mı?

Okul bahçesinde zilin çaldığı sırada çekilen sahnede olduğu gibi film boyunca Efe, gürültünün olduğu zamanlarda tepki veriyor. Bazı sahnelerde Efe'nin gergin olduğu belirtilmekle yetiniliyor. Yüzü, bakışları, ne hale geliyor? Buna dair açıklamalar da olması gerekirdi. Bu çok önemli bir ayrıntı bence.

Bir başka örnek de aynı durum için çocukların futbol oynadığı sahnede var. Çocukların bağırış çağırışları arasında Efe yine gergindir ve bu betimlemede söylenir. Ancak gerginliğin onda oluşturduğu fiziksel duruma ilişkin bir açıklama verilmez. Daha doğrusu yalnızca omuzlarının çökük ve güçsüz göründüğü ifade ediliyor. Bir de biz Efe'nin telaşlı ve kaygılı, derin derin soluk alıp verişlerini duyuyoruz. Söz konusu sahne birkaç bölüm ilerledikten sonradır ki vücut dilinin tepkileri detaylı bir şekilde açıklanıyor, bilmek istediğimiz gibi.

Kasapla Ali'nin tavla oynaması sonrası, bir yandan çocukların futbol oynama sahnesini bir yandan da Ali'nin, Efe'nin yanına lokantaya geri dönmeyi istediği sahneleri dönüşümlü vermektedir. Ali, sahnede bir yerden çıkmak istediğini söyler, bu muhtemelen kasap dükkânıdır ama öte yandan Kasap Kamil, Ali ile laf atışmaları arasında; "ya sen çık, ben sokarım geri." dediğinde çıkılacak yerin neresi olduğu konusunda doğrusu şaşkınlık yaşadım ben. Birkaç sahne sonra betimlemecinin "Tavlayı kapatan Ali, Mehmet'i yenmiş" metninden anlıyoruz ki tavla oyununun dilinden kaynaklanıyormuş bu replikler.

Efe'nin, Ali'den ayrılıp kaybolma sahnesi tüm detayları ile ne güzel anlatılmış. Bundan ötürü teşekkür etmek isterim özellikle. 

Babası öldükten sonra Ali'nin Efe'yle dertleştiği sahnenin hemen ardından Efe kalkar ve ortamı terk eder. Ali'nin bunun ardından gelişen hareketleri açıklıkla anlatılmış. Ancak "Ali, gözleri kapalı, yumruk yaptığı sağ eli masada, çenesi titreyerek ağlıyor" dedikten sonra bir süre müzik eşliğinde görüntü akıyor olmalı. Olmalı diyorum çünkü bu süre zarfında betimlemeye dair herhangi bir şey duymuyoruz. Görüntüde değişen kayda değer bir şey yoksa bu son derece normal bir durum. Fakat şu da var ki filmde bir şeylerin tıkırtısı duyuluyor ama ne olduğu belli değil. Ben şahsen merak ettim. Hani sanki Ali ağlarken aynı zamanda bir şeylere dayanıyor veya elinde bir şeyle oynuyor gibi... Zira her kelimenin üstüne basa basa "Benim babam öldü lan" dediğinde bu tıkırtı kelimelerle orantılı olarak ritim kazanıyor. Bu da elinde bir şeyle bir yerlere vurduğu hissini güçlendiriyor kör izleyicide.

Kafamda soru işaretleriyle kalan bir başka sahne ise Feridun Düzağaç'ın yanına İstanbul'a gittiklerindeki sahnelerden biri. Konser salonunda sahneye çıktıklarında, biri Efe'nin önünde diz çöküp onu piyanoya yaklaştırmaya çalışıyor. Biz kör izleyici tabii ki bunu betimlemeden öğreniyoruz. Ancak net olmayan nokta şu ki kim bu Efe'yi piyanoya yaklaştıran? Betimlemenin akışından Ali'ymiş gibi anlaşılıyor ama bence Feridun olmalı bu kişi. Repliklerden ve olayların akışından böyle bir sonuca varıyorum ben. Sonra betimlemedeki anlatıdan şüpheye düşüyorum. Acaba Ali mi diye?

Birkaç sahne sonrasında Feridun konser verirken Efe, onun arkasından piyanoya doğru yürür. Bu sırada betimleme adım adım olan biteni bize aktarmaktadır. Bir yandan da filmden Efe'nin gürültüden ötürü gergin olduğu zamanlardaki gibi derin derin soluk alma sesi gelmektedir. Ancak Efe'nin gergin göründüğüne ilişkin betimlemede bir vurgu yapılmıyor taa ki Ali'nin sahne kapısından bakarken kuyruklu piyanonun arasından gergin görünen Efe'ye baktığının belirtilmesine değin.

Bu filmin en dikkat çeken, seyirciye en çok dokunan noktası iletişim problemi olan Efe'nin babasına bir kez olsun bakmamasının ve bunun Ali’de neden olduğu derin üzüntünün işlendiği bölümler. Oysa Efe, babası ona arkasını döndüğü ya da uyuduğu zamanlarda ona bakıyormuş. Biz görmeyen izleyiciler bunu son sahnelerden birinde, Efe'nin Feridun'un konserinde piyano çaldığı sırada ara ara verilen önceki sahnelerden kesitlerin betimlenmesiyle öğreniyoruz. Oysa bu sahneler, aynı film içinde gösterilmiş sahneler. Fakat önceki gösterimlerinde sahnelerin betimlenmesinde bu ayrıntı verilmiyor. Bu durumda insanın aklından daha önceki sahnelerde neden bu önemli ayrıntının söylenmediği geçiyor. Herhâlde betimleme yazarı, bu film için böylesine önemli bir hususu es geçmezdi diye düşünüyorum. Ve bir vesile ile öğreniyorum ki gerçekten önceki sahnelerde babasına bakışı gösterilmemiş.

Film bitti ama benim söyleyecek birkaç sözüm daha var: Hayatta herkes kendi gerçeğini yaşıyor tamam da tek tek gerçekliklerimizle yan yana ve bir aradayız farkında mısınız? Eğer farkındaysanız, bizlere hiç çaktırmıyorsunuz. Mesela 2018'de milletin izlediği filmi, biz doğru dürüst 2019'da izleyebiliyoruz. Buğra gibi dehalar, aşılamaz sandığınız ve kendi kendinize oluşturduğunuz engellemeler yüzünden hak ettiği eğitimi alamadan yarım kalıyor. "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" demiş atalarımız, bana sorarsanız, siz bu muhtaçlığı tek taraflı sanıyorsunuz. Bunu böyle sanmak müthiş ego yüklüyor size. Ancak çektiğiniz setleri yıkmak zorunda olduğunuzu bir gün göreceksiniz. Atasözündeki komşuluğun tek taraflı olmadığını muhakkak bir gün fark edeceksiniz.

Umutluyum..


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.